Atölyeler

Keçeden Sikkeye Mevlâ'ya Yolculuk

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

İnsan-ı kâmil olmaya "eyvallah” diyen ve bin bir gün çileye soyunan Hz. Mevlâna aşığının başına tâc olsun diye sikke tekbirlenir ve sikkesiyle birlikte uzun bir yolculuğa adım attırılır. İnsanın yolculuğu olur da, eşyanın yolculuğu olmaz mı? İç Anadolu’nun bir ovasında bereketlenen oğlağın yünü, ehlinin elinde tortusundan arınır, kemâle erer, baş tâcı edilir ve yüzyıllardır insanın temizlenme çabasının remzi olur. Mevlâ’nın keçesinden Mevlevî sikkesine bir uzun yolculuktur bunun adı.

Külâh-ı Mevlevî ve Fahr-ı Mevlâna da denen “sikke”, dövme yünden yapılma iç içe geçen iki kattan oluşan; koyu kahve, bal rengi yahut beyaz, 35 - 40 santimetre uzunluğunda bir külâhtır. Lugât manası damga, alâmet olan sikke, Mevlevîlerin Hz. Mevlâna yolunda oluşlarının alâmeti sayıldığından bu ismiyle mâruftur.


Sultanahmet’te el emeği, göz nuruyla sikke yapan Konyalı Mehmet Usta’nın kapısını çalıyoruz. Oğlağın yününde başlayan ve Mevlevî dervişinin başında kemâle eren yolculuğun zâhirini en ince detayına kadar anlatıyor işin erbâbı Mehmet Usta. Keçenin malzemesinin kahverengi oğlak tiftiği olduğunu söyledikten sonra ekliyor; “Her oğlağın yününden elde edilen tiftik, sikke yapmaya elverişli değildir.” Oğlak ancak bir yaşını doldurmuş olmalı ve mümkünse İç Anadolu Bölgesi’nde hâkim olan iklimde yetişmeli. Bu hassas özelliklerin hepsini bünyesinde barındıran oğlakların günümüzde çok kolay yetişmediğini belirtiyor aynı zamanda.

“Bu özellikleri taşıyan oğlağın tiftiğinin öncelikle iç temizliği yapılıyor, çöplerinden arındırılması sağlanıyor. Sonra tezgâha serilerek taranıyor ki tüyleri tamamen arınsın.” dedikten sonra tezgâhın üzerinde çeşit çeşit tarağı gösteriyor ve anlatmaya devam ediyor Mehmet Usta: “Kesime hazır hale gelen tiftiğin, sikke tâlibinin baş ölçüsüne göre oval bir şekilde kesimi-yayımı yapılıyor, üzeri hafifçe ıslatılıyor. Oval şekilde tezgâhta serili olan tiftiğin iki parçası kenarlarından birbirine birleştirilip; tiftiğe “külâh” şekli veriliyor. Üzerine sabunlu su serpiliyor -ki bu sayede kat izinin gözükmemesi sağlanmış olur- ve malzeme kurumaya bırakılıyor.”

“Bilir misin, niye yansıtmaz aynan? Yüzünden pas silinmemiş de ondan.”

Ehlinin nefesiyle evvelâ tozuna üflenir tiftiğin, kabası alınsın ki özündeki cevher işlenmeye hazır hale gelsin. Biraz kesilir ki hünerini sergilemesine mâni olan fazlalıklarından sıyrılsın, kemâle ereceği şekli ortaya çıksın. Sonra bir müddet bekletilir bu şekil, şekline mâna gelsin, diğer muamelelere “eyvallah” diyebilsin. Yoldaşı olan Mevlevî muhibbi de bir Mevlevî dergâhının eşiğinde, belki Konya’da Âsitâne’de, belki Yenikapı Mevlevîhânesi’nde bekletilmektedir çünkü. Kaldığı yerden anlatmaya devam ediyor Mehmet Usta bu yolculuğu:


“Ortalama dört saat sonra sikke görünümü alan malzemenin üzerine bir miktar şekerli su serpilir; su buharı üzerinde tutularak tâlibden alınan ölçüye göre daha önceden hazırlanan ağaç kalıba yerleştirilir.” dedikten sonra Yenikapı Mevlevîhânesi’nin sandukalarının sikkelerini onardığı ağaç kalıbı gösteriyor Mehmet Usta. “Bu kalıpla Yenikapı Mevlevîhânesi’nin sikkelerinin bakımını yaptık. Hizmet olmadan himmet olmaz demiş büyükler.” diyerek işin farklı boyutlarına da dikkatimizi çekiyor. Biz de ekliyoruz hemen: “Himmet olmadan da hizmet olmaz vesselam.” Mehmet Usta’nın bahsettiği kalıp, sikkeler için bir nevî ters mengene işlevi görüyor. İki parçadan oluşan ve enine doğru genişletilebilen, ağaç kalıba yerleştirilen sikke kurumaya terk edilir. Eğer tiftik yaz aylarında pişmeye (keçeleşmeye) bırakılmışsa bir günde keçeleşme tamam olurken, soğuk günlerde bu zaman üç güne kadar uzar.

Kurumaya terk edilen sikke üç gün ağaç kalıpta bekler. Mevlevî muhibbi de matbahta üç gün saka postunda oturtulur çünkü. Muhib, üç gününü dergâhta geçirir. Nasıl yürüyeceğini, nasıl yatıp nasıl kalkacağını, kime hangi üslupla hitap edeceğini, buyrulan soruya nasıl cevap vereceğini ihvânda görür. Sikke de üç gün boyunca oturtulduğu kalıpta keçeleşmesini tamamlar.


Mustafa’sın sen bana, ben de Ömer, Bağladım sana, hizmet için kemer.”

Keçeleşme işlemi bittiğinde malzememiz ana hatlarıyla sikke görünümü alır. Keçeleşme tamamlanırken tiftiğin ince elyafları birbirinin içine girip bütünlük arz eder, fakat kalın elyaflar bu bütünlüğün dışında kalarak sikkenin dış yüzeyinden taşarlar. Mehmet Usta’nın tecrübelerine ve tahminine göre Mevleviyye yolu teşekkül ettiğinden beri sikke yapımı bu merhaleye kadar aynı şekilde yapıla geliyor.

Mehmet Usta, aynı zamanda dedesi olan ustasından bu işi böyle görür yıllarca. Fakat günümüzde dedesinden farklı şekilde yaptığı bir uygulama var: Sikkenin tıraşlanması. “Sikke keçeleştiğinde, yüzeyinin temizlenmesi için ben tıraş makinesi yahut ustura kullanıyorum. Eski ustalar ve benim de ustam olan rahmetli dedem dâhil sikkenin yüzeyini ispirtoyla yakarak düzlerlermiş. Fakat sikkeye sinen keskin ispirto kokusu bazen bir yıl sikkeyi terk etmezmiş. Bu nedenle günümüzde jilet ve makine ile tıraşlamak sikke ustaları tarafından tercih edilmekte.” diyor Mehmet Usta.

“Anlar mı hiç, pişmişin halinden ham? Sözü, kısa kesmek gerek, vesselam!”

Bunca işlemden sonra son hâlini alan sikkeye Dal sikke denir. Dal sikke, destarsız sikke demektir ve üç gün saka postunda oturtulup talebi kabul edilen Mevlevî muhibbine şeyhleri tarafından tekbirlenir. “Sikke Tekbirlenmesi” Mevlevilikte âdâb gereğidir ve Mevlevî olmak isteyen muhib, sevdiği, inandığı bir şeyhe müracaat eder. Müracaatı kabul edilen muhib, bir sikke alıp şeyhe götürür. Şeyh, bizzat kendisi yâhut tensibiyle aşçıdede, muhib olacak kişiyi soluna oturtur; derviş olacak zat diz çöker, dizini şeyhinin dizine yapışacak kadar yakınlaştırır. Her ikisi de abdestli bir halde; yüzleri kıbleye bakacak şekilde otururlar. Muhib, şeyhle birlikte âdâb gereği tövbesini ve duasını okuduktan sonra şeyh, mürid olacak kişinin sikkesini iki eliyle tutar, bir İhlâs Sûresi okuyup sikkenin önüne, bir ihlas okuyup sağına, bir İhlas da soluna okuyup üfler. Sonra yeni dervişi yüzü kıbleye gelecek ve ayakları toplu olacak şekilde sağ dizine yatırır ve sikkeyi kıbleye karşı elinde tutarak duasını okur. Dua bittiğinde sikkeyi iki eliyle tutup önce sağ, sonra sol, daha sonra da ön tarafını öpüp dizinde yatan kişiye de aynı şekilde öptürüp başına giydirir; elleri sikkenin üzerindeyken tekbir getirir ve sikkeyi giyen kişi Hz. Mevlâna’nın evlâdı olur. Çeşitli merhalelerden geçen derviş ve sikke, nihayet mürşitlerinin huzurunda buluşurlar.


“Dervişin paçası itten yakası Yezit’ten kurtulmaz.” demişler. Her türlü mâsivaya göğüs gerebilen sikkenin başı, eğer dikkat edilmezse güvelerden kurtulamaz. Özen gösterilerek yapılmış bir sikke eğer ki güvelerin hışmına uğramaz ve kesilmezse nesiller boyu tekbirlenebilir. “Sikke zahiren o kadar sağlam olur ki, av tüfeğiyle ateş edilse saçmalar ilk katı belki deler, fakat ikinci katı geçip de başa temas edemez.” diyor Mehmet Usta.

Sikkeye Hürmet

Yaptığı sikkeler bu kadar sağlam ve âdâba uygun olunca hem Mevlevî dervişleri hem de UNESCO Mehmet Usta’ya “eyvallah” derler. UNESCO tarafından 2007 yılında “korunması gereken kültür öğeleri” listesine alınır Mehmet Usta. “Gerçi benim için UNESCO listesine girmek çok mühim değil, sikkeye destar dolayanların gönüllerine girelim yeter.” diyecek kadar da sikkenin bâtınına vâkıf.

Mevlevî kıyafeti denilince akla ilk olarak sikke gelir. Çünkü sikke, Mevlevilîğin sembolü olan bir serpuştur. Mevlevîler, sikkeyi kutsal addettikleri için kahvehâne gibi genelde avâmın bulunduğu ve sikkeye hürmet gösterilmeyeceğini düşündükleri mekânlara sikkeleriyle gitmezler. Kendi aralarında kabahat işlemiş olan dervişlerin de ceza olarak sikkesi alınır ki bu bir Mevlevî’ye verilecek en ağır cezalardandır. Hatasını kabullenip mürşidinin huzurunda yeniden ayak mühürleyen dervişin -affedilirse- sikkesi yeniden tekbirlenir. Eğer derviş olmak isteyen kişi sikkeye hürmet edecek idrake sahip değilse onlara arakıyye giydirilir. “Arakıyye”nin lugât manâsı ter emendir. Mevlevî dervişlerinin başlarına giydikleri sikkeden daha kısa ve yumuşak, yün külâha arakıyye denir. Mevlevîler, merasimlerden arta kalan zamanlarda, evlerinde ve günlük işlerinde arakıyye giyebilirler. Mevlevîlikte gece yatarken de sikke giymek âdettendir. Bu sikkenin ismi “şeb-külâh”tır ve normal sikkeden kısa, arakıyyeden biraz uzundur.

Sikkenin Seyr-i Sülûku

Mehmet Usta’nın bahsettiği “sikkeye destar dolayanlar” ise muhiblere sikke giydirmekle vazifeli Mevlevî mürşitleridir. Destarın lugât manâsı sarık, başa sarılan tülbenttir. Mevlevî mürşitlerinin sikkelerinin üzerinde, bu destar sarılıdır. Destar denilince, ilk olarak akla “şeyh” gelir; destar sarmak da ancak şeyhin ve Çelebi halifelerinin hakkıdır. Fakat zaman geçtikçe destarın kullanım alanı genişletilmiş; mesnevîhanlara, dedelere ve diğer tarîkat şeyhlerinden bazılarına da teberrüken destar sarma ruhsatı verilmiştir. Makam çelebilerinin, yani Mevlâna Hazretleri'nin soyundan gelen mürşitlerin destarları, sikkenin alt halkasının hizasından başlayarak sarılır. Çelebiler’in destarı duhânî denilen ve siyahı andıracak kadar koyu mor renktedir. Çelebi olmayan mürşitler ise destarı, sikkenin alt halkasının bir parmak kadar yukarısından dolarlar.

Şeyhlerden “Seyyid”lerin, yani Hz. Peygamber soyundan olanların destarları koyu yeşil, seyyid olmayanların ise beyazdır. Son zamanlarda ise şeyhler koyu yeşil destar sarmaya başlamıştır, beyaz destara pek rastlanmaz.


İlk Mevlevîlerin destarları, geniş bir tülbendin hiç bir kırışığı olmadan bükülmesinden ve soldan sağa sarılan büklümlerle karşılaşmasından meydana gelen “örfî” biçimdedir. Destarlar “Cüneydî, Şeker-âviz, Şeker-âviz kafesî, Dolama, Hüseynî…” diye adlandırılan çeşitli şekillerde de sarılabilirler. Destarlar, sikke gibi oğlak tifti- ğinden değil, pamuktan yapılırlar.

"Bir denizi, bir testiye doldursan, Kısmetten fazlasını almaz, ey can!"

Destarların, öne bırakıldığında göğse kadar, arkaya bırakıldığında bele kadar uzanan ucu vardır. Bu uca “taylasan” denir. Taylasanı, sikkenin alnından başlatıp, tepeden arkaya, ense tarafına geçirmek “Kutup”luk alametidir ve bunu her şeyh yapamaz. Özellikle Klasik Türk Şiiri’nde taylasana “giysû-yı Külâh-ı Mevlevî, zeyl-i Külâh-ı Mevlevî…” gibi isimler takılmıştır.

Sikke yapımı tamamlanınca “sağlam bir kaleye bir tuğla, hatta ufak bir taş taşıyabildiysek ne mutlu.” diyor Mehmet Usta. Mütevazı bir edayla ekliyor: “Aslında sikke işin remzi, sembolü… Mevleviyye hizmetlilerinin, âşıklarının alınlarında birer damga. Ne diyor Yunusumuz: “Dervişlik baştadır, tacda değil.” Her insanın bir sikkesi vardır. Kiminin ki destarlıdır, kiminin ki Dal Sikkedir. Esasen elimizdeki testiyi doldurabilirsek olur bu iş!”

Konya Mevlevî Dergâhı’nın, Kıbrıs, Afyon ve Yenikapı Mevlevî Müzeleri’nin sandukalarının sikke ve destarlarını da onaran Mehmet Usta’nın son sözü: “Öyleyse aşk olsun.”

İSMEK El Sanatları Dergisi 12 İNDİR

Bu yazı 1398 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK