Şehir Rehberi

Su Medeniyeti; İstanbul

  • #


Yazı: Yrd. Doç. Dr. Şükrü SİM Fotoğraflar: Şükrü SİM, Ahmet FERAH

Su, hayatın sırrıdır. Medeniyetin hem kurucusu, hem taşıyıcısıdır. Su ve medeniyet, ayrılmaz ikilidir. Su, medeniyeti yüceltir, medeniyet suyu “aziz” kılar. Su ile medeniyetin birbirine en güzel yakıştığı, birbirini en güzel biçimde yücelttiği ve bu birlikteliğin muhteşem bir tutkuya dönüştüğü şehirse, İstanbul’dur. Ne büyük bir tevafuktur ki; su da, İstanbul da “aziz”dir. İstanbul ve su, bu iki azizden, muhteşem bir su medeniyeti ortaya çıkar.

Mezopotamya’dan Eski Mısır’a, Hindistan’dan Güney Amerika’ya kadar pek çok kültür ve uygarlık, su kenarında kurulmuştur. Yüzlerce yıllık ihtişamlı tarihi boyunca çok sayıda medeniyete beşiklik eden İstanbul, mimarî sanatının su yapılarında doruğa ulaştığı kentlerin başında gelir.

Tarihte, İstanbul kadar kaderi suyla bağlanmış, suyla bütünleşmiş çok az şehir vardır. Yüzyıl önce İstanbul’a gelmiş olsaydınız sarnıçlardan, kemerlerden dökülen suyun ahenkli sesi sizlere eşlik ederdi. İstanbul’a geçen yüzyıllarda gelseydiniz, sokak aralarında dolaşan sucuların çıngırakları ile deniz üzerinde yüzen sandal ve kayıklar karşılardı sizleri. Bugünse boğazdan geçen gemilerin sirenleri ile iki kıtayı birleştiren denizin dalgalarını dinleyebilirsiniz.

İki denizin çevrelediği, ortasından bir boğaz geçen ve irili ufaklı 10’dan fazla göle sahip İstanbul, suyla sarmalanmış bir rüya şehridir. Su, İstanbullunun rüyasıdır, şehrini onsuz düşünemediği panoramasıdır; suyun yokluğu ise İstanbullunun en büyük kâbuslarından biri. Ancak bu kadim şehrin ezelden kader yoldaşı sularının büyük bir kısmı tuzlu olduğundan, insanların ihtiyacını gidermekten uzaktır. Şehrin büyük bir kısmı kayalık zemin üzerine oturduğu için kuyu açmak ve suya ulaşmak zahmetlidir. Büyük tatlı su kaynakları olan göller ise şehir merkezine kilometrelerce uzaktadır. Yani, İstanbul suyla çevrelenmiştir; ama içme suyu hiç de bol değildir.

Antik çağda, İstanbul’un nüfusu az olduğundan su ihtiyacı sarnıçlar ve kuyularla karşılanabiliyordu. Roma İmparatorluğu döneminde şehrin nüfusunun artmasıyla farklı çareler aranmaya başlandı. Suya ulaşmaktaki zorluklar, Roma döneminden başlayarak Bizans ve Osmanlı dönemlerinde İstanbul’un kemerlerden sarnıçlara, bentlerden çeşmelere pek çok türde mimarî yapıyla süslenmesini sağladı.
Roma döneminden Osmanlı’ya uzanan zaman diliminde şehre suyun ulaştırılması, birkaç farklı türde yapının eklemlenmesiyle sağlanıyordu. Sistemin birinci basamağında bentler vardır. Su kaynakları önüne çekilen farklı yükseklikteki bentler suyun biriktirilerek kontrollü olarak su kanallarına verilmesini sağlıyordu. Bentlerin arkasında biriken suyun, kilometrelerce uzaklardaki şehre ulaştırılması da hiç kolay değildi. Suyun naklinin önündeki en büyük engel, derin vadilerdi. Su kanalının geçtiği noktalarda inşa edilen su kemerleri, suyun seviyesini sabit tutarak akışın kesilmemesini sağlayan köprü şeklinde ayaklı yapılardır. Bentlerde biriken sular, eğimsiz arazilerde su kanallarından geçerek, vadilerde ise kemerlerin üzerinden aşarak şehre ulaşıyordu. Bu kanallar kurşundan veya pişmiş toprak malzemeden yapılmaktaydı. Suyu şehre taşımak dışında, dağıtımını yapmak da bir başka beceriydi. Belli merkezlerdeki açık havuzlarda ve sarnıçlarda dinlendirilip arıtılan su, maslaklar ve maksemler aracılığıyla şehre dağıtılıyordu. Bentlerden şehre giden suyollarının ana kollara ayrıldığı yapılara “maslak” adı veriliyordu. Maslaklar şehrin dışında, su kaynaklarına daha yakın noktalarda inşa ediliyor ve hangi semte ne oranda su verileceğini ayarlıyordu. Su, şehre girdikten sonra her semtin yüksekliğine ve nüfus yoğunluğuna göre farklı basınçla bölüştürülmekteydi. Romalı tarihçiler, suyun şehrin surlarına kadar getirildikten sonra bir su haznesine boşaltıldığını, buradan da üç ayrı havuza dağıtıldığını yazarlar. Bu havuzlardan birisi, şehrin çeşmelerine, ikincisi hamamlara, üçüncüsü evlere su sağlamaktaydı. Şehrin önemli noktalarında su basıncını ayarlamak ve suyu ölçerek dağıtmak için ise, “su terazileri” ve “maksem”ler inşa edilmişti. Taksim semti, ismini kenarındaki tarihi makseminden almıştır, ancak İstanbul’da bu maksem dışında daha birçok maksemin varlığı bilinmektedir.

Şehrin bütün ihtiyacını karşılamasa da, tarihi yarımada içindeki pek çok kuyu küçük çaplı su ihtiyacını gideriyordu. Bu kuyuların sularının çökeltilerek ve süzülerek temizlenmesi için yerin altına, “sarnıç” olarak da bilinen büyük depolar inşa edilmişti. Sarnıçların açık havada olanlarına ise “hazne” deniliyordu.

İstanbul’da suyla ilgili ilk önemli imar faaliyetini, milattan sonra 2. yüzyılda Roma İmparatoru Hadriyen başlattı. Hadriyen, sur dışındaki bir kaynaktan Haliç’in kenar mahallelerine kadar suyolu inşa ettirdi. Ondan iki yüzyıl kadar sonra ise İmparator Valens, Halkalı civarından Beyazıt’a kadar su getirtti. Yine Valens’in hükümdarlığı sırasında Belgrat Ormanları'na bir bent yaptırıldı, Kâğıthane Deresi’nin suları havuzlarda toplanarak şehir merkezine getirildi. Roma’nın son imparatoru 1. Teodosyus ise Belgrat Ormanları’ndan Sultanahmet’e kadar dördüncü suyolunu inşa ettirdi.

Bizanslılar, Roma’dan kalan suyollarına yenilerini eklemediler, mevcut suyollarını tamiratla yetindiler. Bizans’ın su politikası, ‘dışa bağımlılık yerine kendine yeterlilik’ şeklindeydi. Bizans Krallığı, gücünü sürekli kaybetmiş ve kendi surları içine adeta hapsolmuştu. Hem doğudan hem batıdan gelen kuşatmalara depremler de eklenince, İstanbul’a su taşıyan suyolları kullanılamayacak hale gelmişti. Bizans imparatorları kuşatmalar sırasında susuz kalmamak için suların depolandığı sarnıçları canlandırmak ve yaygınlaştırmakla yetindi.
İstanbul’u fethettikten hemen sonra büyük bir imar faaliyetine girişen Fatih Sultan Mehmet, hem önceki döneme ait suyollarını onardı, hem de mevcut suyollarını Fatih ve Turunç gibi yenileriyle çeşitlendirdi. Şehr-i İstanbul’un nüfusu arttıkça, her padişah bu suyollarına yeni halkalar ekledi, dereler, göller İstanbul’a akıtılmaya devam etti. Su ihtiyacını gidermek için sürekli yeni tesisler kuruldu. Fatih’ten sonra en büyük imar faaliyeti ise Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırıldı. Kanuni döneminin baş mimarı Mimar Sinan, mevcut suyollarını ve tesislerini onarmakla kalmadı, 1555 senesinde, eski Roma suyolu üzerinde “Kırkçeşme” adında yeni bir suyolunun inşasına başladı. Alibeyköy ve Kâğıthane Dereleri'nden toplanan sular, havuzlarda biriktirilerek Eğrikapı’ya getirildi. 25 kilometre uzunluğundaki bu suyoluna 21 adet kemer daha eklendi. İstanbul’a getirilen su miktarını neredeyse iki katına çıkartan bu suyolu, 94 çeşme, 19 kuyu, 15 maslak, 13 hamam ve 7 sarayı besliyordu. Suyollarını yapmak kadar korumak da önemli bir işti. Bu amaçla kemerlerin civarında bulunan köyler, bu yapıların korunması ve temizliğiyle görevlendirilmişti ve bu hizmetlerinden dolayı vergi ödemekten muaftılar. Osmanlı dönemi boyunca İstanbul’un suyu, üç ana isale hattı ile şehre ulaşmaktaydı. Bu hatlar; Halkalı, Kırkçeşme ve Taksim Suları’ydı. Bunlara, Osmanlı’nın son döneminde, II. Abdülhamid tarafından, klasik Osmanlı su sisteminden farklı olarak, dönemin modern teknolojisi ile getirtilen meşhur Hamidiye Suları da eklenir. Kırkçeşme ve Halkalı’nın İstanbul’a olan bin yıllık kesintisiz yolculuğu 1930’larda aniden son buldu. Yüzey sularını taşıyan bu kanallara koli basili karıştığı gerekçesiyle belediye tarafından bütün suyolları kapatıldı. Bundan böyle İstanbul’u Terkos gibi civar barajlardan gelen sular besbesleyecekti. Bentlerden kemerlere, sarnıçlardan maksemlere kadar yüzlerce zarif yapı, besledikleri binlerce çeşme ile birlikte artık susmuştu. Eski İstanbul’un yadigârları olan bu yapılara iş olarak sadece sokakların ve meydanların süsü olmak kalmıştı. Ancak bazıları yol genişletme çalışmalarının kurbanı oldu, bazıları gökdelenlere yer açmak için feda edildi, bazıları ise unutulduğu köşede, yavaş yavaş ölmeye bırakıldı. Peki, İstanbul’daki mimari yapılar içinde büyük bir yer tutan suyla ilgili bu eserler nelerdi?


Bendler ve Havuzlar

Suyollarının başlangıç noktası, bendler ve havuzlardır. Bu yapılar, baraj işlevi görüyordu. Kırkçeşme suları için İstanbul’a 20–30 kilometre uzaklıkta çeşitli bendler yapılmıştı. Bendler suyun bol olduğu zamanlarda suyu depoluyor, buralarda biriken sular yaz kuraklığında şehre iletiliyordu. Kırkçeşme suyolunun batı kolu 3. Mustafa dönemi eseri olan Ayvad Bendi ile başlar. Roma döneminden kaldığı tahmin edilen Büyük Bend veya diğer adıyla Belgrad Bendi, Osmanlı döneminde birçok kez tadilat görmüş ve genişletilmiştir. Kirazlı Bend, 11 metre yüksekliğinde 59 metre genişliğindeki bir mimari harikasıdır. Bu bendi ancak Belgrad Ormanları’na gelen piknikçiler fark ederler. Kırkçeşme’nin doğu ve batı kolları Kemerburgaz’daki Başhavuz’da birleşir. Silindir şeklindeki Başhavuz’da sular çökeltilerek temizlenir. Bu havuzda birleşen sular, ana galeriye girerek yolculuğuna başlar, su borularından ve kemerlerin üzerinden geçerek İstanbul’a ulaşır. Aynı suyolu üzerindeki diğer birikme noktaları ise Balıklı Havuz ve Çifte Havuz’dur. Karanlık Bend olarak da bilinen Topuzlu Bendi ise Taksim Suları’nın başlangıç noktasıdır. Bu bend, Bahçeköy’de, Kâğıthane Deresi’ne katılan Acıelma Deresi’nin üzerindedir. Adını, ilk yapıldığında farklı yerlerine asılmış olan, daire biçimindeki dört taştan alır. Aynı derenin üzerine, III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan tarafından yaptırılan Valide Bendi, Taksim Suları’nın ikinci bendidir.

Valide Bendi, Taksim Su Yolu Sistemi bünyesinde yer almasına rağmen, bendin altındaki bir maslaktan ayrılan ikinci bir galeri ile Kırkçeşme Sistemi’ne de su vermekteydi. II. Mahmud ise Arabacı Mandırası Deresi’nin batı kolu üzerine, kendi adını taşıyan bendi inşa ettirir. Bu bend, Bend-i Cedid, yani “yeni bent” adıyla da anılır. Kitabesi, Hattat Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır.

Su Kemerleri

Gerek Roma ve Bizans gerekse Osmanlı döneminde yapılan suyollarının hem en masraflı hem de en görkemli parçaları, birçoğu günümüze de ulaşan su kemerleridir. Bu su kemerlerinin büyük bir kısmı, Mimar Sinan’ın imzasını taşır. Muhteşem camileriyle tanıdığımız Mimar Sinan, kendini bir “su mimarı” olarak tanımlar. İstanbul ve civarındaki su kemerlerinin büyük bir bölümünü ya bizzat kendi inşa etmiş, ya da onararak günümüze kadar ayakta kalmalarını sağlamıştır.


İstanbul'un kuzeyindeki ormanlık bölge, şehrin kuruluşundan beri başlıca su toplama alanıydı. Bu yüzden suyla ilgili yapıların büyük çoğunluğu bu bölgede yer alır. Kemerlerin çoğu Kırkçeşme, bir kısmı ise Halkalı suyolunun üzerindedir. Roma döneminde yapılmış ve günümüze kadar ulaşabilmiş su kemerlerinin en eskileri, Halkalı su suyolunda sıralanan Mazul Kemer, Karakemer, Ali Paşa Kemeri ve Bozdoğan Kemeri’dir.

Halkalı suyolunun üzerindeki ilk kemer Mazul’dur. Mahmutbey ile Atışalanı arasındaki vadiden su geçişini sağlayan Mazul Kemer’in 110 metre uzunluğa sahip olduğu tahmin ediliyor. Tahmin ediliyor çünkü bir kısmı toprakla dolmuş, bir kısmı ise yağmur tarafından aşındırılmış olan kemerin nereden başlayıp nerede bittiğini belirlemek bir hayli zor. Blok biçiminde çok sert kalker taşları kullanılarak inşa edilen kemer iki katlıdır. 2 bin yıldır ayakta duran bu kemer, “Kemerkeçe” ve “Mazlum Kemer” adlarıyla da bilinir. Mazul Kemer, askeri bölge içinde kaldığından, etrafı gecekondular veya sitelerle çevrilmemiş ve bir yeşillik denizinin ortasında nefes almaya devam ediyor.

Cebeciköy’ün batısında yer alan Karakemer, Mazul kadar şanslı değildir. Hem Roma/Bizans hem de Osmanlı dönemlerinde kullanılan kemer 3 gözlüdür. Günümüzde taş ocağı atıklarıyla 10 metre kadar toprağa gömülmüş ve bir gözü kaybolmuştur. Aynı yol üzerindeki, İlk kez Roma döneminde yapılan ve Fatih tarafından yeniden inşa edilen Turunçluk Kemeri ise tamamen tarihe karışmıştır.

Kemerburgaz Ali Paşa Kemeri, Mimar Sinan tarafından elden geçirilmiştir. 11 kemerli bu eser, Müderris Köyü Kemeri diye de bilinir. Mimar Sinan tarafından yapılan 11 gözlü Avasköy Kemeri de sistemin parçalarından birini oluşturur.

Trakya’nın tepelik bölgelerinden başkente uzanan antik Halkalı suyolunun son halkası Valens Kemeri, diğer adıyla Bozdoğan’dır. Bozdoğan Kemeri, İstanbul’daki kemerlerin en meşhuru olmasını, büyüklüğü kadar şehrin merkezinde yer almasına da borçludur. İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu tepe ile Fatih Camii’nin bulunduğu tepe arasında uzanır. Taşıdığı suları, İstanbul Üniversitesi Merkez Binası’nın bahçesindeki Nifeum Maksimum Sarnıcı’na akıtır. 368 yılında İmparator Valens döneminde bitirilen kemer, hem Roma-Bizans hem de Osmanlı döneminde zamanın ve insanların tahribatına karşı birçok kez tamirat gördü, bazı kısımları yeniden yapıldı. Ancak bu onarımlar, 1912 yılında kemerin Fatih Camii tarafında kalan 50 metrelik bir bölümünün çökerek tarihe karışmasına engel olamadı. Aslında bu kayıp, Bozdoğan’ın ilk yıkılışı değildir. “Küçük kıyamet” diye adlandırılan 1509 büyük İstanbul Depreminde Bozdoğan Kemeri’nin büyük bir kısmı yıkılmıştır. Kemer’i, Mimar Sinan neredeyse yeni baştan inşa etmiştir. Bozdoğan adı da büyük olasılıkla bu küçük kıyamet sonrasında aldığı “Bozulgan Kemer” isminden dönüşmüş olmalıdır.

921 metre uzunluğa sahip olan Bozdoğan Kemeri, deniz seviyesinden 63 metre yukarıdadır ve zeminden 29 metre yüksekliğe ulaşır. Şehrin birçok bölgesi gibi, kemerin bulunduğu alan da zamanla toprakla dolduğu için, 5–6 metre kadarı, yerin altında kalmıştır.

73 kemerli bu abidevî yapının kesme taşlar ve tuğlalarla yapılan ilk katında düzgün dörtgen taş bloklar kullanılmış, üst katlar çimento ve demir mengenelerle alt katlara kenetlenmiştir. Genişliği bazı noktalarda 8 metreyi aşan Bozdoğan Kemeri’nin altından Cumhuriyet Dönemi’nde Atatürk Bulvarı geçirilerek yapı yeni bir görünüm kazanmıştır. İstanbul’a su taşıma işinden emekli Bozdoğan, Fatih’in hareketli mahallelerinin ve Atatürk Caddesi’nin trafiğinin ortasında boylu boyunca uzanıyor, gençliğinin İstanbul’una hiç benzemeyen bu kalabalık ve gürültülü şehri tanımaya, ona alışmaya çalışıyor.

Mimar Sinan’ın İstanbul’a hediyesi olan Kırkçeşme suyolunda da mimarlık ve mühendislik harikası 33 su kemeri sıralanır. Bu kemerlerin büyük çoğunluğu 1554–1562 yılları arasında inşa edilmiş veya Roma dönemi temelleri üzerinde yeniden yükseltilmiştir.

Belgrad Omanları'ndan İstanbul’a su getiren Kırkçeşme’nin üzerindeki yapıların en büyüğü ve hiç kuşkusuz en güzeli Mağlova Kemeri’dir. Yapımı 1562 yılında tamamlanan Mağlova –veya diğer adıyla Mualla Kemeri-, bugünkü Gaziosmanpaşa ilçesi sınırları içinde, Alibey Deresi vadisindedir. 36 metre yüksekliğinde ve 258 metre uzunluğundaki Mağlova iki katlıdır ve her katında 8 büyük göz yer alır. Kemer, yapımının bitmesinden bir yıl sonra, 1563’te İstanbul’u vuran büyük sel felaketinde büyük zarar görür, ancak Sinan, eserini daha güzel bir tarzda yeniden ayağa kaldırır. Bugün Alibeyköy Barajı’nın içinde kalan Mağlova, yağışın bol olduğu dönemlerde yarı beline kadar suya gömülü halde ziyaretçilerini selamlar. Baraj gölünün suları çekildiğinde ise tüm ihtişamıyla ortaya çıkar. Dünya su mimarisinin şaheserleri arasında yer alan Mağlova Kemeri, “Kemerlerin Süleymaniye’si” denecek kadar büyüleyici bir güzelliğe sahiptir. Mağlova, pek çok meslektaşı tarafından ölümsüz Mimar Sinan’ın en önemli üç eserinden biri kabul edilmektedir.
Güzelce Kemer de tıpkı Mağlova gibi Alibey Deresi üzerindedir ve bugün Alibeyköy Barajı’nın içinde kalır. Boyu 170 metreye yaklaşan, iki katlı ve 32 metre yüksekliğindeki Mimar Sinan yapısı Güzelce Kemer, “Gözlüce” veya “Cebeci Köy Kemeri” olarak da tanınır. Tabandan yukarıya çıktıkça daralan mimari tarzı, Sinan’ın diğer su kemerlerinden farklıdır.

Kırkçeşme’nin en sıra dışı kemerlerinden biri, belki de birincisi Kovukkemer’dir. Kemerburgaz-Hasdal yolu üzerindeki Kovukkemer çoğu su kemerinin aksine 2 değil, 3 katlıdır. 35 metre yüksekliğinde ve 408 metre uzunluğundaki eser, düz bir çizgiyi takip etmeyen mimari yapısıyla diğer kemerlerden ayrılır. Giriş bölümündeki 90 derecelik yön değişikliğinden dolayı yapı, “Kırık Kemer” ve “Eğri Kemer” olarak da tanınır. 2 bin yıla yaklaşan ömrün yorgunluğuna rağmen dimdik ayakta duran kemer, bıraksalar belki bir o kadar daha İstanbul’a su taşımaya hevesli. Ama eğimli arazilerde bile zorlanmadan borularla suyu taşıyabilen teknoloji, artık kemerlere ihtiyaç bırakmıyor. Kovukkemer’in bir yanından şehre su taşıyan yeni boru hatları geçiyor. Bir yanında ise Büyükşehir Belediyesi'ne ait su dolum fabrikası, Hamidiye suyunu şişeleyerek, yaşlı kemerin pek de tanımadığı bir tüketim malzemesine dönüştürüyor.

Mağlova’nın, Güzelce’nin ve Kovukkemer’in üzerinden akan sular, İstanbul’a ulaşmak için uzun bir yol kat etmek zorundadır ve bu yolculukta üzerinden geçtikleri köprülerin en uzunu, adından da anlaşılabileceği gibi Uzun Kemer’dir. 710 metre uzunluğundaki Uzun Kemer, aynı güzergâhtaki pek çok kemer gibi 1563’teki sel felaketinde zarar görmüş ve Mimar Sinan tarafından ikinci kez elden geçirilmiştir. Kemerin temelinin bazı bölümleri Roma döneminden kalmadır. Toplam 25 metre yüksekliğindeki iki sıra kemerden oluşan yapının üst katında eşit büyüklükte 50, alt katında ise arazinin durumuna göre değişik büyüklükte 47 göz vardır.

Taksim suyu güzergâhında iki kemer vardır. İlki, Topuzlu Bend'in suyunu nakleden, Bahçeköyü yakınındaki küçük bir kemerdir. İkincisi ise Bahçeköyü veya Büyükdere Kemeri denilen büyük ve muhteşem kemerdir. 1. Mahmut tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan Bahçeköyü Kemeri, 409 metre uzunluğunda ve 27 metre yüksekliğindedir. Sultan 1. Mahmut Kemeri diye de bilinen yapı, Beyoğlu ve Beşiktaş bölgesine su taşıyan yolun üzerinde yer alır.

İstanbul’un su kemerlerinin sadece isimlerini sıralamak bile oldukça zahmetli bir iştir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde Mimar Sinan’ın nezaretinde yedi yılda üç bin yedi yüz kemer inşa edildiğini yazar. Gerek Roma ve Bizans, gerekse Osmanlı devrinde İstanbul’da yapılan kemerlerin büyük bir kısmı bugün ayakta değildir. Günümüze ulaşanların çoğu da bakımsız ve harap durumdadır.

Sarnıçlar Ve Hazneler

Kemerlerin üzerinden aşarak şehre ulaşan su, çeşmelere dağılır ya da sarnıç ve haznelerde bekletilir. Depo işi gören bu sarnıçların en meşhuru 336 sütunlu Basilika Sarnıcı, halk arasındaki adıyla söylersek, Yerebatan Sarayı’dır. 9800 metrekarelik bir alanı kapsayan bu devasa yapı, günümüzde, aydınlatmasıyla birlikte, su, ışık ve sütunların oluşturduğu büyüleyici bir güzelliğe sahiptir.

Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı, Roma Çağı heykeltıraşlık sanatının şaheser örnekleridir. Yerebatan Sarnıcı bugün müze olmanın yanı sıra ulusal ve uluslararası birçok etkinliğe ev sahipliği yapan bir kültür mekânıdır.


İstanbul’un ikinci büyük sarnıcı, yine Sultanahmet semtindeki Binbirdirek’tir. Bizans Sarayları’nın su ihtiyacını karşılayan bu sarnıcın adında her ne kadar binbir direkli olduğu söylense de aslında sarnıç 224 sütunludur. İslam inancında durgun su, temiz kabul edilmediğinden Osmanlı yöneticileri sarnıçları sistemin dışında bırakır ve suyollarından gelen taze suya değer vermişlerdi. Tarihçiler, Osmanlı döneminde Binbirdirek Sarnıcı’nın ipek ipliği atölyesi olarak kullanıldığını yazar. İstanbul’da Acımusluk, Zeyrek, Bodrum sarnıçları gibi günümüze kadar ulaşmış başka sarnıçlar da vardır.

Roma-Bizans döneminde sular şehir içlerinde sadece sarnıçlarda değil, “Hazne” adı verilen üstü açık su depolarında da saklanıyordu. Bu haznelerin en önemlileri; bugünkü Vefa Stadı’nın bulunduğu noktada yer alan “Aetiyus”, Yavuz Selim'deki Çukurbostan veya eski adıyla “Aspar” ile Altınmermer semtindeki Hegius Mokius su depolarıdır. Bu açık veya kapalı su depoları, kuşatma veya kuraklık durumlarında şehrin tek su kaynakları oldukları için büyük önem taşıyordu. Sık sık kuşatmaya maruz kalan İstanbul, düşman suyollarını tahrip ettiğinde bu büyük sarnıçlar ve hazneler sayesinde ayakta kalabiliyordu.

Su Terazileri Ve Maksemler

Tepelerden şehre akıtılan sular su terazileriyle düzenleniyordu. 3 ila 10 metre yüksekliğindeki kesme taştan yapılmış bu kulelerin en önemli işlevi, suya yolda kaybettiği basıncı tekrar kazandırarak yüksek mahallelere suyun ulaşmasını sağlıyordu. Bu teraziler suyun kullanılmadığı zamanlarda ise basıncın artarak künkleri patlatmasını önlüyordu. Engebeli arazilerde ortalama 200 metrede bir su kulesi inşa edildiği göz önüne alınırsa, şehir içinde birçok su terazisinin olduğu tahmin edilebilir, günümüzde ise sadece 30 kadarı ayakta kalabilmiştir. Bunlarından bazıları Şehzadebaşı, Taksim, Eğrikapı, Sultanahmet, Levent ve Üsküdar Nuhkuyusu’ndakilerdir. Eğrikapı’daki Savaklar Maksemi, Kırkçeşme İsale Hattı’nın son noktasıdır. Mimarı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Sinan’a ait olduğu tahmin edilen bu yapı, üzeri piramit şeklinde taş kaplı bir kubbe ile örtülüdür.

Bir başka su yapısı olan maksem ise, “Taksim edilen yer” anlamına gelir. Maksemler, suların semtlere göre dağıtıldığı bir depo işi görür. En ünlülerinden biri, Taksim semtine adını veren, meydanın hemen kenarındaki Taksim Maksemidir. 24 odalı bu yapı, depoladığı suyu Beyoğlu Galata, Tophane-Fındıklı ve Kasımpaşa olmak üzere üç semte dağıtmaktaydı. Üzeri piramit biçiminde bir örtüyle kaplı Taksim Maksemi’nin, girişinin iki yanında zarif birer kuş evi, hemen önünde ise çeşmesi vardır.

Çeşmeler

Başta sultanlar, saray mensupları, devlet adamları olmak üzere varlıklı kişiler, insanlara ve canlılara su temin etmenin çok büyük sevap olduğuna inandıkları için, vakıflar kurmuşlar ve bu doğrultuda suyolları ile su yapıları inşa ettirmişlerdir. Suyu şehre taşıyan yapılardan başka diğer su eserleri arasında çeşmeler, sebiller, şadırvanlar ve hamamlar zikredilebilir.

İstanbul çeşmeleri, şehrin dokusunun en önemli parçalarını ve en zarif unsurlarını oluşturur. Hangi mahalleye, hangi sokağa girilse, adım başı bir çeşme karşılar insanı. 1942 yılında İstanbul’a gelen Alman mimar Schütte, gözlemlerini şöyle anlatır: “Çeşmeler, İstanbul sokaklarının örgüsü içine, bayramlık elbise gibi serpilmişlerdir. İnsan, şehirde dolaştığı zaman, gözleri, bu küçük ve kısmen büyücek yapılara, daima taze bir hızla dalar gider. Küçük olsunlar, büyük olsunlar, hepsinin de sevgiyle yapıldıkları göze çarpar.”

Tarihi kaynaklar, IV. Murat dönemi İstanbul’unda on binden fazla çeşme bulunduğunu yazar. Ancak bunlardan günümüze sadece 1500 kadarı ayakta kalabilmiştir. Yani on çeşmeden dokuzu, bugün yıkılmış ve kaybolmuştur. Acıçeşme, Söğütlüçeşme, Çoban Çeşmesi, Kazlıçeşme gibi semtlere adını veren yüzlerce çeşmeden birçoğu bugün yerinde değildir.


İstanbul’un çeşme mimarisi, yüzyıllar içinde biçim, üslup ve malzeme açısından farklılıklar gösterir. 15 ile 17. yüzyıllar arasındaki çeşmeler klasik kemer içinde sade bir ayna taşı, kitabe ve tekneden oluşur. 18. yüzyıldan itibaren bu form, yerini dekoratif kemerler ve barok üsluba uygun istiridye kabuğu motifli kemer içlerine bırakır. Sebil ve çeşmelerin birlikte yer aldığı yapılar ve anıtsal meydan çeşmeleri de görülmeye başlanır. Çeşmeler, büyüklükleri, formları ve mimari tarzları açısından farklılık arz etseler de, çeşmeyi oluşturan unsurlar hemen hemen aynıdır.

Bir çeşmede, suyun depo edildiği alana hazne, suyun aktığı kısma ise lüle adı verilir. Bazı çeşmelerde lüle yerine, her biri ayrı birer ustalığı ve estetik zevki yansıtan musluk yer alır. Musluğun yerleştirildiği yekpare taş ya da mermer parçasına ayna taşı denir. Ayna taşının üst kısımlarına, üzerinde çeşmeyi yaptıran hayırseverin adının, yapılış tarihinin ve diğer bilgilerin yer aldığı kitabe yerleştirilir. Kitabelerin bir kısmı düz metin şeklinde, önemli bir kısmı ise devrinin önemli divan şairleri tarafından aruz vezniyle şiir formunda yazılmıştır. Bu metinler, edebiyat tarihi açısından büyük önem taşırken, kitabelerde anlatılan olaylar, kişiler ve kronolojiler de tarih biliminin önemli yan kaynakları arasındadır. Kitabe kısımları özellikle Kur’an-ı Kerim’den, su ile ilgili ayetlerle süslenir. Bu ayetlerin en çok tercih edilenleri Enbiya suresindeki “Biz her şeyi sudan yarattık” ile İnsan suresinde yer alan “Rableri onlara tertemiz bir içecek sunmaktadır.” ayetleridir. İnce bir zevkin ürünü olan çeşmelerin, devrinin büyük hattatları tarafından ustalıkla yazılmış kitabeleri, hat sanatı açısından da büyük önem taşır.

Çeşmeler bulundukları yer ve konuma göre, duvar, köşe, sütun, meydan ve namazgâh çeşmeleri olarak sınıflandırılır. Bir yapının ya da sokağın köşesinde yer alan, tek, iki ya da üç cepheli çeşmeler köşe çeşmesi, bir yapının duvarı üzerine ya da içine gömülmüş olarak yapılan çeşmeler ise duvar ya da cephe çeşmesi olarak adlandırılır. 15 ila 20. yüzyıl arasında farklı üsluplarda yapılmış çok sayıda örneği bulunan bu çeşmelerin, ne yazık ki büyük bir kısmı beton binalarının ya da yeni açılan yolların kurbanı olmuştur. Farklı mimarî formlarda, sütun biçiminde yapılan çeşmeler, sütun çeşmeleri olarak isimlendirilir.

Namazgâh çeşmeleri ise; konaklama noktalarına yapılan, açık hava mescidi niteliğindeki namazgâhların abdest alma yerleridir. Bir kısmında çeşme, namazgâhın bitişiğine yerleştirilmişken, bazılarında da çeşme haznesinin üst kısmı namazgâh olarak tasarlanmıştır. Namazgâh çeşmelerinin en güzel örneklerinden biri, Kadırga’daki Esma Sultan Namazgâh Çeşmesi’dir. III. Ahmed’in kızı Esma Sultan tarafından 1781 tarihinde yaptırılmıştır. Barok tarzı bezemelerle süslenen çeşmenin doğu ve batı cephelerinde 12’şer mısralık kitabesi bulunur. Kuzey cephesindeki merdivenle namazgâh bölümüne çıkılır.

Bağımsız birer anıtsal yapı olarak, önemli meydanlara yapılan, su köşkü niteliğindeki çeşmelere meydan çeşmeleri denir. İstanbul’un önemli meydanlarında, insanı bir anda çarpan, görenleri büyüleyen, birbirinden muhteşem meydan çeşmeleri yer alır.
Topkapı Sarayı Bab-ı Hümayun kapısı önünde bulunan III. Ahmed Çeşmesi, İstanbul meydan çeşmelerinin en zariflerindendir. Barok üsluba geçişi simgeleyen bu eseri, Sultan III. Ahmed, 1728’de Mimar Mehmed Ağa’ya yaptırır. Dört yüzlü yapının her yüzünde birer çeşme ve dört köşesinde yarım daire biçiminde çıkıntı oluşturan sebiller vardır. Zengin ve renkli bezemeleri, taş ve bronz işçiliği ve geniş saçaklarıyla Lale Devri’nin en karakteristik anıtlarından biridir. III. Ahmed çeşmesini çepeçevre saran Seyyid Vehbi’nin kasidesi, hem hat sanatı, hem de divan edebiyatı açısından önem taşır. Kitabenin tarih mısraını III. Ahmed kendisi söylemiştir: “Aç besmeleyle, iç suyu, Han Ahmed’e eyle duâ”

Üsküdar İskele Meydanı’nda bir başka III. Ahmed Çeşmesi daha vardır. Çeşme ve sebil yapımına büyük özen gösteren Sultan III. Ahmed, bu çeşmeyi, 1728 yılında, annesi Emetullah Gülnuş Valide Sultan adına yaptırır. Çeşme, ahşap çatılı ve dört yüzlüdür. Cephe ortalarındaki ana çeşmeler kaplara su doldurmak için, yanlardaki küçük çeşmeler ise su içilmesi için kullanılır. Hiçbir boşluk bırakmaksızın çeşmenin tüm yüzeyini kapsayan bezemeler, gerek taş işçiliği, gerekse hat ve şiir sanatları açısından birer şaheserdir.

Azapkapı’da, Sokullu Mehmed Paşa Camii arkasındaki çeşme, yine bir kadına adanmıştır. Sultan I. Mahmud tarafından annesi adına yaptırılan Saliha Sultan Çeşmesi beş köşelidir, çeşme ve sebil bir bütün olarak tasarlanmıştır. Önde, tam ortada, yarım yuvarlak bir sebil ve sebilin iki yanına yerleştirilen birer çeşme yer alır.

Tophane Meydanı’nda yer alan 1. Mahmut Çeşmesi bulunduğu semte apayrı bir güzellik katar. Günümüzde Tophane Çeşmesi olarak bilinen bu yapı, dört cephelidir. Tüm cephelerin yüzeyleri, taş işçiliğinin zarif bezemeleriyle boşluk bırakmamacasına süslenmiştir. Gövdeyi çepeçevre saran 48 mısralık yazı kuşağı yapıya ayrı bir özellik kazandırır. Barok özellikli dalgalı saçağı iri, bitkisel kabartmalarla bezelidir.

İshak Ağa Çeşmesi, boğazı bir diğer ucunda, Beykoz meydanındadır. 1746 yılında, Gümrük Emini İshak Ağa tarafından yaptırılan çeşme, dört cepheli, tek yüzlü olarak tasarlanmıştır. Ön cepheye yerleştirilen, 8 sütunlu revak, çeşmeye adeta mâbed havası verir. İshak Ağa çeşmesi On Çeşmeler adıyla da bilinir; ama çeşmelerinden akan memba suyu yakın zamanda kesildiği için artık yalnız ve mahzundur. İki yıl öncesine kadar on musluğundan da oluk oluk memba suyu akan bu çeşme, tarihe duyarsız yerel yönetimlerin son kurbanlarındandır.

İstanbul’un sıra dışı meydan çeşmelerinden biri, Sultanahmet’teki Alman Çeşmesi’dir. Alman imparatoru II. Wilhelm bu çeşmeyi, Sultan II. Abdülhamid’i ziyaretinde kelimenin tam anlamıyla “yanında getirmiştir”. Almanya’da yaptırılıp parçaları İstanbul’da birleştirilen çeşme, günümüzde de Türk-Alman dostluğunun simgesidir. Çeşmenin kitabesi hem Almanca hem de Türkçedir. Yedi cephesinde birer çeşme bulunur ve günümüzde de özel günlerde bu çeşmelerden halka şerbet ikram edilir.

Bunlardan başka, İstanbul’da daha onlarca meydan çeşmesi yer alır. Günümüze ulaşan çeşmelerin çok büyük çoğunluğu susuzdur. Restore edilenlerin dışındaki çeşmeler ise zaman içerisinde tahrip olmuş, bir kısmı da yol seviyelerinin hayli altında kalmıştır. Çeşmelerin bu hazin durumu birçok şairi etkilemiştir. Çağımızın yaşayan Yunus’u Sezai Karakoç, çeşmelerin yalnızlığına, hüznüne mısralarıyla eşlik eder; “Ya ben gidip bir çeşmeye kapansam / Ya çeşme bana açılsa / Ya çeşme gelip bende kapansa / Ya birlikte bir ağıt olsak / Kurumuş bir ağıt / Kurumuş bir kan gibi / İnsana ve kente / Kadıköy’de Osmanağa Camii’nin yanındaki buruşturulmuş bir kâğıt gibi / Çürümüş sebzelerle yemişlerle Ödüllendirilmiş / Ruhumun öz penceresi / Üstüne kokmuş isyan afişlerinin asıldığı / Yavru kedilerin köpeklerin annesi / Kimsenin farkına varmadığı ulu çeşme / Layık değiliz biz senden af dilemeye bile.”


Sebiller

Sebiller, gelip geçenlere ücretsiz su, şerbet ya da meyve şırası dağıtmak amacıyla inşa edilmişlerdir. Büyük külliyelerin, abidevi eserlerin ana giriş kapıları ya da önemli bir sokağa bakan köşe başlarına yerleştirilen sebiller, şehrin estetiğine de katkıda bulunur. Hemen her külliyenin ve büyük yapının bünyesinde bir sebil vardır.

Bağımsız sebil-çeşme kompozisyonunun İstanbul’daki bilinen ilk örneği Eminönü’nde, Yeni Camii Külliyesi ile birlikte inşa ettirilen Hatice Turhan Valide Sultan Sebili’dir. Gülnuş Emetullah Valide Sultan Sebili ise, Üsküdar’da, aynı isimli külliyenin caddeye bakan cephesinde bulunur. İstanbul’un en güzel ve en büyük sebillerinden biridir. Mihrişah Valide Sultan İmareti Sebili, Eyüp’te, cülus yolu olarak bilinen otantik sokakla nefis bir uyum sergiler. Barok-rokoko tarzında, yarım daire planlı ve kubbe örtülü olarak, dalgalı bir forma sahiptir. İki yanına birer ikiz çeşme yer alır. Bunların dışında adını sayamadığımız birçok sebil amacına uygun kullanılmasa da İstanbul’u süslemeye devam ediyor.

Şadırvanlar

Büyük camilerin avlularında yer alan şadırvanlar, su ve mâbed ilişkisini yansıtır. Ait oldukları yapı ile bütünlük arz eden şadırvanlar, bedensel ve ruhsal temizlik üzerine kurulu İslam ibadet düzeninin camilerdeki giriş kapısıdır. Şadırvanlar; aynı zamanda, bulundukları alanı, bir dinlenme, nefes alma ve buluşma yeri haline getirirler. Bir kısım şadırvanlar, dış avluya, mâbed duvarına sıra halinde yerleştirilmiştir. Çoğunluğu iç avluya yerleştirilen şadırvanlar, hem avluyu tamamlar, hem de avluyu kubbe ile bütünleştirir.

Tarihi İstanbul camilerinin hemen hepsinin avlusunda birbirinden güzel şadırvanlar bulunur. Sultanahmet Camii Şadırvanı, kubbeyle bütünleşen harikulade bir yapıdadır. Kadırga Sokullu Camii’nin şadırvanı avluya açılan merdivenlerini çıkarken, yavaş yavaş beliren bir görsel şölene dönüşür. Üsküdar Atik Valide Camii’nin şadırvanı, Büyük Türk Şairi Yahya Kemal’in şiirine konu olacak kadar zariftir.

Karşı konulmaz, güçlü ve etkili iki cazibe: Biri İstanbul, diğeri su... Su, İstanbul’a hayat verir, İstanbul ise suyla güzelleşir. İhtişamlı kemerleri, tılsımlı sarnıçları, musluklarından âb-ı hayat akan çeşmeleri, uhrevi gözyaşları döken şadırvanları ve koynunda sakladığı pek çok eseriyle İstanbul, bir “su güzeli”dir… Ve İstanbul’un suya dair daha anlatacak çok hikâyesi vardır.

* İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Şükrü SİM’in yönetmenliğini yaptığı “Su Medeniyeti İstanbul” belgeseli, İstanbul Üniversitesi tarafından film olarak hazırlanmıştır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 12 İNDİR

Bu yazı 2183 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK