Sergi

Görünmez Müzisyenler Korosu

  • #


Yazı: Mutia SOYLU

“Leonardo: Evrensel Deha”, “Minyatür Odalar” gibi ses getiren birçok sergiye ev sahipliği yapan Rahmi Koç Müzesi, görülmeye değer bir sergiyi daha konuk etti; “Görünmez Müzisyenler” sergisi… Belçikalı bir vakfın “mekanik müzik bilincinde bir yolculuk” ana fikriyle bir araya getirdiği laterna, org gibi birçok farklı müzik kutusu ile mekanik müzik aletlerinden oluşan 80 parça obje gerçekten görülmeye değer.

Paris’te bir sokak laternacısı… Laternasıyla müzik çalarak kazanıyordu hayatını, ta ki laternası bozulana dek. Kirli, sökük kıyafetlerine bakılırsa evsiz olan bu sokak laternacısı, cebindeki son parasıyla bir şişe Fransız şarabı almış. İçkisinden aldığı her yudumun etkisiyle rüya âlemine biraz daha yaklaşmış, giderek kayboluyor o âlemin içinde. Birdenbire laternasından hoş bir müzik yükselmeye başlayınca, laternacı ağaya kalkıyor, belli belirsiz hareketlerle adeta dans ediyor. Bu sırada kaldırımdaki ürkek ama meraklı küçük bir fare, olup biteni izlemek için deliğinden dışarı çıkıyor, sonra yeniden yuvasına kaçıyor.

Bahsettiğimiz bu sokak laternacısı, izlediğimiz bir filmin kahramanı, yaşadıkları da filmden bir sahne falan değil. Rahmi Koç Müzesi’ndeki “Görünmez Müzisyenler” (Invisible Musicians) sergisindeki objelerden sadece biri. Belçika’da yapılmış olan ancak hikâyesi Fransa’da geçen bu sokak laternacısı gibi sergide görülmeye değer yaklaşık 80 obje bulunuyor.


Her biri ses getiren birçok sergiye ev sahipliği yapan Rahmi Koç Müzesi’nin yeni yıldızı “Görünmez Müzisyenler” sergisindeki bu 80 obje, Belçika merkezli bir vakıf olan “Automatia Musica Foundation”ın ‘mekanik müzik bilincinde bir yolculuk’ ana fikriyle bir araya getirdiği koleksiyona ait. Koleksiyonda müzik otomasyon sistemleri ve mekanik enstrümanlar, 1750’li yıllardan günümüze müzik tarihini, mekanik ve mühendislik ağırlıklı yanıyla yansıtıyor. Aletlerin çoğunun bugün bile kusursuz biçimde çalışır halde olması, serginin en dikkat çekici özelliği. Sergide meraklılarına sunulan laterna, org gibi birçok farklı müzik kutusu ile mekanik müzik aletlerinden oluşan 80 parça, vakıf bünyesindeki -süslemeleriyle dikkat çeken- 250 parçalık dev koleksiyon arasından seçilmiş. Müzedeki sergiyi Münevver Gezeroğlu’nun rehberliğinde gezerken özenle seçilen bu 80 parçanın her birinin görülmeye değer olduğunu anlıyoruz.

“Harikalar Diyarı”ndan Yükselen Melodiler

Rahmi Koç Müzesi Genel Müdürü Ertuğrul Duru, “Görünmez Müzisyenler” sergisi için, “Muhteşem bir koleksiyon, tarifsiz güzellikte bir görsel şölen, çok özlediğimiz tamamen doğal seslerden oluşan bir musiki demeti” diyor. “Sergiyi anlatmak için sözler yeterli değil, mutlaka görmek ve yaşamak lazım” diyen Duru, bu muhteşem koleksiyonu bir araya getirdiği, yaşattığı ve cömertçe paylaştığı için Belçika Musica Automatia Vakfı’na teşekkür borçlu olduğunu dile getiriyor. Serginin açılışında konuşan Musica Automatia Foundation Vakfı’nın Uluslararası Sergiler Direktörü Scarlett de Fays’ten de, sergilenen objelerin bir kısmının Paris’teki bir müzeden geldiğini ve ellerine geçen parçaların, teknik bir ekip tarafından gerçekleştirilen bakım sayesinde günümüze kadar taşındığını öğreniyoruz.

Bugüne dek Avrupa’nın birçok ülkesinde, Amerika’da ve Uzakdoğu’da 25 ayrı şehirde gerçekleştirilen sergiyi gezerken, insan kendisini âdeta “Harikalar Diyarı”ndaymış gibi hissediyor. Kafeste şakıyan kuşlar, bir opera sahnesi, keman çalan bir maymun, atlıkarınca… Hepsi farklı biçimde kompoze edilmiş ve her birinden farklı melodiler yükseliyor.


Melodi Kutularının Tarihi Serüveni

Rehberimiz bize müzik kutularının tarihçesiyle ilgili kısa bilgiler veriyor sergiyi gezdirirken. Mekanik müzik kutularının tarihsel yolculuğunu anlatan duvar panosunu gösteriyor. Panodaki soy ağacı; rüzgârın uğultusu, yaprağın hışırtısı, derken İsa’dan Önce (İ.Ö) 300’de hidroliğin devreye girdiğini ve su sesinden melodik tınıların keşfedildiğini anlatıyor. İsa’dan Önce 2. yüzyıla gelindiğinde ise Stilius isimli bir kişi, trompet sesine benzer sesler çıkaran aparatlar yapmış. 4. yüzyılda Arapların, ses çıkaran birtakım aparatlar yaptığı tarih kayıtlarında yer alıyor rehberimizin anlattığına göre. 14. ve 15. yüzyıllarda Ortaçağ’da, kiliselerde saatlerin içine müzik kutuları yerleştirilmeye başlanmış. Böylece kusursuz orglar, piyanolar ve minik çanların yapıldığı bir döneme geçilmiş.

Bizim anladığımız manada müzik kutusu ise ilk kez 18. yüzyılda yapılmış. Edisson gramofonu buluncaya dek, müzik kutuları yaygın olarak kullanılan ev çalgılarıymış. Müzik kutuları o zamanlarda kullanılan enfiye kutularına benzeyen, kare veya dikdörtgen biçimli küçük kutular biçimindeymiş. Kutunun içindeki küçük düzenek en basit biçimiyle, bir yay, yayın döndürdüğü bir silindir ve her dişi farklı bir notada ses veren metal bir taraktan oluşuyor. Kurulmuş olan yay boşalırken, dişli çarklardan oluşan bir düzenek yardımıyla silindiri döndürüyor, dönen silindirin üzerindeki ince çıkıntıların metal tarağın dişlerine çarpmasıyla çıkan sesler belirli bir melodi oluşturuyor. Müzik kutusu, hangi melodiyi çalacak biçimde yapılmışsa yalnızca o melodiyi çalabiliyor. Genellikle, kutu kapalıyken yay boşalmayacak biçimde yapıldığı için kapağı açılınca çalmaya başlıyor. Benzer şekilde çalışan bu aletler, bazı 18. yüzyıl bestecilerinin ilgisini çekmiş; Franz Joseph Haydn ve Wolfgang Amadeus Mozart, böyle bir düzenekle çalışan küçük bir org için parçalar bestelemiş.

Titanic’in Laternası Öksüz Kaldı

Müzik kutularıyla ilgili tarihsel bilgi dağarcımızı rehberimiz sayesinde zenginleştirdikten sonra, müzede sergilenen objeleri tanımaya koyuluyoruz. Sokak laternacısının dışında dikkatimizi en çok flüt çalan Belçikalı çocuk çekiyor. Düzenek çalıştırıldığında çocuk flütü dudaklarına götürüyor ve tatlı bir melodi yayılıyor flütten. Çocuğun önünde minik bir kuş var. Bu kuşun da bir işlevi olsa gerek bu kompozisyonda diye düşünürken, çocuk flütü dudaklarından uzaklaştırıyor ve aynı melodiyi kuşun şakımalarında duyuyorsunuz bu kez. Serginin başka bir köşesinde büyük bir tren maketi gözümüze çarpıyor. Rehberimizin anlattığına göre, 1880’li yıllarda İsviçre’de trenler sık sık arıza yapıyormuş. Yolcular peronlarda beklerken, istasyonlarda müzik kutularını parayla çalıştırıp, klasik müzik dinleyebiliyorlarmış. Bunun da düzeneği çalıştırıldığında klasik bir müzik yükseliyor aletten.


“Görünmez Müzisyenler” sergisinde meraklılarına sunulan objeler arasında meşhur gemi Titanic için yapılmış bir laterna da var. Titanic, daha ilk yolculuğunda buzlu sulara gömülünce, laterna öksüz kalmış, daha o dev gemiyle tanışamadan.

Laternanın Melodileri Üsküdar’a Gidiyor

Rahmi Koç Müzesi’nde açılan sergideki müzik kutuları arasında eski bir İstanbul türküsü çalan müzik kutusu çekiyor ilgimizi. Rehberimiz bu müzik kutusunun İstanbul’da üretilmiş olduğunu anlatıyor. İtalya’dan getirttiği müzik kutularını İstanbul’da satan Türkoni isimli bir Levanten’in, sonraları atölyeye dönüştürdüğü dükkânında üretilen laternalardan biriymiş bu. Bir Rum ustanın yaptığı düşünülen laterna, zamanında festivallere katılmış, hatta uzunca bir ödül listesi varmış. Rehberimiz laternanın kolunu çeviriyor ve o vakit, laternanın çaldığı İstanbul türküsünün “Üsküdar Türküsü” olduğunu anlıyoruz.

Şakıyan Kuşlar Büyülüyor

İlk dönem sokak laternaları, dans eden kızlar, Limonaire marka 35 tuşlu atlıkarınca laternası ile davul, akordiyonlar, saksafon gibi birçok müzik aletinin bir arada çalındığı orkestranın bulunduğu sergide şakıyan kuş laternaları önemli bir yer tutuyor. Rehberimiz bizi, biraz da bu şakıyan kuş laternaları hakkında bilgilendiriyor.


18. yüzyıl öncesinde, kuş seslerini taklit etmek için genellikle ağızlıklı ufak düdüklerden oluşan bir “otomatofon” orgu kullanılıyormuş. Bu yanılsamayı pekiştirmek amacıyla, mekanizmaya otomatik olarak kanat çırpan şakıyan kuşlar da ekleniyormuş. Hawai flütlerinden esinlenerek üretilen bu gereç, kuş seslerinin tüm tonlarının sayısız çeşitlemeleriyle birlikte aynen ve kusursuz bir şekilde taklit edilmesini sağlıyormuş. Bu tür bir kuşun ilk olarak 1752 yılında İsviçre’de üretildiği sanılıyor. En fazla 15 mm. büyüklüğündeki bu minik kuş, kapağı açılınca içinden fırladığı altın bir enfiye kutusuna yerleştirilirmiş. İçinden kuş çıkan İsviçre ve Fransa yapımı bu enfiye kutularının satışı daha çok 18. yüzyılın ortalarında başlamış, ancak müzik kutularının üretim çabaları çok daha öncesine dayanıyor. Avrupa’da kralların, kraliçelerin ve Osmanlı sultanlarının bu sanat ve üstün işçilik yapıtlarına olan düşkünlüğü Orta Çağ’da başlamış. Bu alanda çalışan ustaların yaratıcılığı daha sonraları ufak kafesler, nakış kutuları ve hatta altın ve mine kakmalı tabancalardan fırlayan şakıyan kuşları konu alan diğer güzel eserlerin de yapımına vesile olmuş.

1880 Fransız yapımı şakıyan kuş laternası, dans eden kızlar, keman çalan maymun, ilk dönem yapımı laternalarının dışında sergide elektronik bölümü de bulunuyor. Burada ziyaretçilerin ilgisini en çok, 1995 yılında ABD’de üretilmiş şeffaf piyano ile Belçikalı müzisyen Adolphe Sax’ın balmumu heykeli çekiyor. Saksafonun mucidi ünlü müzisyen bu enstrümanı 1840’lı yıllarda icat etmiş. 1894 yılında 80’li yaşlarında vefat eden Adolphe Sax’ın sergideki balmumu heykeli, sanatçının gençlik yıllarını yansıtıyor.

Bugüne dek 2 milyon kişinin ziyaret ettiği sergiyi gezmiş olmanın keyfiyle ayrılıyoruz müzeden.

İSMEK El Sanatları Dergisi 12 İNDİR

Bu yazı 636 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK