Makale

Medeniyet Tasavvuru ve İnsan

  • #


Yazı: Prof. Dr. Sadettin Ökten ile Söyleşi

İlk insanla birlikte yeryüzünde başlayan medeniyet maceraları, değişen zaman ve mekân şartlarıyla birlikte farklılaşmış, bazen gelişmiş bazen de tarih sahnesinden tozlu raflara kalkmıştır. Bu tozlu rafları uzun yıllardır karıştıran, satır aralarında binlerce farklı insanın müziğine, mekânına, diline doğru yolculuğa çıkan Sadettin ÖKTEN ile medeniyet tasavvurunu ve medeniyetlerin oluşumunu konuştuk.

Türkiye’de doğup yaşayan bir insan olarak Türkiye’nin içinde bulunduğu problemlerle altmış yıldır meşgul olduğunu söyleyen Sadettin Ökten; “Geldiğim noktada, yaşadığımız hayatın arka planında gözle görünmeyen külli bir bütünlük ihtiyacı olduğunu hissettim. İnsanların sürekli eylemlere bakmaları bir sonuç getirmiyor. Bendeniz ise, bu noktada bu eylemlerin hepsinde külli bir irade var mıdır, yok mudur, onu görmeye çalıştım. Çok farklı noktalarda görünseler bile, bu eylemlerin eş- güdümle gerçekleştiğini gördüm.” sözleriyle medeniyet araştırmalarına nasıl başladığını anlatıyor, gözlemlerinin ve okumalarının bu çalışmaları beslediğini belirtiyor.

“Gözlemledim, okudum ve hala gözlemliyor ve okuyorum. Böyle bir külli organizasyon varsa bu nedir, bunun adını nasıl koyacağız şeklinde düşüncelerim oldu. Ne zaman bu fikre ulaştım bilemeyeceğim ancak bunun bir medeniyet telakkisi olduğu görüşüne geldim. Herhangi bir toplum ne zaman yeryüzünde yeni ve özgün bir hamlede bulunmuşsa onun arkasında, o toplumu motive eden bir fikirler ve değerler bütünü olduğunu idrak ettim o zaman şunu sordum: Benim mensup olduğum toplumun böyle bir medeniyet telakkisi veya algısı var mı? Bunu bulabilmek için kaynaklara inmeye çalıştım. Bu kaynakların, şuan ki toplumsal olgu içerisinde çok geriye gittiklerini gördüm. Buradan bir resim çıkarttım ve bunu irdelemeye başladım. Konuşuyorum, konuştukça karşı taraftan sorular, cevaplar, eleştiriler geliyor. Bunları bir yere kaydediyorum ve giderek daha rafine etmeye çalışıyorum.”


İçgüdü, Akıl ve Duygu

İlk insanla birlikte yeryüzüne medeniyet tohumlarının atıldığını belirten Ökten, medeniyet oluşumuna insanın fıtri yapısını göz önünde bulundurarak yaklaşmak gerektiğini şu cümlelerle savunuyor: “İnsana baktığımızda üç katman görürüz. Birinci katman, bütün canlılarda var olan içgüdüdür. Bütün canlılar hayatlarını idame ettirebilmek için içgüdüleri ile davranırlar. Ama insanda bunun ötesinde iki katman daha vardır. Bunlardan bir tanesi akıl katmanıdır; insan aklı ile hem soru sorar, hem de sorduğu soruyu çözer. Dolayısı ile içgüdü ve akıl üst üste geldiğinde insanı diğer canlılardan ayıran çok büyük bir fark ortaya çıkar. Çünkü insan, istikbale dair planlar yapar ve o akıl katmanı ile dünyayı değiştirebilir. Kendisine daha rahat, daha mutlu yahut daha zalim bir dünya kurabilir ya da onu yıkabilir. Diğer canlılarda böyle bir yetenek yoktur. Bu iki katmanın dışında insanlarda bir üçüncü katman daha vardır; duygu katmanı. İnsanın bin bir türlü duygusu vardır ve genellikle duygu katmanı, hayatını yönlendiren bir konumdadır. İçgüdü, akıl ve duygunun hangisi hangisinden daha üstün olduğunu söylemek ise pek mümkün değil.”

Medeniyet tasavvurunun ancak bu resim içerisinde açıklanabileceği düşüncesini taşıyan Ökten, bu üçlü katman temelinde insanların eylemlerinde bir bilincin olduğuna fakat bu bilincin her zaman kitleye mâl edilemeyeceğine dikkatleri çekiyor: “Birileri bir bilinç oluşturur, kitle ise o bilinci uygulamaya döker. O bilinç nedir dediğimiz zaman, insanların bir takım evrensel soruları olduğuna ulaşırız. Eski insanlar bunlara ‘başlangıç ve son soruları’ derler. Her insan kendisine ve çevresine bakar ve benim sonum ne olacak diye sorar. Bilir ki ölüm diye bir hadise var, ama ölümden sonra başka bir dünya var mı?”

Birçok insanın ölümden sonra yok olmaya razı gelmediğini, ölümden sonrası içinse içgüdü, akıl ve duygunun insana bir şey söylemediğini ifade eden Ökten, sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Bundan dolayı başlangıç sorusunda ‘ben nereden geldim?’ merakı vardır. Şüphesiz insanlar doğuyorlar, peki doğumdan evveli var mı? Akıl bu soruyu sorar ancak cevap alamaz. Diğer bir problem ise bu dünyada ‘nasıl yaşamalıyım’ sorusudur.”


Medeniyet Tasavvuru, İnsanın Evrensel Sorularına Cevap Verir

Hayvanlar âleminin içgüdüleri ile yaşaması neticesinde kuvvetin olaya hâkim olduğuna, insanların davranışlarını ise içgüdülerinin ötesinde biçimlendiren başka kuralların varlığına vurgu yapan Ökten, evrensel ahlak kavramının ortaya çıkışıyla medeniyet tasavvuru arasında paralellik olduğunu şu sözlerle belirtiyor: “Bir güçlünün, bir zayıfı ezdiğini gören insanlar acırlar. Fakat çoğu zaman güçlüye kuvvetleri yetmez ve sadece acırlar. Buradan ahlak ortaya çıkar. Bundan sonraki aşamada ‘bu kuralları kime göre kim koymuş, neden böyle koymuş, bizi kim yönetecek, benim dışımda bir varlık âlemi var mı, bunun bir başlangıcı var mı?’ gibi evrensel sorular oluşur. Bu soruların cevabını ne aklı ile ne duyguları ile bulabilir insan.” Bunlar gibi evrensel arayışların yanında yerel soruların da zihinleri meşgul ettiğini belirten Ökten; “Örneğin bir ülkede fakirlik veya hastalık varsa, ‘bu bizim kaderimiz mi?’ gibi yerel sorularla meşgul olur insanlar. Bu soruların cevaplarını veren sistemler vardır. Bunlara da medeniyet sistemleri diyoruz. İnsanoğlunun ihtiyacı olan bu tip sorulara karşı medeniyet tasavvuru der ki; ‘sizin hayatınızın bir başı bir de sonu vardır, başı şöyle sonu böyledir, siz de bu arada dünyada şunu bunu yapmakla mükellefsiniz.’ Yani medeniyet tasavvuru, insanın evrensel sorularına cevap verir. Bunların hepsi o tasavvura mensup insanlar için geçerlidir. O toplumdaki tasavvura herkesin uyacağını düşünürüz, hâlbuki bu reel bir kabul değildir. Birey vardır, bireyin kendi kabulleri vardır ve birey o kabuller dairesinde davranır.”

Medeniyet Tasavvurları Birer “Metin”den İbarettir

Medeniyet tasavvuru denilen mefhuma ‘metin’ benzetmesi yapan Sadettin Ökten, insanın sorularına bu metnin cevap verdiğine, fakat bu metinle birey arasındaki aidiyet bağının sevgiyle kuvvet kazanacağına değiniyor: “Bu metin kişiye akli sahada bir şey söyler. Ama o tasavvura inanmak için idrak etmek yetmez, onu sevmek de lazımdır. Dolayısı ile medeniyet tasavvuru dediğimiz hadise, bize nakledilen bir metindir. Bu tasavvurun iki boyutu vardır. Biri akli boyutu, ikincisi ise kalbi boyutudur. İnsanın bu tasavvura bağlanması için onu sevmesi gerekir.”


Medeniyet tasavvurunun bireylere zorla kabul ettirilme ihtimalinin mümkün olmadığını, günümüzden 3bin yıl evvel ki Mısır Uygarlığı’nı örnek vererek izah ediyor Ökten: “Piramitlerin yapımında 30 bin Mısırlı çalışmış. Firavun’un, tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olduğunu düşünüyorlar ve ona edilen hizmeti büyük bir ibadet addediyorlar. Bu yorumla bakıldığında 30bin kişi çalışıyor ama hayata keşiş gibi yaklaşıyorlar. Dolayısıyla medeniyet tasavvuru hakkında geldiğimiz nokta o ki, hangi siyasal rejim olursa olsun toplumun sevmediği ve kabul etmediği herhangi bir kural ve değer, o siyasal rejimin bekasını temin etmez, bir yerden patlar. O rejim ilelebet payidar olmaz ve dönemleri daima lanetle anılır. Çünkü despot dediğimiz, toplumun genel akışına karşı çıkan güçtür ve toplum tarafından sevilmeyen güçtür.”

Medeniyet algısını bir takım cevaplar bütünü olarak tarif eden ve bu “metin”e her veçhesiyle yaklaşmaya gayret gösteren Ökten; “Kısaca medeniyet tasavvuru, toplumların hayatını düzenleyen bir değerler sistemidir. Bu sistemin bir takım ön kabulleri vardır. Bu ön kabuller, bu algıya inanan ve sevenler içindir. Bu değerler sistemi kendi içinde oluşur ve çıktıları olur. Çıktıları da insanların eylemleridir. İnsan, bir değerler sistemini alıp kendine mâl ettiği zaman, o sisteme göre davranmak mecburiyetindedir. Aksi halde bir değerler sistemini benimseyin onun emrettiği şekilde davranmamak büyük bir yüktür.” diyerek kişinin kabul ettiği medeniyet sistemine karşı mükellef olduğunun altını çiziyor.

Bir Medeniyet Savaşçısı, Sokrates

İlk insandan itibaren var olan medeniyet tasavvurları dâhilinde bireyler ve toplumlar, inandıkları değerler uğruna mücadele vermiştir. Mekâna ve zamana göre muhtelif biçimler alan bu mücadelelerde bazı şahsiyetler sembolleşmiştir. Sadettin Ökten’e göre Sokrates bu sembol şahsiyetlerden biridir: “Sokrates başlangıçta Atina’da hiçbir sıkıntı çekmez. Diyaloglarını sürdürür, soru sorar ve cevaplar alır. Fakat savaşlardan sonra, Atina’nın ahlakını bozduğu düşüncesiyle Sokrates’i yargılarlar. Nihayetinde Sokrates ne af diler ne de mahkeme heyetine yalvarır; zehir içerek ölümünü kabul eder. Öyle bir medeniyet algısı var ki taviz vermiyor bu algıdan, eğer vermiş olsa o Sokrates olmaz zaten. Sokrates inandığı bu değer yargılarını hayatı boyuna savunmuştur.” sözlerinden sonra Sokrates’in verdiği medeniyet mücadelesi ile Türkiye’nin yakın tarihini karşılaştırıyor Ökten.


“Son yüzyılda Türkiye’nin Tanzimat ve sonrasındaki hayatı ‘batılı oryantalist’ biçimdedir. Ben bu resmi kabul ettim ve Türkiye’deki batıcıların arka planının ne olduğunu görmeye çalıştım. Batı toplumunun özellikle sanayi devriminden itibaren dünya üzerinde yönlendirici bir arka planı olduğu ortaya çıktı. Fakat insanlık tarihine baktığımız zaman bu yönlendiriciliğin, insanlığın sorunlarını çözecek durumda olmadığını görüyoruz. 14-18 ve 39-45 savaşları çok önemlidir batı tarihinde. İkinci savaştan sonra batının, kendisi tarafından sorgulandığını görmekteyiz.” diyerek medeniyet tasavvuruna büyük planda bakmaya gayret gösteren Ökten, batının kendini sorgulamasının soğuk savaş bittikten sonra şiddetlendiğini ve hala bu sorgunun devam ettiğini ifade ediyor.

“Dolayısıyla Türkiye’nin batıcılarının onlar gibi olalım takıntısını ben rezerv koyarak karşılıyorum. Çünkü bunun bizim tarafımızdan ödenen bir bedeli yok. Batıya baktığımda uzun asırlar çok ciddi şeyler vermesi karşılığında çok şey aldığını görüyorum. Bu karşılıklardan bir tanesini ise dünyaya ödetiyor: Kyoto Sözleşmesini imzalatıp, kendisinin imzalamaması. Çünkü kendi imzalarsa hayat damarlarından birinin kesileceğini çok iyi biliyor. Özellikle 2000’den sonraki gelişmeler çok iyi ifade ediyor ki artık batı dünyasının evrensel boyutu kalmadı, tekrarcı politikası devam ediyor. Onun geçerliliğinin ne kadar devam edeceği ise bilinmiyor. O halde medeniyet tasavvuruna mutlak ve değişmez gözle bakmamız doğru olmaz. Her toplumun kendine göre bir tasavvuru vardır ve bu tasavvur o toplumun kendi malı olarak ortaya çıkar. Ve bunlar eylem halinde hayata uygulanır.”

Dünyanın Kuralı Evirilerek Devam Etmektir

Toplumların medeniyet tasavvurlarının “tepeden inme” değil, “tabandan gelme” hamlelerle şekillendiğini ifade eden Ökten, Türkiye’de yaşayan insanların asırlar boyunca biriktirerek eyleme döktükleri medeniyet ilkelerinin, modern çağa “biçim” değiştirerek intibak ettirilmesi gerektiğini belirtiyor.

“Türkiye’de yaşayan insanların bir zamanlar sahip oldukları toplumsal ilkeler bütünü varmış. Ama günümüzde ilkelerin bütünlüğü açısından zaaflar var. Hayata yansıması açısından ise daha büyük zaaflar var. Bizim yaşadığımız tarihi çağda bizim medeniyetimizin temeli var; İslami temel. Uygulanmış bir temeldir. Ama şu zamanda bunun uygulanma şansını görememekteyiz, fakat başka bir temelde de yaşayamayız.” sözleriyle toplumun bir öze ait olduğunu fakat eskiyen biçimin, kabuk değiştirir gibi atılması gerektiğini ifade ediyor Sadettin Ökten.


“Bu temeli zaman ve mekânın şartlarına göre özden kopmayarak yeniden inşa edip, yeni bir medeniyet algısı çıkarmak zorundayız. İki asır bu ilkeler hayatın tümünü yönlendirmiş, hayata bir anlam katmış. Dolayısıyla bu ilkeleri terk etmek çok zor. Bu ilkeleri terk ettiğiniz zaman artık siz, siz olmaktan çıkarsınız. Bir başka deneyimin insanı olmak da fevkalade zordur. O ilkeleri yeniden yorumlayıp, hayatımıza düstur yapmak mecburiyetindeyiz. Kendimize medeniyet telakkisi inşa etmek, eskiyi bugüne uygun hale getirmek gerek diye düşünüyorum.”

Tarihin birçok kritik dönemecinde toplumların öz-biçim ikilemiyle imtihan olunmalarının birer tarihi vakıa olduğunu söyleyen Ökten, Batı Medeniyeti’nin aslında biçim değiştirmiş bir Roma olduğunu şu sözleriyle belirtiyor: “Biz, değerlerimize göre tekrar yaşamak noktasına itiliyoruz. Demek ki değerler sistemi bir topumun kişiliğini belirliyor. Bu eylemle beraber bütünlük, bir kimlik ortaya çıkıyor. Roma, Akdeniz’in, yani eski dünyanın hâkimiydi. Devlet, ordu, arena, tapınaklar… ‘Bu Roma yıkılmaz’ denirdi. Ama aradan 300 sene geçmeden çöküş başladı ve 476’da Batı Roma bitti. Roma bitti ama onun değer hükümleri Hıristiyanlıkla birleşerek yeni bir medeniyetin temeli oldu. Dünyanın kuralı evirilerek devam etmektir.”

'Öz'e Yapılan Yolculuğun Rotası

Biçimler zamana ve zemine tabidir, değişebilir. Ama öz değişmez. Öz değişirse, artık siz “siz” olmaktan çıkarsınız. Çünkü biçim ve öz arasında farklı bir ilişki vardır. Gelenek ise, o biçimlerin taşlaşması demektir. Kitle, özü tam anlayamayıp biçimle çok daha iyi anlaştığı için, biçimle birlikte özü de değiştirmeye yeltenir. Biçim değişmeye mahkûmdur, önemli olan özdeki cevheri kaybetmeden hayata karşı yeni biçimler üretebilmektir.

Her dönemde, hayata eleştirel bakan toplumların özlerini koruyup yeni biçimler üretebildiğini söyleyen Sadettin Ökten, Türkiye toplumunun hala diri olduğunu ve eleştiri damarının attığını şu sözlerle tespit ediyor: “Günümüzde Türkiye’de genel olarak bir eleştiri var. Toplum hem büyüyor hem zenginleşiyor; alttan bir basınç var. Toplum hayattan ümidini kesseydi üremezdi. Toplum olarak derine doğru inmeye çalışıyoruz şu anda, oralarda ne var anlamaya, öze inmeye çalışıyoruz. Bunun devamında yapmamız gereken Orta Çağ İslam Dünyası’ndaki dirilişin ne olduğuna bakmaktır. İslam Dünyası’nın dünyaya sunduğu birikim neydi? Hz. Mevlana batının ilgisini neden çekiyor? Bunu önce bizim araştırmamız ve bundan sonra hamle yapacaksak bu insanlar çapında insanlar yetiştirmemiz lazım.”


Toplum genelinde kabul edilen medeniyet ilkelerinin bireyler arasında birlik oluşturmasını ve ortak eylemlerin zuhur etmesini, toplumun kendini fark etmesiyle açıklayan Ökten; “Toplumda eğer mutabakat oluşursa, bu eylemlere yansır. Toplumun kendini fark etmesine sebep olur. Bu da irade oluşturur. ‘Ben sevdiğim sistemi hayata geçiriyorum’un iradesi oluşur. Bu da imkân oluşturur. Bu imkân iki türlüdür: Birincisi maddi imkân, diğeri ise siyasal iktidardır.” sözleriyle, bireylerin müşterek eylemlerinden sağlanan imkanlara değiniyor.

“Maddi güç, iktidar sağlar. Eğer sizin maddi imkânınız yoksa medeniyet hamlesini hayata geçiremezsiniz. Çünkü ekonomi, tarım toplumunun anlayışı, sanayi toplumunun anlayışı ve bilgi toplumunun anlayışı olmak üzere üç safhadadır.” diyerek insanlığın değişim /gelişim merhalelerini açıklayan Ökten, kas gücünden makineye, makineden bilgiye doğru evirilen toplumların yapılarını ve dünyaya yansımalarını sırasıyla şu şekilde analiz ediyor:

“Tarım toplumunda teknoloji yoktur. Gelir sadece tarımdan sağlanır. Birikimin olması için tarım insanının az yemesi, bunun yanında da çok üretmesi gerekir. Fakat insan tek başına kalırsa her ürettiğini tükettiği için tarım toplumu bir yöneticiye ihtiyaç duyar. Ona da “Monark” denir. Ayrıca yaşamak için insanların bilgiye ihtiyacı vardır. O da Monark’ın hemen yanındaki rahipler ya da din adamlarıdır. Bu biçim topluma, ataerkil aile biçimi şeklinde yansır.”

Tarım toplumunda gençlerin, hayat tecrübeleri az olduğu için ataları kadar güçlü olmadığına değinen Ökten, bu toplumun tipik yapısının kas gücüne dayandığını belirtiyor: “Tarım toplumunun karakteristik yapısı budur. Üretilen malın nüfusla doğru orantılı olması gerekir. Nüfus az olunca üretim de az olacağından fakirlik olur. Neticede bir birikimin olması için monark bir otorite öne koyarak, üretilenin bir miktarını alır ve onunla alt yapıyı oluşturmaya başlar. Toplum da bundan mutmain olur.”

Tarım toplumunun bir aşama sonrasında sanayi toplumu vücuda gelir. Sanayi ortaya çıkınca tarım toplumunun yapısı bozulur. İnsanlar üretmek için toprağa, zamana ve insana bağlı olmaktan kurtulurlar. Bu durumun bir pazar ihtiyacı doğurduğunu neden olduğunu söyleyen Ökten sözlerine devam ediyor:

“Pazar kavgası ortaya çıkınca ulus devletler ortaya çıktı. Sanayi ortaya çıkınca teknoloji var oldu. Artık nüfusun sayısı değil kalitesi önem arz ediyordu. Kriterler değişti ve eğitilmiş nüfus, gücü tekeline aldı. Kapitalizmin çıkışı da böyledir: “Ben para kazanıyorsam, bu para bana birtakım bilgiler getiriyorsa diğerleri de kim!” der kapitalist insan.


Sanayi toplumunun bir aşama sonrasının ise bilgi toplumu olduğunu ifade eden Ökten; “Bilgi toplumunda ise eğitimden ziyade yetenek ve yaratıcılık önemlidir. Burada tekrar bireysellik ve özgürlük öne geçer. Çünkü modern çağda insanlar bilgi satıyorlar ve bunun için de önce bireysellik gerekir. Çünkü artık farklılık para ediyor.” diyor.

İlk Uygarlıklar Su Kenarlarında Kuruldu

Medeniyet algısı teorik bir kavramdır, biçime dönüşmezse anlaşılmaz. Medeniyet değişimi ise, toplumsal ölçekte daima diridir. Bireye ve topluma yeni ilhamlar verir, yeni biçimler ürettirir. Toplumların soyut haldeki medeniyet ilkelerini kabul edip eyleme döktüklerinde ortaya çıkan resmin bütünü kültürdür. Bu uygulama, küçük planda şehirlerimizde, büyük planda ise Türkiye’de görülür. Sadettin Ökten’e göre kültürün oluşması için iki unsur gereklidir; zaman ve mekân: “Yaşamak için insanın zamana ve mekâna ihtiyacı vardır. Bu zaman ve mekân içinde insanın yemek yemesi, tokalaşması, evlenmesi gibi bütün eylemleri kültürdür.” Tarihe baktığımızda uygarlıkların var olması ve gelişmesi için mekâna ve zaman ihtiyaç duyduklarını görürüz. Çünkü bir varlık zamansız ve mekânsız düşünülemez. Mekân söz konusu olduğunda toplumun yerleşik olması lazımdır. Göçebenin mekânla direk bir ilişkisi söz konusu değildir. Tarıma geçildiği an bir altyapı hazırlanır. Çadırdan vazgeçip ev yapılmıştır ve o ev çadıra göre bir birikim oluşturmuştur. Sonra bahçe yapılmıştır. Neticede bir resim ortaya çıkar ve insanlarda hatıralar birikmeye başlar. Bu medeniyetin ilk aşamasıdır.

Medeniyetin bu ilk aşamasında topumun iklimi uygun yerlere gönül düşürdüğünü belirten Ökten, dolayısıyla Nil, Dicle, Fırat, Ganj ve Sarınehir’in ilk uygarlıklara ev sahipliği yaptığını söylüyor: “Bu mekân-zaman içerisinde nehir uygarlıkları doğar. Daha sonra da deniz uygarlıkları oluşur. Eski Yunanlılar, Mısırlılar ve Fenikeliler birer Akdeniz uygarlıklarıdır. Zaman geçip Akdeniz Uygarlıkları işgal edilince okyanuslara çıkarlar. Önce Portekiz ve İspanya, sonra Hollanda, İngiltere ve A.B.D. oluşur.”


Sadece Perdeleri Açık Medeniyetler Gelişirler

Fakat mekân sabit değildir, zamanla değişir. Birileri sizin mekânınızı sizden alır ve o zaman siz o mekân üzerinde yoğunlaşamazsınız. Bununla birlikte uygarlıklar etkileşimsiz ne kurulur ne de gelişir. İnsan kendi kimliğini anlamak için, farkı fark etmek durumundadır. Bu her yerde geçerlidir. Bir medeniyet mutlaka başka medeniyetlerle etkileşir çünkü kendi varlığını tespit edebilmek için mutlaka etkileşim yapmak zorundadır. Medeniyet, yaşamak istiyorsa perdelerini korkmadan açmak zorundadır.

Bu etkileşimin medeniyetlerin varlığı, gelişimi ve değişimi için şart olduğuna şu sözlerle vurgu yapıyor Sadettin Ökten: “Sınırların geçilimli olması medeniyetlerin farkı görmesine olanak sağlar. Diğer medeniyetlerle etkileşime geçince, medeniyet yapınızda problem varsa onu tespit edebilirsiniz. Ne kadar büyük uygarlık varsa sınırları geçirimlidir. İslam Uygarlığı’nın ilk aşaması Bağdat’tır. Sınır yoktur Bağdat’ta. Herkes gelir, gider, para kazanır. Bütün antik dünyanın birikimi Arapça’ya çevirilir ve bu eserler üzerinden yorumlar başlar. Yorumlardan sonra yeni fikirler oluşur.”

Aydınlanma öncesi Rönesans Dönemi’nde Batı Avrupa da İslam Dünyası’na açıktır. Bir taraftan Roma üzerinden Antik Yunan’ın birikimi incelenirken, diğer taraftan Arapça’dan çevrilen İslam Dünyası’nın kadim eserleriyle alt yapı çalışmasına başlanır. Bu geleneğin onlarda hala devam ettiğini, Ruslar’ın bütün Batı Dilleri’ndeki eserleri çevirerek Sibirya’da araştırma merkezi kurduğunu ısrarla belirten Ökten, Türkiye’nin ise uzun yıllar “perdeleri kapatalım!” demesinin izahı mümkün olmayan bir problem olarak nitelendiriyor.

Bir medeniyetin oluşumunun ve diğer medeniyetlerle etkileşimi sayesinde belirginleşen farklılıklarının ancak tarih laboratuvarına bakılarak anlaşılabileceğini ifade eden Ökten; “Tarihe bakarken de tarihçi gibi değil, daha genel, ana parametrelerle ve uzaktan bakmak gerekir. Medeniyet tarihçileri için olayların bizatihi önemi vardır ama o olayların üzerine dizildiği büyük zincirin daha çok önemi vardır.” diyor ve bir örnekle medeniyet tarihçiliğini izah ediyor: “Yatay bir zaman ekseni varsayalım. Bir medeniyet, bir dalga halinde bu eksende başlıyor, çıkıyor, çıkıyor ve aşağı doğru iniyor. Bu, uzun bir süre, bin yıl gibi…. Bu medeniyet grafiğinin içinde her nokta bir olaydır; örneğin Mohaç Savaşı. Tarihçi bu olaylara bakar. Medeniyet tarihçisi ise bu tarihe baktığı zaman, “Bu insanlar Anadolu’ya ne zaman ve niye geldi, bu göçte Bağdat’taki İslam Halifesi’nin yeri neydi ?” diye bakıyorlar meseleye ve grafiği böyle başlatıyorlar.”


Dolayısıyla bir medeniyete baktığımız zaman, bu medeniyeti uzun vadeli düşünüp alt dalgayı okumak gerekir. Dip dalga okunduğu zaman olaylar farkı boyutta değerlendirilir. O dip dalgalarının özü, medeniyetin kurucu özelliklerine dayanır. Bu temel özelliklerin iki ana kategoride değerlendirildiği söylüyor.

“Medeniyetlerin kurucu özelliklerinden ilki, hem batıda hem bizde vahye dayanan haberin öncülüğü ve önderliğidir. Diğeri ise akla dayanan çıkarsamaların öncülüğü ve önderliğidir. İnsanoğlu bu iki kategori arasında bir gider, bir gelir… Bu nedenle batıda aydınlanmanın devamında ‘vahiy bir kenarda dursun akıl öne geçsin’ dediler. Şu an dünyanın durumu budur.” diyerek sözlerini tamamlayan Sadettin ÖKTEN ile El Sanatları Dergisi’nin bir sonraki sayısında “Osmanlı Medeniyeti”ni konuşmak üzere vedalaşıyoruz. SADETTİN ÖKTEN KİMDİR? 1942 yılında İstanbul'da, Beyazıt Soğanağa’da dünyaya gelen Sadettin Ökten, okumayı bildiği için 1949 senesinde Koca Ragıp Paşa İlkokulu’na için ikinci sınıftan başlar. Devam ettiği diğer okul ise Kabataş, Darüşşafaka ve Vefa liselerinin efsane edebiyat hocası ve imam-hatip okullarının kurucusu Mahmud Celaleddin Ökten’in, yani babasının sohbetleridir. 1953 senesinde Vefa Lisesi’ne başlayan Ökten, 1964’de İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitirir ve aynı yıl İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde akademik hayatına başlar. 1971-1973 yılları arasında ABD’de misafir doktora öğrencisi olarak bulunan Ökten, 1977’de doktor unvanı alır; 1979-1980 akademik yılında Belçika'da araştırmalar yapar ve 1982’de doçentliğe yükselir. 1985 yılında MSGSÜ Mimarlık Fakültesi’ne geçen ve 1989’da profesör olan Ökten, 2004 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılır. “İslam medeniyeti”, “Batı medeniyeti” ve “Şehir” konularındaki entelektüel birikimiyle maruf olan Prof. Dr. Saadettin Ökten çalışmalarına devam etmektedir.

İSMEK El Sanatları Dergisi 12 İNDİR

Bu yazı 988 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK