Sevdası İçin Yalın Ayak Yollara Düşen Bir Hattat: Hüseyin Kutlu

  • #


Yazı: Hamza ASLAN

Hüseyin Kutlu, inandığı kutsî değerlerin zenginliğine gönlünü kaptırmış usta bir sanatçı. Bu sanatta öğreten ile öğrenen arasında göz ile el, kulak ile dudak münasebetinin ötesinde ruhî bir alışverişin gereğine inanan Kutlu, "Usûl olmadan vusûl olmaz" diyor. Ünlü hattat Hamit Aytaç'tan hat meşk ederek başladığı uzun ve çileli sanat hayatında, her hattatın gönlünde yatan Mushaf-ı Şerif yazma hayalini gerçekleştiren Hüseyin Kutlu ile hat sanatından felsefe eğitimine, camilere fonksiyonellik kazandırma projesinden online hat meşkıne kadar pek çok konuda konuştuk. Lügat manası “çizgi, ince ve doğru yol” olan hat, sanat terimi olarak Arap harflerinin estetik ölçüler dâhilinde güzel bir şekilde yazılma sanatıdır. İslâmiyet’in farklı coğrafyalara yayılmasıyla Arap yazısı "İslâm yazısı" olarak insanlık tarihinde yerini almış, “O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak 4-5), “Hiçbir kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın, yazsın." (Bakara 282) gibi ayetlerinin de referansıyla geniş kabul görmüştür.

Arap yazısı İslam dininin zuhuruyla yavaş yavaş sanat kimliği kazanmıştır. Son hak din olan İslâmiyet, Müslümanlara ilim öğrenmeyi ve bunun yazıyla kayda geçirilmesini emir buyurmuştur. Dolayısıyla İslâmiyet’in okuma ve yazmaya (ilme) verdiği önem, hat sanatını salt bir estetik beğeni kalıbına sıkışmaktan kurtarmıştır. Bununla birlikte Hz. Muhammed’in (S.A.V) “İlmi yazıyla bağlayınız” (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ,1,130;2,136) hadis-i şerifleri Müslümanları yazmaya teşvik etmiştir. Hattatların piri kabul edilen Hz. Ali de, yazının fazileti hakkında: "Çocuklarınıza yazı öğretin. Çünkü yazı pek mühim olduğu gibi insana sürûr veren şeylerin en büyüklerindendir." buyurmuştur.


Hat Sanatına Gönül Düşüren Hattat

Hat sanatının teşekkülü, hem maddi, hem de manevi olgunluğun semeresi kabul edilir. Arap harflerinin anatomik yapısı sanatın ihtiyaç duyduğu zenginlik ve farklılığın sağlanmasına imkân tanımış, bu sayede İslâm hattı gelişip ilerlediği süreç içinde zenginlik ve çeşitlilik arz etmiştir. Bu zenginliğe gönlünü düşürenlerden biri de birçok esere imzasını atan Hüseyin Kutlu’dur. Hat meşkine 1969’larda başlamış Kutlu. O vakitler bu sanatın pek rağbet görmediğini söyleyen bugünün tanınmış hattatlarından Hüseyin Kutlu, eskinin zor şartlarını, “Koskoca Hattat Hamit mezbele gibi bir yerde oturuyordu. Fitilli gaz ocağı ile ısıtıyordu odasını.” sözleriyle dile getiriyor. Usta sanatçı, o dönemin zor şartları altında gönlünün hat sanatına nasıl düştüğüne değinirken, “Büyüklerimiz, bizi idealist yetiştirdiler. Kendi nefsimiz için değil, inandığımız değerler için yaşamamız gerektiği fikrini adeta hücrelerimize kadar yerleştirdiler.” diye konuşuyor. Hat tohumunun’ gönlüne ilk düştüğü ânı ise şu sözlerle yâd ediyor sanatçı: "İmam Hatip Okulu 1. Sınıfta Arapça hocamızın medresede öğrendiği rik'a hattıyla tahtaya harfleri yazmasıyla başladı her şey."

Hattat Hamit ile İlk Tanışma

Gönlüne bu sevda düşünce, hat sanatını ve yaşayan hattatları araştırmaya başlar Kutlu. “O zamanlar Hattat Hamit (Aytaç) var, Necmeddin Efendi, Kemal Batanay var. Başka kimse yok. Demek ki, bu sanat kaybolmaya yüz tutmuş. E biz de kurtarıcıyız ya…” İstanbul’a gelince ilk işi Hattat Hamit’i bulmak olmuş Hüseyin Kutlu’nun. Uzun ve verimli bir ömür süren, tüm İslâm âleminden hatta Japonya’dan bile öğrenciler yetiştiren Hattat Hamit Aytaç ile ilk tanışmasını şöyle dile getiriyor Kutlu: “Sirkeci’de bir han, kapkaranlık. Bastığın döşeme çürük, içerisi düzensiz. Her şey her yerde. Hocanın önünde sabitlenmemiş bir tahta duruyor. Onu masa gibi kullanıyor. Onun üzerinde neler yok ki. Tavandan bir ampul sarkmış, sadece bir bölgeyi aydınlatıyor.” Geçmiş günleri, Sirkeci’deki kırık dökük han odasının özelinde hatırlarken duygulanıyor Hüseyin Kutlu: Biz, hazinenin viranelerde olduğuna inananlardanız. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin buyurduğu gibi ‘Harabat ehlini hor görme şâkir, Hazineye mâlik viraneler var.’ Dolayısıyla zâhire itibar etmedik ve aldığımız terbiye istikametinde hocamızdaki hazineye talip olduk.” Usûl olmadan vusûl olmaz demişler. Hattat Hamit Bey de bu usûl çerçevesinde meşk yazıp Kutlu’ya vermiş. Aralarında belki gözle görülmeyen manevi bir irtibat başlamış.

“O irtibatımı hayatımın sonuna kadar devam ettirmeye çalıştım. Kutlu’ya göre kadim sanatlarımızı diğer sanatlardan ayıran en önemli özelliklerden biri usûldür. Kutlu da bu noktaya dikkat çekiyor ve “Üzerinde özenle durulması gereken nokta, öğreten ve öğrenen arasında dudak ile kulak münasebetinin, göz ile el arasındaki irtibatın dışında ruhî bir alışverişin olması gerekliliğidir. Bizim kadim eğitimimizin nirengi noktası budur. Bu, esmanın Âdem Peygambere öğretilmesiyle başlıyor.” diyerek hat sanatıyla tasavvuf ilişkisine gönderme yapıyor. Asırlarca tekke ve dergâhlarda meşk edilen hat sanatının günümüzde de bu usûl çerçevesinde sürmesini sağlam referanslara bağlıyor usta hattat ve şöyle diyor: “Efendimiz (SAV)'i bir kez gören ve O’nunla teşehhüt miktarı sohbet etmiş olan kişi sahâbe olur. Nasıl oluyor bu? O feyiz membaından muhatabına mübarek bir nazarla aktarılması gereken şeyler aktarılıyor, verilebilecek ne varsa veriliyor; tabii ki muhatabın kabiliyeti nisbetinde.


Bu usûl dairesinde hat sanatını meşk eden usta hattat Hüseyin Kutlu, nihayetinde birçok güzel çalışmalara imza atmış. İmamlık görevini sürdürürken Hekimoğlu Ali Paşa Camii bahçesinde Türk-İslâm Sanatları 1. sergisi ‘Lâlezâr’ı açtıktan sonra, 'Lâlezar',‘İcazet’, ‘Gül’, ‘Mevlâna’ albümlerini hazırlamış. Hekimoğlu Ali Paşa Camii haziresindeki tarihi mezar taşları hakkındaki “Kaybolan Medeniyetimiz” kitabını, “Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi” kitabını, Hakk dostlarından Alvarlı Efe Hazretleri'nin “Tarihçe-i Hayat” adlı biyografi eserini, yine aynı zatın Hulasat'ü-l Hakâyık ve Mektûbat-ı Hace Muhammed Lutfi isimli eserini ve bu kitaptan derlenen münâcaat niteliğindeki yakarışları ihtiva eden“Nazlı Niyazlar”ı ve yine Alvarlı Efe Hazretleri’nin bestelenmiş eserlerinden oluşan "Ah Gönül", "Seyreyle Güzel", "Gülistan" CD'lerini yayına hazırlayan Kutlu’nun hat sanatı özelinde ise binin üzerinde eseri koleksiyonlarda yer alıyor. Adana Sabancı Merkez Camii, Aşkaabad Camii, Berlin Camii, Tokyo Camii, Konya Hacı Veyszâde Camii, Selçuk Üniversitesi Kampus Camii, Şâkirin Camii ve Bilkent Doğramacızade Camii ve daha birçok camide Kutlu’nun yazıları bulunuyor.

El Ele, El Hakk’a

Geleneksel sanatlarımızda bir kimsenin ehliyeti hocası tarafından verilen icazetle vesikalandırılır. Ünlü hattat Hüseyin Kutlu, günümüzde icazet kurumunun tam anlaşılmadığını düşünüyor. Modern bakış açısıyla icazet yorumunu sorduğumuz Kutlu, “İcazet mevzuunu ben, ‘insandan insana irtibatı sağlayan ve neseb tesbitini ifade eden bir husus olarak mütalaa ediyorum. Bana filan el verdi, ona filan el verdi, ona filan… Efendimize kadar gider bu. El ele, el Hakk’a. Bu sadece sanatta değil, zenaetta da böyledir. Onlar da muhakkak sırtlarını bir uluya, bir mana erine yaslıyorlar. Mesela berberler Selman-ı Farisi’yi pir olarak kabul ederler. Alâ silsiletihim ondan feyiz alırlar. Terziler Hz. İdris’in gölgesi altındadırlar, hattatlar da Hz. Ali’nin... Dolayısıyla bizde ilmin, fenin, sanatın nesebi bellidir. Bunun temelinde tasavvuf anlayışı vardır. Onun da kaynağı Efendimizdir." Usta hattat, bu usûl çerçevesinde kırktan fazla talebesine icazet vermiş, genç nesilden çok ümitli olduğunu belirtirken, şimdiki dönemle kendi dönemini karşılaştırmadan edemiyor: “Şimdiki gençler bizden daha şanslılar. Biz çalkantı dönemleri geçirdik. Yasaklarla boğuştuk. Bu işler gericilikmiş gibi gösterildi. Şimdi öyle değil. Gençler, bunların utanılacak değil, iftihar edilecek değerler olduğunun anlaşıldığı bir dönemde yaşıyorlar.”

Tasavvuf erbabı “bu iş kal işi değil, hâl işidir” der. Hat meşkinde, üzerinde süluk edilen yol da hâl yoludur. Fakat lisana dökülebildiğince anlatıyor Hüseyin Kutlu, hâl yolcuğunun usûlünü. Usta hattat, “Hoca, talebesini hat meşkine Rabbiyesir’le başlatır. Talebe elif yazmayı bilmiyorken Rabbiyesir’le başlanması biraz garip değil mi? Fakat bunun hikmetleri vardır.” diyerek bizi de o yolculuğa çekiyor. Anlatmaya devam ediyor Kutlu: “Birinci hikmet, henüz elif dahi çekmemiş talebe aczini anlasın, bu işin zorluğunu yaşasın. Rabbine sığınsın ve kendi benliğini mum gibi eritmeyi öğrensin. İkinci hikmet ise, hoca talebenin hem kabiliyetini hem de ahlâkını ölçsün. Üçüncüsü de sabır testi.”


Kâinatı Okumadan Hat Meşk Edilemez

Kutlu’nun hocalarından gördüğü usül Rabbiyesir ile talebelerine aksediyor. Çünkü Rabbiyesir satırında, hat sanatının ihtiva ettiği hemen hemen tüm hareketler vardır. Bunun da, daha yolun başında olan talebenin kalemle yakınlık kurmasına yaradığını anlatan Kutlu, “Talebe Rabbiyesir dersini getirdiğinde kalemi elimize alır, hataları tespit ederiz. Tashih etmeye başlayınca talebelerden bazıları, elim kaydı böyle oldu, mürekkep biraz taştı, kâğıt buruştu gibi mazeretleri ileri sürerler. Yani kendisinin hiç kabahati yok. Kısaca bana dokunma, diyor. Oysa ki bu tavır çok yanlıştır, asla kabul edilmez. Hatta talebenin kendi yazısı üzerinde tashihler yaparak hocasına meşkini getirmesi dahi saygısızlık sayılır. Tashih etmesini biliyorsan hocaya niçin getiriyorsun? Hocaya bilmediğini öğrenmeye mi yoksa bildiğini ispat için mi geliyorsun?

Kadim sanatlarımızın eğitim ve öğretiminde bilgi ve beceri kazandırma yanında önemli yer tutan nefis terbiyesi, hat meşkinde de talebenin yetişmesi için gerekli unsurların başında geliyor. Nefis terbiyesine “eyvallah” diyen talebe, yazıyı gaye değil, nefsini terbiye için bir vesile kabul eder. Kutlu, “Asıl olan yazı yazmak değildir. Bu ebruda, musikide de böyledir. Bizim bunları gaye değil, vesile kabul etmemiz lazım. Kâğıdı değil rûhu bezemenin vesilesi.” dedikten sonra tasavvuf-hat sanatı ilişkisinin altını şu sözlerle tekrar çiziyor: “Bu sanatlar tekkelerde yeşermiş. Peki, tekkeler sanat atölyesi mi? Hayır. Fakat sanat eğitimiyle insan ruhunun incelmesini, derinleşmesini sağlamış oluyorlar. Kendi içinde derinleşmeden insan kâinatı nasıl okuyacak? Kâinatı okuyabilmek için kendini hazırlamaktır meşk aslında. Önce kendini terbiye edeceksin, sonra kâğıdı; ya da kâğıdı bezerken aslında ruhunu bezemeyi öğreneceksin. İşte bunun için gelenekli sanatlarımız tekkelerde icra edilmiş."


İnsanlık Tarihinin En Sanatlı Kitapları Kur'ân-ı Kerîm'lerdir

. Her sanatçının sanatında ulaşmak istediği bir hedefi vardır. Hüseyin Kutlu’nun sanatıyla ilgili gönlünde yatan aslan da Mushaf-ı Şerif yazmak olmuş hep. Buna muvaffak kıldığı için Cenab-ı Hakka hamd ediyor ve Efe Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Kurban olayım ben sana ey Kadiru Kayyum, isyanıma bakmaz bana ihsanlar edersin.” dedikten sonra, zahiren beş yıl fakat yazılması hakikatte bir ömür süren Kur’an-ı Kerim’i nasıl yazdığını anlatıyor: “Mushaf-ı Şerif'i herkesin rahatça ve hatasız okuyabileceği tarzda seçkin bir şekilde, fakat hat sanatının kurallarını asla feda etmeden yazmaya çalıştım. Bildiğiniz gibi İslam Medeniyeti bir Kur'an medeniyetidir. Namazda Allah'ın huzurunda ayakta el bağlayarak okuyoruz onu. İnsanlık sahip olduğu değerleri ona borçludur. Hamdolsun Hak Teala bize mübarek kelâmını yazmayı nasip etti. Mucîbince amel etmeye de muvaffak kılsın. “Kur’an-ı Kerim Mekke’de nazil oldu, Kahire’de okundu, İstanbul’da yazıldı denir. Bu söz Müslüman Türklerin Kur’an’a ve güzel yazıya verdikleri önemi gösterir.” diyen Kutlu, ülkemizdeki en yaygın mushafların Hasan Rıza Efendi, Kayışzâde Osman Efendi, Hamid Aytaç, Hüsrev Altınbaşak ve Mehmet Özçay imzalarını taşıdığını belirtirken, asıl amacının Mushaf-ı Şerif yazımını, elden geldiğince, bir bayrak yarışı halinde ileriye götürebilmek olduğunu söylüyor.

Günümüzde estetik duygunun köreldiğini, bunun etkilerinin Mushaf-ı Şeriflere de yansıdığını ifade eden Kutlu: “Yeryüzünün en mukaddes ve en sanatlı kitabı dün olduğu gibi bugün de Kur’an-ı Kerim’dir. Bu mukaddes, muazzez kibatımızın gönle hitap ettiği gibi, göze de hitap etmesi lazım değil mi? İşte bu mülâhatayı göz önünde bulundurarak yazmaya çalıştık" diyor. Kur’an’ı elinden geldiğince estetik bir formda hizmete sunmak isteyen Kutlu, tenkit edilse de, Esma-ül Hüsna’ya atıfta bulunarak 99 çeşit ayet durağının Kur’an sayfalarını süslemesini şöyle izah ediyor: “Ecdadımız binden fazla durak yapmış, biz 99 çeşit yaptık. 1 cm karelik bir mekânda bine yakın tasarım yapmak! Bunun ne demek olduğunu düşünelim. Bu Kur’an’a duyulan hürmeti ve saygıyı ifade ediyor. İşte bu, Kur’an medeniyetinin bir yansımasıdır.”

Hüseyin Kutlu’nun yazdığı Mushaf-ı Şerif’in bir özelliği de teheccüd boyu baskısının yapılıyor olması. Bunun hangi ihtiyacı karşılayacağını sorduğumuzda şöyle cevap veriyor usta hattat: “Teheccüd boyunun hikmeti şudur; hafız olmayıp da hatimle namaz kılmak isteyenlere hizmet etmek. Teheccüd boyunun yazı iriliği kıyamda dururken okunabilir büyüklükte. Özel bir sehpası var. Kişi birinci rekâtta sağ sayfayı, ikinci rekâtta sol sayfayı okuyacak ve böylece Kur’an’ı hatmederek namaz kılmış olacak. Allah kelâmını O’nun huzurunda ayakta el bağlayıp okumak… Bir düşünün Allah aşkına bu demek. İnsan mum gibi erir Yâhû. "Hatmetmese olmaz mı, sevabı az mı olur" da değilim ben.” sözleriyle Kur’an muhabbetine vurgu yapıyor Hüseyin Kutlu.

Kur’an-ı Kerim’i yazarken üç büyük hattatın Mushaflarını incelediğini söyleyen Kutlu: ”Hasan Rıza Efendi’nin, Hafız Osman’ın ve Hattat Hamit’in mushaflarını karşılaştırdım. Yazacağım sayfayı önce üçünden de okudum. Üstatların getirdiği noktadan acaba biraz daha ileriye götürebilir miyim diye zor kelimeleri kurallara uyarak kolay okunabilecek şekilde yazmaya çalıştım.” diyerek bu uzun süreci özetliyor.


Hat Sanatı Bir Hobi Değildir

Günümüzde gençlerin hat sanatına ilgi ve merak duyduğunu tespit eden Kutlu, her elif çekenin hat hocası olamayacağının altını çizerek şunları dile getiriyor. “Hat sanatı, bir hobi değildir. Eğer bu sanata böyle bakılırsa hobi, sonrasında fobiye dönüşür. Eğer talebe hobi mantığıyla bu sanata yaklaşıyorsa hat icrası ile değil, hat malumatı ve kültürü ile meşgul olmalı, kendini bu şekilde tatmin etmelidir. Ehliyeti olmayan hocanın elinde hem yazı hem de talebe cılk olur gider.” Her şeye rağmen hat sanatına karşı yoğun ilginin farkında olan Kutlu, herkesin derdine elinden geldiğince derman olabilmek için çeşitli çalışmalar yaptığını anlatıyor. Günün şartları gereği en verimli çalışmanın teknolojiyi kullanmak olduğunu söyleyen Kutlu, bir proje hazırlamış: “İnternette kendi medeniyetimi, sanatımı aradım ama bulamadım. Yapılmış bazı çalışmalar, olması gerekenin binde biri bile değil.” diyen Kutlu, Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde görevdeyken bir internet sitesi yapmak için çalışmalara başlamış.

“Türk-İslam Sanatları adında site yaptık. Gayemiz, doğru bir şekilde medeniyetimizi dünyaya tanıtmak. Site yedi bölümden oluşuyordu. Mimari, tezyini sanatlar, geleneksel el sanatları, musiki, Osmanlı mutfağı ve kültürü, temaşa sanatları ve dokümantasyon merkezi. Mesela Süleymaniye’de kaç tane çini karo var, kaçı çatlak… bu varıncaya kadar yapılan tesbitlerin bulunduğu bir site olacaktı ama olmadı. Olmadığına yanıyorum doğrusu. Bu kadar mı aciziz biz anlayamıyorum. Bir tüccar düşünün depoları mal dolu ama ne kadar malı var bilmiyor. Biz o durumdayız. Yani kültür varlığımızın envanteri bile yok.” sözleriyle üzüntüsünü ifade eden Kutlu, gençlerin bu çalışmaları hayata geçireceğinden emin olduğunu ifade ediyor.

Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin hayatında önemli bir yer tuttuğunu her fırsatta vurgulayan Kutlu, imamken “Kaybolan Medeniyetimiz” isimli bir kitap çıkarmış. Göreve başladığında cami ve haziresinin harap bir durumda olduğunu, lodosta yıkılan minarenin mezar taşlarının çoğunu kırdığını söyleyen Kutlu, başına gelen ilginç olayları şu sözlerle dile getiriyor: “Kırılan mezar taşlarının parçalarını bulup birleştiriyorduk. Türkiye’nin sancılı süreçler yaşadığı yıllardı. Terörle mücadele ekipleri bizi ‘mezar ev’ yapıyoruz zannıyla bastılar. Derdimizi anlatana kadar neler çektik neler. Düşünün ki bu cami, bir paşa camisidir. Onun haziresinde her biri müzeye konulacak değerde taşların tesbiti yapılmamıştı “Kaybolan Medeniyetimiz” adıyla yayınladığımız kitapta resimleri, okunuşları, ölçekli vaziyet planı ve envanter numaraları ile hepsini tespit ettik. Bu tesbit ancak bir camide yapıldı. Ya diğerleri? Biz sadece mezar taşlarımızın kıymetini anlayabilsek inanın ihya oluruz.”


Varsa Şevk, Netice Verir Online Meşk

Günümüzde hat sanatına olan ilginin artmasına mukabil bu ilgiye cevap verecek arz dengesi kurulamamış görünüyor. Şimdi bu sanatın ocağı olan tekkeler de bulunmadığına göre bu derde bir çâre bulmak gerekir. Netice böyle olunca Kutlu bir çözüm aramaya başlamış ve tüm dünyada bizim sanatlarımızı öğrenmek isteyenlere öğretmek, tanıtmak isteyenlere tanıtmak için bir formül geliştirmiş. “Nüfusun artmış olması ehil hocayla talebenin ilişki kurmasına mani değil. Bunun için de internet ortamını kullanmayı düşündük. İşi bilenlere danışarak “Online Meşk” adını verdiğimiz bir program hazırladık. 30 kişinin aynı anda bağlanacağı, konuşacağı, göreceği bir sistem. Çekim üç kamerayla yapılacak. Bunlardan biri yakın çekim yapan hareketli bir kamera olacak. Çünkü kamera gözün takip edemeyeceği açılara bile girebiliyor.” Kutlu, bu meşklerden bütün dünyanın istifade etmesi arzusunu dile getirirken, “Bu meşkler kayıt altına alınacak. Bir hattatımız bütün müfredatı yazacak. Bir talebenin hangi merhalelerden geçip hangi aşamaya geldiği kayıt altına alınacak. Mesela yurtdışından meşk kitabı istendiğinde bu eğitim paketlerini göndereceğiz. Talebe ‘elif’i öğrenene kadar bilgisayardan hocasını izleyecek. Tabiî ki bunu yeterli bulmuyoruz. Ama bir kolaylık olduğunu düşünüyoruz. Belli aralıklarla bu gruplar davet edilecek, en az bir hafta hocayla diz dize, rû-be-ru görüşecekler. Bu şart.”

Hüseyin Kutlu bu eğitimi 3 kademeli düşündüğünü söylüyor. Birinci kademe öğrencileri, hat sanatının sadece kültür ve bilgisini öğrenecekler, yazı yazmayacaklar. İkinci kademe öğrencileri için musiki eşliğinde terapi amaçlı çalışmalar yapılacak. Üçüncü kademe öğrencileri ise "sanatkâr yetiştirme" amaçlı ders görecekler. Her kademenin kendi içinde bir önem arz ettiğini ifade eden Kutlu, ”Sanatlarımızın kültürünü ve bilgisini geniş kitlelere ulaştırmamız gerektiğine inanıyorum. Konferanslar tertip edilebilir. Tabi ki bunlar usûlünce yapılmalıdır.” diyerek her fırsatta usûl hassasiyetine vurgu yapıyor.


Felsefe Eğitimi Ufkunu Açtı

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde lisans eğitimini tamamlayan Hüseyin Kutlu’nun felsefeye bakışı ise günümüz kalıplarının biraz dışında. Felsefe eğitiminin, gelişimine ne ölçüde katkısı olduğunu sorduğumuzda, cevap yine dönüp dolaşıp tasavvufa geliyor: “Edebiyat Fakültesi'nde okurken İslam Felsefesi ve tasavvufla meşgul olma ihtiyacı duymamı bana yine felsefe sağlamış oldu. Hz. Mevlâna "Felsefeciler bahar gelince niçin geldi, nasıl geldi, neden geldi, bunları tartışırlar. Biz ise baharın getirdiği meyveleri yeriz." buyurur. Bence bu, felsefenin lüzumsuz, boş bir şey olduğunu anlatmaktan ziyade, bir noksanlığa işaret etmektedir. Felsefe gerçekten insanın ufkunu açıyor. Mâveraya ulaşabilmek için felsefî ufka ihtiyaç vardır. Felsefe okurken aynı zamanda vaizlik de yaptığını ifade eden Kutlu, iç dünyasında yaşadığı macerayı da şöyle anlatıyor: “Ben inançsızlık çalkantıları yaşadım. Öyle savruldum öyle savruldum ki… Fakültedeki derslerimiz hep tartışmalı geçiyordu. Her fikir, her düşünce açıkça konu- şulurdu. Biz böyle şeylere alışmamışız. Savruldum, savruldum… Eğer delil bulabilsem inkâr edecektim her şeyi. İnkârcılara şaşıyorum şimdi. Bedavadan inkârcı oluyorlar. Hiç emek vermeden inkâr ediyorlar. Aklı ermeyince inkâr ediyor. İnkârın da isbatı gerekmez mi? Sonra çok şükür o savrulmalardan kurtuldum. O arayış ve savrulma müthiş bir şey. Belki felsefenin bu arayışa faydası oldu. Ama işin aslı şu:

Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder Hak eder esbâbını bir lahzada ihsan eder.”


Medeniyet Merkezi Olarak Camiye Fonksiyonel Kimlik Hayali

Vaizliğinin ve hattatlığının yanında 1976’da Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde imam-hatiplik görevine başlayan Hüseyin Kutlu’nun gönlünde bir arzu belirmiş o yıllarda. Biraz da gençlik ve idealistlik heyecanıyla bu arzunun peşine düştüğünü söyleyen Kutlu’nun hayali, Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin fonksiyonel bir hal alması, aslına rücu etmesidir. Asr-ı Saadet döneminin mescitlerini ve Ashab-ı Suffe’yi hatırlatan “Fonksiyonel Cami” hayalini şöyle anlatıyor Kutlu: “Cuma günleri insanlar kendi ayaklarıyla geliyorlar camiye. Kimse zor kullanmıyor. Ama bu insanlara camide bir şey veremiyoruz. Hayatları değişmiyor.” diyerek hayıflanan Kutlu şöyle devam ediyor:

“Vaizlik kadromu imam hatiplik kadrosuna dönüştürdüm. Günümüzde ideal bir cami nasıl olmalıdır sorusunu sordum kendime. Önce Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin konumunu tespit ettim. Davutpaşa, Seyit Ömer ve Sancaktar Hayrettin Mahalleleri'ni kapsayan caminin kendine göre sınırlarını belirledim. Dedim ki, ben bu bölgeden kapı kapı sorumluyum. Dolayısıyla bu sınırlar içinde 6-16 yaş arası kaç çocuk var, onları ben biliyordum. Bu çocukların eğitimi ile ilgili çok gayretlerim oldu. Dağınık ve işini angarya olarak gören imamlar, müezzinler yüzünden dünyası yıkılan çocukları yeniden kazanmaya çalıştım.” diyen Kutlu, görüşlerinin ütopik bulunduğu fakat ütopik zannedilen görüşleri dikkatle uygulandığında Türkiye’de sosyal hayatın düzeleceğini iddia ediyor.

“Eğer camiler fonksiyonel olursa Türkiye’nin çehresi değişir. Çünkü insanların en güçlü duygusunun kaynağı dindir. Biz o kaynağı kullanmıyoruz. Biz o hassas damarları değil çalıştırmak, köreltiyoruz. Seksen bin camide böyle bir sistem kurulduğunu düşünün. Kesinlikle suç oranları düşer, boşanmalar asgariye iner, vs.”

Kutlu’nun kurduğu "medeniyet merkezi olarak cami" hayalinden uygulayabildikleri de olmuş, şartları zor olsa da: “Caminin avlusunda lale sergisi yaptım. Bunu izin almadan yaptım. Ertesi sene gül sergisi için izin istedim, verilmedi. Cami avlusunda böyle şeylerin yapılmasının uygun olmadığı söylendi. Oysa ki cami bahçesinde 63 çeşit 92 adet gül yetiştirmiştik. 63 çeşit Efendimizin yaşını, 92 adet de "Muhammed" isminin ebced karşılığını sembolize ediyordu. Cami avlusunda sergiye izin verilmeyince, 92 adet gülü toprağıyla saksılara alarak Cemal Reşit Rey sergi salonuna taşıdık. Ayrıca Ali Paşa Caamii'nde yetişen veya yetişirken Ali Paşa Camii'ne cemaat olan hattat, müzehhip, ebru sanatçılarının hazırladığı 92 adet sanat eseri CRR'de sergilendi. Konu, Gül Efendimiz. Gül sohbeti, gül konseri, gül sergisi, güllü ikramlar… Gül suyu, gül lokumu, gül böreği, güllaç… İkramı sunanlar yine Ali Paşa Camii'nde yetişen Ayşegül, Songül, Gülay, Gülşen… Bakınız bütün bu güzellikler medeniyet merkezi olmasını istediğimiz caminin bereketi. Ne ki diyanet camiası o gün bütün bunlara ilgisiz kalmadı, engellemeye çalıştı ve Ali Paşa İmamı'nı sürgüne gönderdi. Bugün bu zulmü yapanlara hesap soran olmadığı gibi resmi devairde diyanet, bu konuda ayıbını bertaraf edecek bir şey de yapmadı."

Genç yaşında bir yüce davanın sevdasına kapılan, bu sevdası için yollara düşen, hat sanatını gaye değil, hedefe ulaştıran bir vasıta kabul eden ve bu çerçevede Hattat Hamit’in verdiği icazetle kırktan fazla talebesine de icazet veren Hüseyin Kutlu, macerasını bir cümleyle özetliyor: “Arayan ve aradığını bulmak için yollara düşen bir yolcu.”
 

İSMEK El Sanatları Dergisi 12 İNDİR

Bu yazı 1806 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK