Şehir Rehberi

Biz Türkülerden Biliriz Yemen'i

  • #


Yazı: İbrahim DIVARCI Fotoğraflar: Ahmet KUŞ - Feyzi ŞİMŞEK - Metin YÜKSEL

“Havada bulut yok bu ne dumandır / Mahlede ölü yok bu ne figandır / Şu Yemen elleri ne de yamandır / Ah o Yemendir gülü çemendir / Giden gelmiyor acep nedendir” diye başlar. Aslında bir Muş türküsüdür ama bizim Yemen maceramızı en iyi anlatan türküdür.

Toplumsal hafızamızda en çok şehit verdiğimiz, en hüzünlü türkülere konu olmuş uzak bir coğrafyadır. Yemen’e doğru yola çıkarken aklımızın bir köşesinde bunlar vardı. Yemen’e girişte başlayan ve yolculuğumuz süresince karşılaşacağımız birçok ilginç olay bize farklı bir ülkede olduğumuzu her daim hissettirdi. İlk olay havaalanında patlak verdi. Kameralarımız ve fotoğraf makinelerimiz, daha önce bildirilmesine ve izin alınmasına rağmen gümrük memurları tarafından alıkonulmak istendi. Bu noktada büyükelçiliğimiz hemen devreye girerek problemi çözdü. Bu arada saat gecenin üçü olmuştu. Havaalanından başşehir Sanaa’ya doğru giderken birkaç noktada çevirme olduğunu fark ediyoruz. Araçlarımız diplomatik plakalı olduğu için bizi durdurmuyorlar.
Ertesi gün Yemen’e asıl geliş gayemiz olan Taiz ve Zabit’e gitmek için hazırlanıyoruz ama bunun ne yazık ki mümkün olmadığını öğreniyoruz. Zira Yemen’de yabancıların seyahat özgürlüğü yok.

Önce Enformasyon Bakanlığı’ndan alınmış iznimiz ile İçişleri Bakanlığı’na müracaat etmemiz gerektiğini öğreniyoruz. Ama günlerden perşembe olduğu için cumartesi gününe kadar beklememiz gerekiyor.

Programı değiştirerek önce Sanaa’yı gezmeye ve fotoğraflamaya karar veriyoruz. Yanımızda Yemen Enformasyon Bakanlığı’ndan bir görevli ile Yemen’i en iyi özetleyen mekâna yöneliyoruz; Bab’ül Yemen’e. Bab’ül Yemen mahşeri bir kalabalıkla karşılıyor bizi. Bir zamanlar yedi kapısı varmış Sanaa’nın. Ama günümüze sadece ikisi ulaşmış: Bab’ül Yemen ve Bab’el Selam. Ramazan ayının yaklaştığı günlerde biraz da bu sebebe bağlı olarak kalabalığın daha da arttığını söylüyor yetkililer. Ekip arkadaşları sürekli fotoğraf çekiyor. Satıcılar fotoğraf çektirmekten rahatsız olmuyorlar. Hatta çocuklar “tasvira” diyerek kendilerini çekmemizi istiyorlar.

Ara sokaklarda yürüyoruz. Nerdeyse her sokakta bir Osmanlı hatırası var. Saat 14.30 civarında her yerin tenhalaştığını fark ediyoruz. Sebebi ”gat” denilen bir bitki. Nüfusun önemli bir kısmı bu bitkiyi çiğniyor. Kafein veya amfetamin içeren bir bitki olan gat uyuşturucu-uyarıcı etkiye sahip. Her yerde bu bitkiyi çiğneyen insanlarla karşılaşıyoruz. Sokaklar tenhalaşınca sur dışındaki eski yapılara doğru yöneliyoruz. Bir müddet sonra ışık artık istenilen seviyede olmadığından yemek için alternatifler araştırıyoruz. Taksi şoförlerinin bile “gat” çiğnediği dikkatimizi çekiyor.
Cuma günü programa Sanaa’nın en büyük camisiyle başlıyoruz. Yapımına 2001’de başlanan ve 2008’de biten Ali Abdullah es Salih Camii ülkeye gelen herkesin ziyaret ettiği muhteşem bir yapı. Ama bizi nedense eski Sanaa daha çok cezp ettiğinden olsa gerek yeniden Bab’ül Yemen’e girmeye karar veriyoruz. Eski şehir olarak da anılan sur içi 1986 yılında UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Yollar, kanalizasyon ve diğer hizmetler de o dönemde yapılmış. Biz Sanaa’nın eski kesiminin tamamını görme arzusundayız. Özellikle Osmanlı eserlerini görmek istiyoruz. Enformasyon Bakanlığı görevlisi her fotoğraf çektiğimizde “Osmanlı, Osamanlı” diye bizimle dalga geçiyor. Oysa biz sadece Osmanlı eserlerini değil ilginç gelen her şeyi çekiyoruz. Çarşıyı gezerken isminin Abbas olduğunu öğrendiğimiz bir rehberle tanışıyoruz. Bize daha önce görmediğimiz bazı Osmanlı hanlarını gösteriyor. Oldukça ilginç bulduğumuz bu yapıyı inceliyoruz. Çok katlı ve geleneksel mimari ile Osmanlı mimarisinin birleşimi bir yapı. Ekip cembiye (Yemen’e has bir hançer türü) almak için çarşıda dolaşmaya başlıyor. Birçok kişinin notlarında karşılaştığımız Yemen’in meşhur balı bizim ağız tadımızdan geçer not alamıyor.
Sanaa’da çok sayıda Osmanlı eseri var. Bunların en meşhurları; Bekiriye Camii, Kubbe Camii, Hasan Paşa Camii, Talha Camii, Özdemir Paşa Camii, Ulu Camii, 7. Ordu Karargâhı içindeki Kışla Camii, Bekiriye Türbesi, 7. Ordu Karargâhı içerisindeki hamam, Sultan Hamamı, Hamam Şükür Sultan Sebili, çarşının farklı yerlerinde üç adet sebil, Askerî Kışla (7. Ordu Karargâhı), Kışla Köprüsü, Askerî Müze, Osmanlı Hastanesi, Sultan Hanı, Nahhas Hanı, Buğday Hanı, Baharat Hanı, Mizan Hanı, Serraciye Hanı, Yemen Eyaleti Meclis Binası, Kasru’s Silah, farklı mahallelerde Türk Evleri, Yemen Kapısı (Bab’ül Yemen) ve Osmanlı Un Değirmeni.

Cumartesi günü Sanaa’dan ayrılışımız öğlen saatlerini buluyor. Yol üzerinde Osmanlı dönemi kalelerinden Sinan Paşa Kalesi’ni görüyoruz. Yol bir müddet sonra yükselmeye başlıyor ve çetin bir coğrafya bizi bekliyor. Bu aşamada ekibimize İbrahim el Kahtani de katılıyor. İbrahim Sanaa Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü son sınıfta okuyor. Rehberimiz eşliğinde önce İbb şehrine oradan da Taizz’e ulaşıyoruz. 280 km olan bu yolu yaklaşık yedi saatte kat etiğimiz düşünüldüğünde ulaşım konusunda herhalde zihninizde bir şeyler oluşmuştur. Bütün yol boyunca askerî kontrol noktaları var ve izin kâğıdınızı göstererek bu noktalardan geçebiliyorsunuz. İki günlük yolculuğumuz esnasında on yedi ayrı noktada izin kâğıdı verdik.


Taizz ve Janad

Taizz bir dönem Yemen’in başşehirliğini de yapmış eski bir şehir. Gece ulaştığımız için şehri gezemiyoruz. Ertesi gün asıl gitmek istediğimiz yer olan Canad (Janad) kasabasına erkenden ulaşıyoruz. Sahabe Muaz bin Cebel tarafından yaptırılmış ve Yemen’deki en eski camilerden biri olan bu esere her dönemde insanlar hürmet etmişler. Camide on altı ayrı kitabe var. Büyük Selçuklu izlerini arıyoruz. İki kitabe ”es sultan” diye başlıyor. Yani klasik Melikşah dönemi kitabelerinde olduğu gibi. Onlarca fotoğrafını ve uzun bir kamera görüntüsünü alıyoruz caminin. Kasabalılar çok içten ve yardımsever insanlar. Caminin genel görüntüsü için bize evlerini açıyor, çatıya çıkmamıza izin veriyorlar.

Taizz’de ilk iş olarak kaleye çıkıyoruz. Kale bir dönem Osmanlılar tarafından da kullanılmış. Hummalı bir restorasyon çalışması var. Kale içindeki küçük müzede değişik dönemlere ait eserler sergileniyor.

Kaleden sonra bilinen Osmanlı eserlerini ziyaret ediyoruz. Camilerden birisinde Pakistan’dan gelen bir tebliğ heyeti ile karşılaşıyoruz. Bize karşı son derece samimi davranıyorlar. Taizz’de özellikle Taiz Kalesi ve Camii gibi yapılar dikkat çekici.

Ve Zabid

Taizz’den Zabid’e doğru yola çıkıyoruz. Yol boyu kaçak göçmenler ve çöl bize eşlik ediyor. İçinden geçtiğimiz kasabalarda yol boyunca kurulan pazarlar sanki tarihî filmlerden fırlamış gibi duruyor. Eskilerin deyimi ile bu pazarlarda “her şey bulunur derde devadan gayrı”. Öğlen saatlerinde Zabid’e ulaşıyoruz. Zabid UNESCO tarafından kültürel miras olarak ilan edilmiş olmakla birlikte ne yazık ki herhangi bir çalışma yapılmamış. Öncelikle Zabit Ulu Camii’ni buluyoruz. Sıcaklık olağanüstü artıyor. Özellikle çekim yaparken ter gözlerimizi yakacak düzeye geliyor. Yemen’de Büyük Selçuklu döneminde tamir görmüş ikinci eser bu yapı. İçinde o dönemden kalma neler var diye bakıyoruz. Bir çini pano ve Selçuklulara özgü Sultan Mahfili dikkatimizi çekiyor. Cami zaman içinde çok ciddi tamiratlar görmüş ve bu tamiratlarda ne yazık ki yapının aslî unsurlarını yok etmiş. Selçukluların çok sık kullandığı mihrap önü kubbe mimarisi bu camide dikkatimizi çekiyor.
Zabid’e gelmişken Osmanlı eserlerini de görmek istiyoruz. Yerel rehber eşliğinde eski şehri dolaşmaya başlıyoruz. Türk evlerini gösteriyor bize rehberimiz; ardından Osmanlılar zamanından kalma kaleye varıyoruz. Kalede ve çevresinde çok sayıda Osmanlı eseri var. Bunların başlıcalarını şöylece saymak mümkün; Zabid Kalesi, İskenderiye Camii, Mustafa Paşa Külliyesi (cami, türbe ve sebil), hamam kalıntısı, Ulu Camii, Kemaliye Camii ve Türk Evleri.

Zabid çıkışında Veysel Karani’ye ait olduğu söylenen bir türbeyi görmeye karar veriyoruz. Ulaştığımızda türbenin restore edildiğini öğreniyoruz. Orada dua ederek dönüş için yola çıkıyoruz. Yolumuz yine çölden geçiyor. İkindi vakti Al Hudaydah sapağına ulaşıyoruz. Şoförümüz ve Enformasyon Bakanlığı görevlisi gece yolculuğunun tehlikeli olduğunu söylüyor. Elçiliği arıyor ve güvenlik problemi olmadığını öğreniyoruz. Sanaa’ya doğru yola çıkıyoruz. Yol belli bir yerden sonra dağların arasında yükselmeye başlıyor. Bu arada müthiş bir yağmur başlıyor. Yol dere boyunca ilerlediği için bir müddet sonra gelen seli görmemiz mümkün oluyor. Dereden neredeyse orta büyüklükteki bir nehir kadar sel geliyor. Gece yarısı ancak Sanaa’ya ulaşabiliyoruz.


Sanaa’da Büyükelçi ile Bir Gün

Sanaa’daki son günümüzde büyükelçiliğimizin çabaları ile el Ordugâh Kışlası’na giriş izni alıyoruz. Sultan II. Abdülhamit zamanında yaptırılmış ve halen kullanılan çok büyük bir binalar topluluğu. İçinde zarif bir Osmanlı camii de bulunuyor. Daha sonra Sanaa büyükelçimiz Mehmet Dönmez’le buluşuyor ve daha önce görmediğimiz birçok Osmanlı eserini göreceğimiz bir tura başlıyoruz.

Bab’ül Yemen’e gidiyoruz öncelikle. Çarşıda sokakta birçok insan “sefir bey” diye sesleniyor. Öğreniyoruz ki Mehmet Bey sürekli olarak bu semtlerde geziyor. Bazı satıcılar grubumuza ikramda bulunuyor. Büyükelçimiz ve başkâtibimiz Suphi Atan yerel hakla oldukça iyi ilişkiler içindeler. Hatta bir noktada Yemen’e özgü bir pide ve içine yumurta ile patates konan bir yiyecekten Mehmet Bey bize de ikram ediyor. Satıcı daha önceden bildiği için bizim pidelerimize biber atmıyor ve bu tercihi bize bırakıyor.

Bab’ül Yemen’in her sokağında bir sürprizle karşılaşmak mümkün. Mesela susamdan yağ çıkaran ve bir dükkânda gözleri kapalı dönüp duran develer var. Bunların en meşhuru ise “Atiye” isimli deve. Eski şehirde birçok sokağı geziyoruz. Eski sebiller, hamamlar ve hanlar görüyoruz. Bir Türk mahallesi olan Bir’ül Azap Mahallesi’ne ulaşıyoruz. Büyükelçi önde biz arkada bir eve giriyoruz. Ev sahibi bizi çok sıcak karşılıyor. Mehmet Bey’in bu mahalleri daha önceden de gezdiğini ve bu eve daha önce de misafir olduğunu öğreniyoruz. Dosyasından çıkardığı fotoğrafları ev sahibine veriyor. Aralarında geçen konuşmayı tercümanımıza soruyorum. Ev sahibinin memnuniyetini belirttiğini, özellikle fotoğrafların yaptırıp büyükelçimizin getirmesini önemsediği söylüyor ve ilave ediyor. “Biz fotoğrafların geleceğini zaten biliyorduk, çünkü Mehmet Bey söz vermişti. O bir Türk, yani sözünü tutan adam” Bu hakikaten çok güzel bir hatıra oldu bizim için.


Yemen Notları

Yemen’deki Türk mevcudiyeti öncelikle Büyük Selçuklu Dönemi'nde başlıyor. Melikşah Dönemi'nde Yemen’e vali atandığını biliyoruz. Osmanlıların Yemen'deki varlığı iki ayrı dönem olarak ele alınabilir. İlk dönem 1517– 1636 tarihlerini, ikinci dönem ise 18. yüzyılın ortalarından 1918 yılına kadar olan süreyi kapsamaktadır.

Tarihimiz boyunca en çok şehit verdiğimiz coğrafyalardan biri Yemen’dir. Yaklaşık 300.000 vatan evladı bu coğrafyadan geri dönememiştir. 1911 yılından sonra İmam Yahya Osmanlı ile anlaşmış ve Mondros Antlaşmasına rağmen Osmanlı idaresinden ayrılmayı reddetmiştir. Yemen’i Birleşmiş Milletlere üye yapan kişi son Osmanlı paşalarından biri olan Ragıp Paşa’dır.

Osmanlı'nın ayrıldığı ülkeler içinde Türkiye’nin en son döndüğü yerlerden biri Yemen’dir. 1918 yılında ayrılmış ve 1988 ‘de yeniden büyükelçilik açmışız. Yemen son derece karışık bir idari ve siyasi yapıya sahip. Aşiretler son derece etkin. Sanaa’nın en merkezî yerinde inşası bitmek üzere olan bir şehitlik var ve Cumhurbaşkanımızın Yemen’e gelip açmasını bekliyor. (Bizim ziyaretimizden kısa zaman sonra Ocak 2011’de bu şehitlik açıldı.)


Gat / Bir Ülkeyi Esir Alan Bitki

Yemen’in su kaynaklarının % 40'ı bu bitki için kullanılıyor. Devlet diğer ürünlerin tarımın yapılabilmesi için bazı verimli alanlarda “gat” tarımını yasaklamış. Nüfusun % 70’i bu bitkiyi kullanıyor. İnsanlar saatler boyu gatı ağızlarının sağ ya da sol yanında tuttukları için ortaya garip bir görüntü çıkıyor. Gat, Habeşistan kökenli bir bitki. Rehberimiz İbrahim Kahtani bu bitki ile ilgili şu rivayeti aktardı: Geçmiş zamanların birinde bir Yemenli, Habeş Sultanının oğlunu öldürür. Katili tutar sultanın huzuruna getiriler. Sultan delikanlıya bakar ve der “seni öldürtmeyeceğim, sadece bir bitki verip ülkene geri yollayacağım.” Öyle de yapar. Bir müddet sonra ahali bu işin sırrını merak eder ve sultanın huzuruna çıkarlar. Sorarlar bu işin hikmetini sultana. Derler ki; “Ey sultanım neden kısas uygulayıp katili öldürmediniz?” Sultan onlara döner ve der ki; “Eğer ben onu idam ettirseydim sadece bir Yemenliyi öldürmüş olurdum ama ona gat verip yollayarak tüm Yemenlileri öldürdüm."

İSMEK El Sanatları Dergisi 12 İNDİR

Bu yazı 729 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK