Makale

Nargilenin Dumanında Zarif Motifler

  • #


Yazı: Muzaffer S. İNANÇ

Bir zamanlar nargile kahvehaneleri, İstanbul’da hatırı sayılır mekânların başında gelirdi. Bilhassa Aksaray, Beyazıt, Kasımpaşa gibi semtlerde ağırlıkla bulunan nargile kahveleri, sabah namazından sonra Fatiha’yla uyandırılır, afyonu henüz patlamamış müdavimlerine benzeri olmayan tömbekiler hazırlanırmış. Hatta kahvelerin bazı köşelerinde, “nargilecilere aittir” yazılı levhalar asılı olurmuş ki bunlar o köşelerin bir sahibi olduğu, yanlışlıkla başkası otursa bile en fazla bir çay içimi müddetinden sonra uyarılacağı anlamını taşırmış.

Keşfi yıllar evveline dayanan tütünün insan hayatına girmesiyle baş köşeye oturması bir olur. Başlarda çeşitli dini merasimlerde, özellikle Maya ve Aztek medeniyetlerinin törenlerinde din adamları tarafından dumanı kullanılan ve ayinlerde bolca içilen tütün, dumanının verdiği haz ve sağladığı baş dönmesi nedeniyle, o dönemin anlayışıyla “tanrıların kendilerine temas etmesi ve onları himaye altına alması” olarak değerlendirilir ve “dokunulmazlık” sağlar. Kendisine kutsallık atfedilen tütün, bu imtiyazı sayesinde çeşitli coğrafyalarda dinî ve tıbbî görevler üstlenir.

İspanya’da baş ağrısı ve astım hastalığının çaresi kabul edilen tütün, Aragonlu Catherine olarak bilinen İngiltere Kraliçesi’nin tütüne olan zaafından dolayı bir dönem “Kraliçe otu” olarak anılmıştır. 1636’da Hollanda’da meydana gelen ve birçok insanı kıran veba salgınında, vebaya karşı bir silah olarak kullanılmış, hatta daha da ileriye giderek Vatikan’ın bahçesinde tütün bitkisi yetiştirilmiş ve yine Vatikan’ın desteğiyle tütün işleme fabrikaları kurulmuştur. 1500’lü yıllarda Avrupa’da hatırı sayılır bir yer edinen tütünün, pipo-enfiye-puro üçgeninde kullanılırlığını arttırmıştır.


Ehl-i Keyf, Pür Sefa, Sanki O Bir Gıdadır

Dini motifliği ve hastalığa karşı zırh özelliğinin yanında keyif verici madde olarak hayatlardaki yerini sağlama alan tütün, en estetik formuna nargileyle ulaşır. En itibarlı görüşe göre nargile, Hindistan’da bir ehl-i keyif tarafından keşfedilmiştir. Hindistan cevizinin kabuğunu deldikten sonra meyvesini boşaltılıp içine su dolduran kâşif, açtığı başka bir delikten kamış sokarak nargilenin iptidai halini insanlığa sunmuştur. Hindistan’dan İran’a, oradan da Arap ülkeleri vasıtasıyla Anadolu’ya gelen nargilenin Farsça’daki karşılığı “nargil”dir. Nargilden evvel, Hindistan cevizi manasına gelen narçıl kullanılmaktayken, bu kelime Türkçe’ye evrile, çevrile nargile şeklinde girmiştir.

Yüzyıllar boyu keyif ehlinin muhatabı olan nargile için, özel mekânlar teşekkül eder. Osmanlı döneminde gayr-i müslim tebaanın yoğunluğundan dolayı meyhaneler Galata ve Beyoğlu civarında konuşlanmışken, İstanbul’un ilk kahvehaneleri ise Peçevi İbrahim Efendi’nin rivayetine göre Fatih’te ve Eminönü’ndeki Tahtakale’de (Tah’tül Kale) açılmıştır. Nargilenin bu meclislere teşrifleriyle daha bir koyulaşan muhabbetler, özel bir usulü de beraberinde getirir. Mühim bir seans gözüyle bakılan, kendine göre merasim niteliği taşıyan ve ritüelleri olan nargile ile kahvehane müdavimlerinin kanı birbirine hemen ısınmıştır.

Çevresinde bir hayran ve müdavim kitlesi oluşturan nargile, şüphesiz ki medeniyetin her parçasına ihtimam gösteren Osmanlı zanaatkârlarının da ilgisini celp etmiş ve dört yüzyıl içinde birbirinden naif nargileler yapılmıştır. Dönemin önde gelen fikir adamları, şairleri, devlet erkânı ve külhanbeyleri bu nargileler eşliğinde muhabbet seyrine çıkmışlardır. Osmanlı döneminde el emeğiyle hazırlanan birbirinden güzel ve değerli nargilelerin bir kısmı İstanbul’da Topkapı Müzesi’nde ve Ankara’da Etnografya Müzesi’nde korunmaktadır.

Her Parçası Ayrı Bir Sanat Eseri

Osmanlı döneminde sanata ve sanat değeri taşıyan her objeye gösterilen ihtimam, nargile yapımında da kendini göstermiştir. Nargilenin esas unsur olarak kabul edilen ve her biri kendi içinde farklı sanat çalışmalarıyla bezenen dört parçası vardır; şişe, ser, lüle ve marpuç. Bu dört parça sayesinde “cam ve porselen yapımı, gümüş işleme ve şekil verme, cam boyama” gibi sanatları bünyesinde barındıran nargile, birçok el sanatını buluşturan payda hükmündedir.

Şişe, içinde nargile suyunun bulunduğu ve bu sayede dumanın filtrelendiği bölümdür. Yeryüzünün bilinen ilk nargilesinde şişe görevini Hindistan cevizi görürken, günümüzde cam ve porselen şişeler çoğunluktadır. Keşfedildiği ilk günden itibaren değerli taşlara ve madeni eşyalara alternatif olarak üretilip kullanılan ve sanatla buluşan camın yeri nargile için ayrıdır. Nargilenin, cam sanatındaki en önemli ilerleme olarak kabul edilen “üfleme” yöntemiyle şekillendirilen şişesi, erbabının elinde gönülleri titreten motiflerle bezenir, tütünün verdiği keyfe keyif katar. Vaktiyle “sürahi” ve “gövde” denildiği vaki olan şişelerin gümüşten imal edilenlerine rastlamak da mümkündür.


Nargilenin diğer bir parçasına “ser” denir ki bu, nargile şişesinin içine diklemesine sokulan bölümün tamamıdır. Bu parça, en altta şişenin içine giren boru kısmından en yukarıdaki tepsiye kadar olan aletin tamamıdır. Genelde pirinçten yapılan serler çoğunlukta olmakla birlikte porselen, cam ve sırf gümüşten yapılan serlere de rastlanmaktadır. Fil, deve, boğa, aslan, kartal, kurt, yunus, at gibi hayvan figürleri olan serlerin yanında, talep gelmesi halinde tuğralı ve isim yazılı serler de el inceliğiyle üretilmektedir.

Serin en üstünde yer alan, topraktan imal edilmiş tütün haznesi “lüle”dir. Üzerine bırakılan kömürlülenin içindeki tütünü yaktığından dolayı, sıcaklığa dayanıklı olması için çamurdan yapılır. Lülenin lügat manası emziktir ve dilimize Farsça’dan girmiştir. Osmanlı döneminde, günümüzde Lüleci Hendek Caddesi olarak bilinen yerde lülecilerin dükkânları bulunurmuş. Bu dükkânlardaki çukurların içinde kırmızı lüle çamurları dövülerek terbiye edilir, kıvama getirilir ve daha sonra işlenirmiş. Bazı lüleler ise Van ilinden temin edilen Gülbahar isimli kırmızımsı kilden yapılırmış ve lülelerin en beğenilenleri onların arasından çıkarmış.

Nargilemin Marpucu Gümüştendir Gümüşten

Nargilenin son bölümü ise esas bölümü olan “marpuç”tur. Şişeden başlayıp dumanı dudağa ulaştıran uca kadar olan bölümün tamamına marpuç denir. Koyun derisinden yapılan marpuçlar, benzerleri arasında en beğenilenlerdir. Bunun sebebi ise koyun derisinden yapılan marpucun hem ömrünün uzun olması, hem de sıhhate muhalif olmamasıdır. Çünkü koyun derisinin gözenekleri, dumanda bulunan nikotini emer ve tütünün tadını bozmaz. Lüle gibi marpuç da dilimize Farsça’dan girmiştir. Aslı “mar-pîç” olan kelimenin lügat manası “yılan gibi kıvrımlı” demektir. Osmanlı devrinde, rivayete göre, su kenarlarında öten kurbağalar “âb âlemi” yapan ehl-i keyfin muhabbetini bozarmış. Onları susturmak içinse nargilenin marpucu suya sokulurmuş. Yılan geldiğini sanan kurbağalar bu şekilde susturulup, nargile eşliğinde devam eden muhabbet ağyardan uzak tutulurmuş.

Marpuç yapımının kendine has incelikleri vardır. Talibin beğenisine göre temin edilen meşinler 5 santimetre genişliğinde kesilerek, “nevrekân” adıyla bilinen bıçakla tıraş edilip çirişlenir. Meşinler daha sonra demir çubuklara sarılır, üzerleri ince tellerle helezonik biçimde sarmalanır. En üste bir kat koyun derisi geçirilir ve kurumaya bırakılır. Kuruma tamamlanınca içteki demir çubuk çekilir ve ortaya güzel bir marpuç çıkar.

Marpucun elle tutulan ve hortuma nazaran kalın olan bölümüne “imame” denir, imamenin çevresi ise “tabla” ile kaplıdır. Beğeni ve imkân sahibi nargileciler için bu bölüm gümüşten, altından özel olarak yapılır ve çeşitli motiflerle, damgalarla süslenir. “Marpuç” kısmı ise genel olarak kilim desenleri ile kaplanır. Eski zamanlarda yoğun olarak Mahmutpaşa civarlarında bulunan marpuç ustaları, bulundukları mevkie isimlerini bırakmışlardır ve bahsedilen yer günümüzde Marpuççular Sokağı olarak bilinmektedir.


Sipsi, Nargilenin Adabındandır

Nargile adabında bir marpuçtan bir kişi duman çeker. Aynı nargileyi birden fazla kişinin kullanması için, marpucun ucuna ağızlık, yani “sipsi” takılır. Aynı zamanda Ege Bölgesi’nde yaygın olan üflemeli bir Türk çalgısının da ismi olan sipsinin, nargilenin bu parçasına namını vermesi, ağızlık hem ufak bir kavalı andırdığı hem de nefes yoluyla kullanıldığı içindir. Osmanlı zamanında nargilecilerin yanlarından ayırmadıkları sipsilerin yapımında gümüş ve kehribarın en iyisi kullanılırmış. Üzerinde ince işçilikle işlenen isim, damga gibi motiflerin de bulunduğu sipsiler, adeta sahibinin kimliği gibi kabul edilirmiş. Günümüzde ise sipsiler genelde plastikten yapılmaktadır.

Nargilenin diğer parçaları rüzgârlık, tepsi, maşa ve mangırdır. Tepsi, serin en üst bölümünde bulunan lüle ile serin arasına konur. Lülenin üzerinde bulunan ateş ve küllerin düştüğünde bir yeri yakmaması için kullanılır. Rüzgârlık, iki ucu açık, silindir şeklinde metaldir. Lülenin üzerindeki ateş ve közleri rüzgârdan koruduğu için bu isim verilmiştir. Maşa, mangırları lülenin üzerine yerleştirmek için kullanılan alettir. Eskiden gümüş ve altından yapılan maşalara bile rastlanırken, günümüzde maşalar genelde pirinçten yapılmaktadır.

Mangır, lülenin üstüne bırakılan nargile ateşidir. Meşe odunundan yapılır, fakat her meşenin odunu mangır yapılmaya uygun değildir. En ideal mangır, Fethiye’de yetişen, çok kısa ve çalıyı anımsatan, “pırnal” namıyla maruf meşe cinsinden yapılır.

Sanat Tohumu Tarlaya Düşünce

Son zamanlarda nargileye karşı artan ilgi, muhtelif aromalı tütünlerin piyasa sürülmesine ortam hazırladı. Elma ve cappucino aromalı tütünlerin başı çektiği listede gül-nane, çilek ve kavun aromalı tütünler de sıralamayı zorlamakta. Arap ülkelerinden ithal edilen meyve aromalı tütünler, güzel kokması ve içimin kolay olmasından dolayı rağbet görüyor. Yelpazesini otuzdan fazla aromalı tütünle zenginleştiren nargilenin hası ise tartışmasız tömbeki. Aslı “tenbagû” olan kelime, nargilenin birçok öğesi gibi dilimize Farsça’dan girmiş.

Türkiye’de Hatay ve Konya civarlarında üretilen tömbeki, diğer tütün çeşitlerine nazaran daha enlidir. Yaprakları daha kısa ve etli olan tömbeki, diğer tütünlere göre daha dirayetlidir. Dünya genelinde en kaliteli ve tercih edilen tömbeki tütünü İsfahan, Hicaz ve Şiraz bölgelerinde yetişmektedir. Başka tütünlerle girdiği nitelik yarışında açık ara önde olan tömbeki, her tütün çeşidinden elde edilmez. Toplandıktan sonra farklı işlemlerden geçer ve diğer tütünlerle karşılaştırıldığında yaprakları çok serttir, yakmak için epeyce uğraşmak gerekir. Türkiye’de aromalı tütünlerin listede ilk sıralarda yer almasına rağmen tömbeki, Ortadoğu’daki liderliğini korumaktadır.

Mütemadi nargileciler için tömbekinin yeri ayrıdır. Onlara göre nargile, tömbekiden ibarettir. Bu nedenle Cumhuriyet ilan edilene kadar tömbeki tütününün İran’dan getirtildiği, hatta Reji İdaresi zamanında bile bu tütünün gayr-ı resmi yollarla ülkeye sokulduğu tömbekiciler tarafından rivayet edilmektedir. Cumhuriyet’in ilanından sonra kurulan Tütün Enstitüsü, tömbeki tütünü için İran’a ödenen dövizlerin ülkede kalması ve yerli üreticiye iş sahası oluşturulması için, bu bitkiye uygun alan arayışına başlar. Bu sayede hem tömbekiye olan yerli talebe cevap verilecek, hem de ülke içi ziraat gelişecektir. Bu amaçla Tütün Enstitüsü’nün çalışmaları yoğunlaşır ve neticede 1927 yılında üç olan tömbeki tütünü yetiştirici sayısı, beş yıl içinde 370’lere kadar yükselir. Günümüz Türkiye’sinde genel olarak Hatay’ın bir bölümünden elde edilen tömbeki tütününün akıbeti ise pek iç açıcı değildir.

Hatay Yaprak Tütün İşletmeleri'nin 2006 yılı verilerine göre, Türkiye’deki 350 yetiştiriciden toplam 70 ton ürün alımı yapıldı. 2001 yılında ise 14 bin dekar olan ekim alanından yaklaşık 400 ton alım yapılmış. Son yıllarda, nargilede kullanılan meyve aromalı ürünlerin çoğalması da tömbekiye olan talebi azaltır. Bu da yöre çiftçisinin tömbeki üretiminden vazgeçmesine neden olur.


Maşa, Meşe, Köşe, Ayşe

Sapları koparılmadan hasat edilen tömbekiler, hasattan sonra kurumaları için bir hafta kadar tarlada bırakılır. Kuruma esnasında, hasat edilen tömbekilerin ihtiyaç duyduğu çiğ düşmemiş- se, yapraklara sabah vaktinde su serpilir ve yaprakların üzerinde kahverengi-kırmızı benekler oluşur. Renkleri uçuk sarı olan bu yapraklar 30-40 cm uzunluğunda, 20-25 cm genişliğindedir. Bu tütünler, İzmir’de işlenerek tömbeki haline getirilir.

Bu işlemlerden sonra sıra tömbekinin nargileyle buluşmasına gelmiştir. Geceden ıslatılan tömbeki, bir beze sarılı halde bırakılır. İçime sunulacağı zaman, “harbi” namıyla meşhur demir çubukların yardımıyla lüleye yerleştirilir ve damarlarından arındırılmış ıslak tütün yapraklarıyla sarılır. Artık tömbeki, muhabbete ortak olmaya hazırdır. Sırada, iyi bir köşe bulup nargilenin keyfini çıkarmak vardır.

Nargile içmek, başlı başına bir merasimdir. Yüzyıllar boyu lülesinde biriktirerek günümüze kadar getirdiği adabı, ritüelleri vardır. Marpuçtan çekilen nefesle şişede fokurdayan suyun sesi, merasim bitene kadar kederlerden ve sıkıntılardan uzak tutar müdavimi. Aynı zamanda oluşan baloncuklar, özene bezene süslenen şişenin içinde öyle bir raks ederler ki, müdavimi için eşi olmayan bir göz ziyafetidir. Bir akşamüzeri, belki bir seher vaktinde nargilesinden nefes çekerken aslında o başka bir âlemdedir ve ağyarın tecavüzünden emniyette kalmak için kendisine bir “köşe” bulmuştur. Sırtında bir minder, dudaklarında dede mirası kehribar bir sipsi… Her nefesinde canlanan ateş, lülenin üstünde küllenmeye yüz tutmuştur. Elinde “maşa”sıyla, lülenin üzerindeki “meşe”den yapılma mangırları tazelemeye gelen “Ayşe”yi görüverir.

Anlaşıldığı gibi “Ayşe”, nargilenin ateşini tazeleyen ve ince belli Çerkez bardaklarında tavşankanı çaylar ikram eden garsonların namıdır. Böyle gelmiş bu düzen, bir nargileci bir “Ayşe” kalana kadar gider böylece.


Nargile, Medeniyetimizin Tescillenmiş Kodlarındandır

Her sanat eseri bir adabın ürünüdür. Kadim sanatkârlar bu adaba “usül” derler. Bazen usülden eser, bazen eserden usûl hâsıl olur. Bütün zarafet ve ihtişamını Osmanlı’da bulan nargile de, başköşeye konulduğu meclislerde, tabii bir gelişim içinde kendine has bir yer edinmiştir.

Kültürümüzün kadim sanatlarından biri olan Karagöz Hacivat temaşalarında, elinde nargilesiyle huzura çıkan Kambur Tiryaki, esasında nargilenin medeniyet kodlarımızdan biri olduğunun göstergesidir. Yetmezmiş gibi halkın kullandığı dile de sirayet etmiştir nargile jargonu. Eskiler bir saatlik zaman dilimine “nargile içiş müddeti” derlermiş. Sayısız türküye de misafir olmuştur nargile. Hayranlarının “ses tellerinde bir bülbül oturuyor” sözüyle niteledikleri Melihat Gülses Hanım’ın sesinden “Nargilem duman duman, ah bayıldım aman aman”ı kim unutabilir?

Bir zamanlar İstanbul’da, nargile kahvehanelerinin hatırı sayılırmış. Bilhassa Aksaray, Beyazıt, Kasımpaşa gibi semtlerde ağırlıkla bulunan nargile kahveleri sabah namazından sonra Fatiha’yla ocaklarını uyandırır, afyonu henüz patlamamış müdavimlere benzeri olmayan tömbekiler hazırlarlarmış. Hatta kahvelerin bazı köşelerinde, “nargilecilere aittir” yazılı levhalar asılı olurmuş ki bu levhalar o köşelerin bir sahibi olduğu, yanlışlıkla başkası otursa bile en fazla bir çay içimi müddetinden sonra kaldırılacağı anlamını taşırmış.

Günümüzde bu kültür çoğu mekânda sırlanmış olsa da, hala verdikleri söze sadık kalan kahvecilerinin ve “Ayşe”lerin bulunduğu, has tömbekilerin fokurdatıldığı mekânlar uyanık. Bir ipucu vermek gerekirse, “aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır.”

İSMEK El Sanatları Dergisi 12 İNDİR

Bu yazı 1380 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK