Tezhip

Hayatını Tezhiple Süsleyen Sanatçı: Faruk Taşkale

  • #


Yazı: Bengisu HÜREL

Daha ilk gençlik yıllarında geleceğini, yabancı dil ve resim üzerine kurmayı planlayan t, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeyken sanatı bir kenara itmedi. Okul yıllarında bir yandan da geleneksel sanatların duayenlerinden feyz alan Taşkale’nin, sanat aşkıyla yürüdüğü yol, onu, bugün öğretim üyesi olduğu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne kadar götürdü. Prof. Dr. Taşkale ile sanat serüvenini konuştuk.

"Sanat, tadına doyamadığımız bir meyvedir. Bu meyvenin besin kaynağı ise hayal gücü, duygular ve inançtır”… Bu sözler, tezhip sanatçısı Prof. Dr. Faruk Taşkale’ye ait. Sanatın, insanın ruh yapısıyla paralel devam eden, gelişen bir uğraş olduğunu söyleyen Taşkale’yi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nde ziyaret ettik. Taşkale bizlere, tezhip sanatına nasıl başladığından, hedeflerine, sanata bakışına kadar pek çok şeyi büyük bir içtenlikle anlattı.

Kendisinden bahsetmeye başlarken epey gerilere, ta çocukluğuna giden Faruk Taşkale, Nevşehir’in merkez ilçesine bağlı Zile köyünde doğduğunu söylüyor. 1925’teki büyük mübadeleye kadar Türk ve Rumların birlikte yaşadıkları, yeraltı şehri ve eski Rum evleriyle ünlü bu köyde geçen çocukluk yılları, sanatçının zihninde hâlâ tazeliğini koruyor. Bahar geldiğinde köyü süsleyen pembe, beyaz bahar çiçekleri, mis gibi kokusu ve lezzeti ile taze çağlalar ve yağmur ve yıldırımdan korunmak için içine gizlendiği meyve ve sebze bahçelerinde bulunan taş kulübeler… Taşkale’nin çocukluğundan aklında kalan güzelliklerin birkaçı. Sonrasında İstanbul Anafartalar İlkokulu’nda başlayan eğitim yılları, Beyoğlu Fındıklı Lisesi’nde devam etmiş. Daha ilk gençliğinde resme ve yabancı dile karşı yeteneğini ve ilgisini keşfeden Faruk Taşkale, geleceğini bu iki konu üzerine kurmayı planlamış. 1981 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumaya başlayan Taşkale, bu sırada karakalem resim çalışmalarına da devam etmiş. Çizdiği şeyler çoğunlukla; ileride yaşamayı hayal ettiği bahçesinde erguvan ve servi ağaçlarıyla, eski, ahşap İstanbul evleriymiş.

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu olan Faruk Taşkale’ye, tezhip sanatıyla tanışmasının nasıl olduğunu soruyoruz. Taşkale şöyle anlatıyor: “Tezhip sanatıyla tanışmam 1980 yılında oldu. Dostum Hüseyin Gündüz ve Muhittin Serin hocanın teşvik ve yönlendirmeleriyle Topkapı Sarayı Tezhip Atölyesi’ne devam etmeye başladım. Aynı zamanda üniversitedeki eğitimimi başarıyla sürdürüyordum. Atölyede çok sıcak, sevimli bir ortam, dinlendirici olduğu kadar son derece keyifli bir uğraş edinmiştim. Atölyedeki hocalarım Cahide Keskiner, Melek Antel, Semih İrteş, Günseli Özgür (Kato), Birsen Gökçe ve arkadaşlarım Mamure Öz, Fulya Bodur Eruz, Nilüfer Kurfeyz, Nermin Bezmen, Meral Nural Güney ve İlona Klautke ile çok keyifli ve kendimi huzur içinde hissettiğim bir dönem başlamıştı. Cumartesi günlerini sabırsızlıkla bekler olmuştum.”
Topkapı Sarayı’nın mistik atmosferi içerisindeki atölyeyi arada bir Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, hattat Bekir Pekten, Hasan Çelebi ve Hüseyin Gündüz gibi ustaları ziyaret ettiğini söyleyen Taşkale, atölyede ilk renklendirmeyi kendisine Günseli Kato’nun gösterdiğini hatırlatıyor. Kato’nun daha sonra Japonya’ya gittiğini ve farklı konularla ilgilendiği bilgisini de aktarıyor Taşkale.

Murakka germeyi, kâğıt boyayıp âharlamayı, altın ezmeyi, desen tasarımı ve renklendirmeyi de Topkapı Sarayı’ndaki eğitimler sırasında öğrenmiş sanatçı. Sarayda geçirdiği eğitim sırasında bazen Topkapı Sarayı Müzesi ve Kütüphanesi’nde bulunan el yazmalarını incelediklerini ifade eden Faruk Taşkale sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu çok önemli bir deneyimdi. III. Ahmet Yemiş Odası’ndaki çiçek ve yemiş resimleri adeta büyülemişti beni ve çoğunu orijinal boyutlarıyla murakka üzerine çalışmıştım. İkinci sene yılsonu sergimizde ilk çalışmam bir kıt’a Japon, bir koleksiyoner tarafından satın alınmıştı. Aynı sergide IBM, III. Ahmet Yeşim Odası’ndan esinlenerek yaptığım ‘Vazoda Güller’ isimli çalışmamı satın almış ve çiçeklerle ilgili bir koleksiyon siparişi vermişti… Çalışmalarımın sanatsever koleksiyonerler tarafından beğenilip takdir edilmesi, evlerini ve bürolarını süslemesi gurur verici ve teşvik edici bir olaydı. Duyguların boyalar ile ifade edilmesi ve başkalarıyla paylaşılması olağanüstü bir duyguydu. Resim çalışmalarımı ilerletmeyi düşündüğüm bir dönemde, başlangıçta yalın bir sevgi ve ilgiyle başladığım tezhip sanatı gelecekteki tüm yaşantımı etkilemişti.”

Emin Barın’ın Atölyesi Âdeta Bir Akademiydi

Faruk Taşkale, usta hattat ve cilt sanatçısı Prof. Emin Barın ile 1983 yılında tanışmasının, sanat yaşamında bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor ve o günleri şu sözlerle anlatıyor: “Hüseyin Gündüz o zamanlar üniversiteden mezun olmuş ve Emin Barın Hoca’nın Çemberlitaş’taki ‘Barın Yazı ve Cilt Atölyesi’nde asistanlığını yapıyordu. Emin Hoca'nın benimle tanışmak istediğini ve atölyesine davet ettiğini söylediğinde çok heyecanlanmıştım. 1984 yılında hem Topkapı Sarayı Tezhip Atölyesi’nden, hem de üniversiteden mezun oldum. Emin Barın Hoca’nın Çemberlitaş’taki atölyesinde yapılan vazgeçilmez Perşembe toplantılarından çok yararlandım. Önemli tarihçiler, sanatkâr ve koleksiyonerler, Mithat Sertoğlu, Şevket Rado, Safiyettin Pınar, Mahmud Öncü, Hasan Çelebi, Ethem Çalışkan, İlhami Turan, İslam Seçen, Hüseyin Gündüz, Savaş Çevik gibi sanatla uğraşan birçok kişinin daima bulunmaya çalıştığı bu atölye âdeta bir akademi gibiydi. Sanatla ilgili her türlü sohbet ve bilgi alışverişinin yapıldığı Perşembe toplantıları yurtiçi ve yurtdışından gelen, sanatın her dalı ile uğraşan tüm sanatçı ve sanatseverlere açıktı. Onlarca eser gördüm ve onlarca esere dokundum burada. 1987 yılında vefatına kadar, Emin Barın Hoca'nın Geleneksel Türk Sanatları ve restorasyonu çalışmalarına katıldım.”

Rikkat Kunt ile Unutulmaz Buluşma

Sanatsal anlamda edinimlerine ilaveten Emin Barın Hoca’nın atölyesinde kendisini çok şaşırtan olaylar yaşadığını anlatmadan geçemeyen Faruk Taşkale, “Bir defasında yaptığım bir kıt'a tezyinatını inceleyen Emin Hoca'nın, ben daha ne olduğunu anlamadan, ‘Bu tezyinatı yapanın eli öpülür’ diye elimi öpmeye kalkışması unutamadığım ve beni onurlandıran bir davranıştı. Bir defasında da yurtdışından gelen bir şahıstan 10 defter altın satın alıp bana hediye etmişti. Bu da unutamadığım bir jestti.” Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun “Emin Barın ile ilgili bir video çekimi yapalım ve bunu sen organize et” şeklindeki bir teklifte bulunduğunu, ancak Emin Hoca'nın hastalığı nedeniyle bu düşüncenin hayata geçirilemediğini de üzüntüyle dile getiriyor Taşkale.


Bir gün Emin Barın Hoca’nın, kendisini ve Hüseyin Gündüz’ü, muhteşem hat koleksiyonunu sergilediği büyük salona götürerek, “Söyle bakalım en beğendiğin eser hangisi” diye sorduğunu anlatıyor Faruk Taşkale. O da hiç tereddütsüz, Hamit Aytaç tarafından yazılıp Rikkat Kunt tarafından tezhiplenen muhteşem Hilye ve Allah-Muhammed levhasını işaret etmiş, hoca da gülerek, “Hazırlan, Cumartesi günü sen, ben ve Hüseyin, Rikkat Hanım'ı ziyarete gideceğiz” demiş. O ânın kendisi için ne kadar değerli olduğunu, “Bu bir rüyanın gerçekleşmesi gibi bir şeydi benim için” sözleriyle dile getiriyor Taşkale. Sonunda Cumartesi günü gelmiş çatmış ve beklenen ziyaret gerçekleşmiş. Rikkat Kunt’a yaptıkları ziyareti şöyle anlatıyor sanatçı: “1984’ün bir hafta sonu bahar sabahında Emin Hoca, Hüseyin Gündüz ve ben, Rikkat Hanım’ın Beylerbeyi’ndeki evine gittik. Elimde beyaz zambaklardan oluşan bir çiçek buketi vardı ve heyecandan kalbim duracak gibiydi. Rikkat Hanım büyük bir sevinç ve güler yüzle karşıladı bizi. Emin Hoca tanıştırdı büyük ustayla beni. Elini öptüm mutluluk içerisinde ve ilk konuşmalarımızı hatırlamıyorum o heyecanla. Daha sonra gelini Müfide Hanım bize ikram hazırlığı yaparken hocam, odasını dolaşmamı ve duvarlarda asılı bulunan levhaları incelememi istedi. Küçük, cadde tarafına bakan loş ışıklı muhteşem bir odaydı. Masası ve üzerinde fırçalarını koyduğu ve kendi süslediği küçük ahşap kavanoz ile masa üzerindeki duvarda asılı olan Şeref Akdik tarafından yapılmış yağlıboya portresi ilk dikkatimi çeken şeyler olmuştu. Sonra, tamamının rahmetli hocam tarafından tezhiplendiği Kamil Akdik, Halim Özyazıcı ve Necmettin Okyay levhaları çekti dikkatimi. Yatağı, masası, duvarda asılı olan her şey o kadar muntazamdı ki, hayran kalmamak mümkün değildi. Odadaki objeler sanki bana gülümsüyor ve hoş geldin diyorlardı. Rikkat hanım ‘Hafta sonları gel birlikte çalışırız, altınlarımı ezip desenlerimi kâğıda geçersin’ dedi ve her biri adeta birer çeyiz bohçası gibi, içerisinde muntazam bir şekilde katlanmış desenlerin bulunduğu cilbentleri açtı, desenler hakkında bilgi verdi ve bana birkaç desen armağan etti. Ölecek gibiydim mutluluktan. Dışarı çıktığımızda Emin Hocam, Rikkat Hanım’ın beni çok sevdiğini ve sağlığı el verdiğince bana yardım edeceğini söylediğini iletti. Her şey rüya gibiydi. O günden sonra vefatına kadar her hafta sonu Rikkat Hocam'ı ziyarete gittim. Desenlerimi birlikte etüt ettik, tashih ettik vefatına kadar ve son öğrencisi olmam hasebiyle bana taktığı ‘Tekne Kazıntısı’ lakabını unutamıyorum.”

Mimar Sinan Yılları Profesörlüğün Yolunu Açtı

Halen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Faruk Taşkale, bugün bulunduğu bu yere gelmesinde emeği geçen hocalarını minnetle anıyor. Sanatçı, “Kendimi çok şanslı bir müzehhip olarak addediyorum. Hamit Aytaç, Rikkat Kunt, Emin Barın, Süheyl Ünver, Ali Alparslan, Kerim Silivrili gibi üstatlarla tanışma şansına ve şerefine nail oldum. Bunun için sonsuz teşekkür ediyorum Yüce Allah’a. Ve Emin Barın, Rikkat Kunt hocalarımdan intikal edip bana ışık tutan desenleri ve malzemeleri Rikkat Kunt Hocam'ın yaptığı gibi özenle koruyup saklıyorum… Rikkat Kunt ve Emin Barın Hocalarımı rahmetle anıyorum” diyor.

Taşkale, İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu olduktan sonra, kariyer yaşamında suyu adeta tersinden akıtarak, hep gönlünde yatan sanat aşkını mesleğe çevirme serüvenini şu sözlerle dile getiriyor: “1989’da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Tezhip Anasanat Dalı’nda araştırma görevlisi olarak üniversitedeki görevime başladım. 1991 yılında Prof. Kerim Silivrili danışmanlığında ‘Tezhip Sanatı ve Rikkat Kunt’ konulu çalışmam ile Yüksek Lisans programını, 1994 yılında ise Prof. İlhami Turan danışmanlığında ‘Tezhip Sanatının Kullanım Alanları’ konulu çalışmam ile Sanatta Yeterlik (Dr.) programını tamamladım. 1996’da Yrd. Doç., 2000’de Doç., 2006’da Prof. oldum. 2006-2008 tarihleri arasında bölüm başkanı yardımcılığı yaptım. 1996 yılından bu yana Tezhip Anasanat Dalı Başkanı ve Öğretim Üyesi olarak göre yapmaktayım. Bölümde, lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlik programlarında tezhip tasarım, serbest tasarım, diploma ve teorik derslere girmekteyim.”


Yurtiçi ve Yurtdışında 70 Sergiye Katıldı

Usta müzehhip 1981 yılından bu yana yurtiçi ve yurtdışında yaklaşık 70 kadar sergiye katıldığını anlatıyor. Taşkale’nin sanatsal anlamda faaliyetleri, sadece tezhiple sınırlı değil. Taşkale’nin, çeşitli kitap ve dergilerde geleneksel sanatlar ve tezhip sanatı üzerine 50 kadar makalesi bulunuyor. Her ikisi de Türkçe ve İngilizce olarak yayınlanan, Hüseyin Gündüz’le birlikte hazırladıkları “Rakseden Harfler/Dancing Letters” ve “Hilye-i Şerîfe” isimli iki kitabı da bulunuyor Taşkale’nin. İstanbul’da Artam AŞ, Portakal Sanat ve Kültür Evi ile Alîf Art gibi müzayede ve sanat kuruluşları ile Sadberk Hanım Müzesi ve birçok özel şahsın tezhip konusunda danışmanlıklarını yapan Taşkale’nin halen Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi, yurtdışı ve yurtiçinde birçok özel koleksiyonda eserleri bulunuyor. “Eserlerimin büyük bir bölümü 1984’te tanıştığımızdan 2005 yılında vefatına kadar maddi-manevi beni destekleyen ve çalışmalarım konusunda beni yönlendiren merhum Sevgi Gönül koleksiyonunda bulunmaktadır.” diyor sanatçı. Sevgi Gönül’ün, sanata ve sanatçıya son derece önem veren, sanatı ruhunda yaşayan bir insan olduğunu vurgulayan Taşkale, Gönül’ün, Türk müzeciliği ve kültür hayatının Sevgi Gönül’e şükran borçlu olduğunu da ifade ederek, “Sakıp Sabancı ve Sevgi Gönül’ün günümüz koleksiyoner ve sanatseverlerine örnek teşkil edecekleri inancındayım.” diyor.

Faruk Taşkale, sırası gelmişken, klasik sanatlara ciddi anlamda ilgi duyan birkaç kişinin dışında el yazması koleksiyonculuğunun, Türkiye’de ciddi anlamda 1980’li yılların başında başladığına değiniyor. Taşkale bu konuda şöyle konuşuyor: “Bir merak, duvarları süsleme amacı ve ilgiyle başlayan el yazması koleksiyonculuğu zaman içerisinde koleksiyonerler ve sanatseverler için vazgeçilmez bir tutku haline gelmiş; hat ve tezhip sanatları bugün güzel sanatlar içerisinde gecikmiş yerini almıştır. 8 asır boyunca yazılmış ve tezhiplenmiş Kur’ân-ı Kerîm’ler, dua kitapları, hilye-i şerîfeler, levhalar, kıt’alar, karalamalar, yazı albümleri ve fermanlar büyük bir keyifle özel koleksiyonlara dâhil edilmekte ve Türk kültür hazinesine kazandırılıp, koruma altına alınmaktadır. Özel koleksiyonlarda bulunan, şimdilik sadece sahip olan kişilerin ve çevresinin gözüne ve gönlüne hitap eden sanat eserlerine olan ilgi gün geçtikçe artmakta ve yaygınlaşmaktadır. Bir koleksiyonerin beğendiği bir eserin peşine düşmesi, İslâm eserleri müzayedelerindeki heyecan ve günümüzde hat ve tezhip sanatlarına olan ilgi bunun en açık göstergesidir. Bugün artık koleksiyonerler resim ve objelerin yanı sıra sahip oldukları el yazması koleksiyonunun zenginliği ile de övünmekte ve müze kurma hayalini gütmektedirler. Sergiler ve sempozyumlar sanatın yaygınlaşması, sanatseverlerin bilinçlendirilmesi, tanıtılması, aktif olarak klasik sanatlarla uğraşanların güzeli görmesi ve teşviki açısından son derece önemlidir.”


Bugünün Eserleri Geleceğin Antikaları Olacak

Tezhip sanatçısı Faruk Taşkale, el yazması eserlere yaklaşım konusunda Türkiye’deki koleksiyonerler ile yurt dışındakiler arasında bir karşılaştırma yapıyor. Avrupa’da yapılan İslâm eserleri müzayedelerinde, yazı kalitesi dışında kitabın ve levhanın tarihine önem verildiğini söylüyor Faruk Taşkale. Sanatçıya göre yurt dışında bir eserin yaşı ne kadar eskiyse o kadar kıymet arz ediyor. Kûfî hatla yazılmış eserler, Yâkut, Karahisârî, Şeyh Hamdullah, Hâfız Osman gibi sanatkârların eserlerinin, Avrupa müzayedelerinde yüksek bedellerle satıldığını söyleyen Taşkale sözlerine şöyle devam ediyor: “Oysa ki Türkiye’de klasik hattatların dışında en iyi hattatlar 18. ve 19. yüzyıllarda yaşamışlardır. Dolayısıyla Türkiye’de koleksiyonerler daha bilinçli eser toplamaktadır. Yurtdışında el yazması eserlerin fiyatları ülkemize göre daha yüksek. Arap koleksiyonerler yazılara meraklı olmakla birlikte çok değerli yazılar koleksiyonlarına henüz girmemiş. Arap ülkeleri daha ziyade Kur’ân-ı Kerîm ve ilmî el yazmalarını toplamaktadır. El yazmaları müzayedelerde önemli bir yer tutmaktadır. Müzayede yapanların el yazmalarının tanıtımlarına daha fazla önem vermeleri, koleksiyonerlerin de koleksiyon yelpazesini açmaları gerekmektedir. Kıymetli el yazmaları korunmalı, ülkemizde tutulmalı ve yurt dışındakileri de ülkemize kazandırmak gibi bir misyonumuz olmalı.

Klasik eserlere ilaveten koleksiyonerlerin günümüz sanatını desteklemek ve sanatkârları teşvik etmek amaçlı çağdaş sanatkârların eserlerinden oluşan bir grup yapmaları sanatın tekâmülü için gerekli nedenlerden birisidir. Bugünün sanatkârlarının ürettikleri eserlerin geleceğin antikaları olma özelliği taşıdıkları unutulmamalıdır.”

Günümüzde çağdaş sanatkârların eserlerinin, birkaç önemli isim dışında çok fazla ilgi görmediğini düşünen Faruk Taşkale, “Hat, tezhip, ebru gibi sanatların eğitiminin verildiği devlete bağlı ve özel kurumların sayıca artmasına; geleneksel sanatların yaygınlaşmasına, uygulayan kişilerin sayıca çoğalmasına rağmen koleksiyoner ve sanatseverlerin ilgisinde paralel bir artışın olduğu düşüncesinde değilim. Tezhip, yalnızca yazının süsü olarak düşünüldüğünü ve yazıyla uyumuna, işçiliğine çok fazla dikkat edilmediğini düşünmekteyim. Dolayısıyla çok sayıda müzehhip, sanatı geliştirme, daha ileriye götürme kaygısından uzak, kendilerinden talep edileni yapmak durumunda kalmaktadırlar. 30 yıl önce yapılanların halen aynı çizgide devam ediyor olması düşündürücüdür. Bu bağlamda öğreticiler ve kursların programlarını gözden geçirmeleri ve revize etmeleri gerekmektedir. Birkaç müzehhip bazı kaygıları bir kenara bırakmış, tamamen içinden geldiği gibi çalışmalarını sürdürmekte ve tezhip sanatının gelişimi açısından önemli addettiğim güzel çalışmalar yapmaktadırlar.” diye konuşuyor.


Sanat ve Duygular Tekdüze Gitmez

Faruk Taşkale, tezhip sanatında etkilendiği müzehhiplere de değiniyor. “Tezhip sanatıyla ilgilenmeye başladığımdan bu yana, lâle, gül, karanfil, sümbül, servi ağacı ve bahar dalı gibi bahçe çiçek ve bitkilerini yarı stilize olarak Türk tezyini sanatlarına ilk kez tanıtan Karamemi ile natüralist tarzda çiçekleri tezhip sanatında ilk kez kullanan Ali Üsküdarî çok etkilemiştir beni.” diyor Taşkale. Aslında her tarz ve ekolde mutlaka ilgisini çeken bir konu olduğunu anlatan sanatçı, koskoca bir yüzyılı -en üst yöneticisinden halkına kadar etkileyen- mimariden, tezyini sanatlara kadar birçok alanda güzel örneklerine rastladığımız barok-rokoko ekolünün de yabana atılmaması gerektiğine dikkat çeken Taşkale, “Bu tarz icra edilirken sanatkârların beynine silâh dayanmadı. Tamamen kendi içlerinden geldiği gibi dönemin modası doğrultusunda sanatlarını icra ettiler. Dolayısıyla bu insanların beğenilerine ve sanatlarına saygı duyulması gerektiğine inanmaktayım. Bu ekol de bizim kültürümüze girmiş bir renktir… Sanat ve duygular tekdüze gitmez. Etkilenebilir, değişebilir.” diye konuşuyor.

Faruk Taşkale, tezyini sanatlarda dönem olarak 20. yüzyılda Rikkat Kunt’un yanı sıra Muhsin Demironat’ın eserlerinden de çok etkilendiğini ve istifade ettiğini hatırlatıyor. Taşkale, sanatını etkilemiş ve yön vermiş olan hocalarının, birebir birlikte çalıştığı hocaların dışında Baba Nakkaş, Karamemi, Hasan bin Abdullah, Ali Üsküdari, Abdullah Buhari, Osman Yumnî, Süheyl Ünver ve Muhsin Demironat’ın isimlerini de zikretmeden geçemiyor. Taşkale, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in tezhip sanatının yeniden canlandırılmasına bağlı olarak gerek uygulayıcı gerekse araştırmacı kimliğiyle bıraktığı eserlerin, sanatseverler ve sanatkârların başvurduğu kaynakların başında geldiğine vurgu yapıyor ayrıca. 20. yüzyıl Cumhuriyet dönemi tezhip sanatındaki gelişmenin Muhsin Demironat ve Rikkat Kunt ile gerçekleşmiş olduğunu belirten Taşkale, her iki sanatkârın da müze ve kütüphanelerde bulunan klasik eserleri incelemiş ve gözleme dayalı bir şekilde elde ettikleri birikime paralel olarak, klasik üslupta eserler vermiş olduklarını ifade ediyor. Muhsin Demironat ve Rikkat Kunt’un aldıkları eğitim, hayat tarzları, kişilik ve tezhip anlayışlarını eserlerine mutlaka yansıtmış olduklarını söylüyor.


Onun İçin Hilyelerin Yeri Ayrı

“Üniversitelerdeki çalışmalarım dışında zamanımın büyük bir kısmı yeni, özgün eserler üretmek ve el yazması restorasyonu yapmakla geçmektedir. Tezhip ruhumu ve bedenimi dinlendiren bir terapi özelliği taşımaktadır benim için. Çalışmalarım esnasında müzik mutlaka vardır ve yalnız çalışmayı tercih ederim. Çalışırken yanımda kimse olsun istemem… Yorulduğumu ve sıkıldığımı hissettiğim yerde ara veririm. Bazen saatlerce çalışır, bazen saatlerce ara verebilirim. Bu süreç ve verim tamamen benim o andaki ruh halimle ilgilidir. Gerek form gerekse bir müzehhibe ve hattata sanatlarını en iyi şekilde icra edebilecekleri imkânları veren hilyeler en çok ilgimi çeken eserlerin başında gelirler” diyen Faruk Taşkale, hilye levhalarının, her zaman ilgi gördüğünü ve koleksiyonların vazgeçilmezlerinin başında geldiğini söylüyor. Bugün Hâfız Osman, Yesârîzâde Mustafa İzzet, Kazasker Mustafa İzzet, Mahmud Celaleddîn, Hasan Rızâ, Kamîl Akdik ve Hâmid Aytaç gibi hattatların yazdığı hilyelere sahip olmanın, her koleksiyonerin hayalini süslediğini söyleyen Taşkale, “Güzel yazılmış ve tezhiplenmiş bir hilye âdeta seyredeni büyüler, kendine çeker ve sanatsever ne yapıp ne edip o hilyeyi evinin duvarına asmayı arzular. Bilinen en zengin hilye koleksiyonu Erdoğan Demirören ve merhum Sevgi Gönül’e aittir. 1987’de Sadberk Hanım Müzesi’nde açtığı ‘Hilye-i Şerîfler’ sergisinden sonra, vefatına kadar sevgi ve coşkuyla topladığı yirminin üzerinde hilye, bugün kendisinin arzuladığı gibi Sadberk Hanım Müzesi’nde sergilenmektedir” diye devam ediyor. Hilyelerin gerek yazan ve tezhipleyenlerin, gerekse sanatseverlerin ilgisini çekmesinin nedenine de değiniyor Taşkale: “Hilyeleri bu kadar değerli kılan, kuşkusuz, Hz. Muhammed’in özelliklerini anlatıyor olmaları, insan ruhunu ve gönlünü doyuran muhteşem bir tasarıma sahip olmaları ve bulundukları yeri kötülüklerden korudukları ve o yerlere bolluk, bereket ve huzur getirdikleri inancıdır. İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar, dolayısıyla hilyelere olan ilginin her geçen gün artması son derece mutluluk vericidir. Hat dehası, bestekâr, neyzen, devlet adamı olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi çeşitli boyutlarda birçok hilye yazmıştır. Bu hilyelerden biri de Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin baş eserlerinden birisi sayılan Hilye-i Şerîfe’dir. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin muhakkak, sülüs ve nesih hatlarıyla yazdığı 145,5 x 98 cm ölçülerindeki Hilye-i Şerîfe gerek yazısı, gerekse tezyinatıyla 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl Cumhuriyet döneminin en önemli eserlerinin başında gelir. Muhsin Demironat, bu Hilye-i Şerîfe’nin tezyinatında rûmî, bulut ve hatâyî motiflerini büyük bir ustalıkla kullanmıştır. Hilye’nin göbek ve koltuk tezhiplerinde tam ve yarım şemseler ile köşebentlerde zemin rengi olarak altını, diğer alanlarda ise lâcivert rengini tercih etmiştir. Beyn-es sütûr tezyinatı için bulut ve hatâyî motiflerini, hilâl için hatâyî motiflerini, kullanan sanatkâr, dış pervaz için hatâyî motiflerinden oluşan muhteşem bir tasarımla sanatının zirvesine ulaşmıştır. Cümle bitimlerine yapılan dairevi noktalar ise gerek işçilik gerekse motif açısından son derece dikkate şayandır. Muhsin Demironat, bu muhteşem tezyinatı iki buçuk yılı aşkın bir zamanda tamamlamıştır. Hilye bugün özel bir koleksiyonere aittir.”


Kaybolmaya Yüz Tutmuş Sanat Yok

Faruk Taşkale’ye, “Tezhipte geleneğe bağlı kalarak klasik tarzda çalışmak mı, klasiğe modern çizgiler ekleyip kişisel yorumda bulunmayı mı tercih ediyorsunuz?” diye soruyoruz. Sanatçı, klasik yazıların yazıldıkları dönemlerin tezhip özelliklerine göre tezhiplenmesi veya olduğu gibi bırakılması gerektiği yönündeki düşüncesini dile getiriyor ilk olarak. “Günümüzde sözde tezhiplenmiş, âdeta katledilmiş el yazmalarını, ferman ve beratları görmek ve bunların müzayedelerde satıldığına tanık olmak beni son derece üzüyor ve düşündürüyor. Diğer yandan, çağdaş hattatların eserlerini tezyin etmek, oldukça rahat, keyifli ve dinlendirici benim için. Çünkü burada içimden geldiği gibi yönlendirebiliyorum kendimi.” diye konuşuyor. Aldığı klasik eğitim doğrultusunda yeni yorumlar yapmak ve serbest çalışmaktan büyük keyif aldığını ifade eden Taşkale, tezhip sanatında kompozisyon, motif ve renklerdeki tekrarın, âdeta birbirinin kopyası görünümündeki çalışmaların, ortaya çıkmasına neden olduğuna dikkat çekiyor. Klasik eğitimi almış, klasik tezhip üsluplarını ve kuralları özümsemiş bir sanatçının yeni ve farklı yorumlar yapmasını yadırgamadığını, tersine desteklediğini söyleyen Taşkale, “Amaç sadece tezhip sanatını yaşatma gibi kısır bir düşünce olmamalı. Sanat yaşıyor ve yeni gelişmelere açık. Birçok kişinin konuşma esnasında kullandıkları ‘Kaybolmaya yüz tutmuş geleneksel sanatlar’ sözünü duymaktan nefret ediyorum. Kaybolan bir şey yok ortada. Gayet güzel gidiyor her şey.” diye konuşuyor.

Faruk Taşkale, üniversitede verdiği ‘Serbest Tasarım’ dersinde öğrencileri, aldıkları klasik eğitimden sonra tüm bilgi ve becerilerini kullanarak form, desen ve renkte tamamen özgür bir şekilde neler yapabileceği konusunda yönlendirdiklerini belirtiyor. Bu bağlamda çok güzel çalışmalar ortaya çıktığını anlatan Taşkale, “Günümüzde serbest tasarım derslerimizde yaptığımız çalışmalar birçok sanatçıyı etkilemiş ve bu yeni akıma paralel çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Öğrencilerimin ve birçok sanatçı arkadaşımın sergilerinde gördüğümüz özgün ve serbest yorumlar tezhip sanatında başlayan yeni bir akımın prototipleridir. Bu akım tezhip sanatının gelişimi açısından kaçınılmaz ve zorunludur. Bu bağlamda sanatkârların motif, desen, kompozisyon, tasarım ilkeleri, renk uyumu, teknolojinin imkânlarını yerinde kullanmak ve yazıyla uyum gibi özellikleri dikkate almaları gerekmektedir.” diyor ve günümüzde uygulayıcı ve öğretici olarak Atilla Yusuf Turgut, Arda Çakmak, Aysun Mert, Berrin Çakın, Emel Türkmen, Eda Şahan, Dilek Yerlikaya ve Hasan Türkmen ile yüksek lisans ve sanatta yeterlik yapan Esin Kazazoğlu ve Asiye Kafalıer‘i başarılı öğrencileri arasında zikrediyor.

Tezhibin dışında başka sanat dallarıyla da ilgilenip ilgilenmediğini soruyoruz Faruk Taşkale’ye. Sanatçı sorumuzu şu sözlerle cevaplıyor: “Gözüme, gönlüme, ruhuma hitap eden sanatın her dalı ilgimi çekmektedir. Resim, heykel, müzik, hat, tezhip, ebru bir bütünün parçalarıdır ve zaman zaman birlikte yürümektedirler. Geleneksel motifleri, yazıyı özellikle 1980’li yıllardan itibaren etkin bir biçimde eserlerinde kullanan Erol Akyavaş, Burhan Doğançay, Ergin İnan, İsmail Acar bu konuda ön plana çıkmış ve ilgiyle takip edilen ressamlarımızdandır. Bir besmelenin, Lafza-ı Celal’in veya bir ‘vav’ harfinin mistik cazibesi heykeltıraşlara ilham kaynağı olabilmekte ve üç boyutlu olarak metal, ahşap ya da camdan yapılmış eserler görebilmekteyiz.”


Eseri Restore Etmek Hastayı İyi Etmek Gibi Bir Şey

Uğraştığı sanatın ve bu sanattaki tarzının; aldığı eğitim, kültür yapısı, inançları, yaşam biçimi ve duyguları doğrultusunda kendisini ifade edebildiği bir besin kaynağı, bir ışık olduğunu söylüyor Faruk Taşkale. “Bu konuda önümü görebildiğim ölçüde çalışmalarımı sürdürmekteyim. Tezhip sanatında gelmek istediğim bir nokta, bir son yoktur.” diyen tezhip sanatçısı, böyle bir noktanın olabileceğini düşünmüyor. Faruk Taşkale’nin klasik çalışmaları dışında özgün tasarımlarında tezhip sanatında ilk kez uygulanan kâğıt zeminlerinde ve hayatî çiçeklerinde renk geçişleri ve çok renkli uygulamalar, asimetrik kompozisyonlar ve soft renkler dikkati çekiyor. “Gözü ve ruhu yorduğuna inandığım canlı ve parlak renklerden daima kaçınmışımdır. Serbest kompozisyonlar ve bitkisel motifler daima ilgimi çekmiştir.” diyen sanatçı; geometrik motifler, birbirinin tekrarı desen ve zencerekler çok şık görünse de çalışmalarında bu süsleme öğelerini çok fazla tercih etmediğini dile getiriyor. Son yıllarda hazırlamakta olduğu “Gül” koleksiyonunun natüralist tarzda kendisinin geliştirdiği bir teknikle renklendirilmiş güllerden oluştuğuna değinen Taşkale şöyle diyor: “Bu koleksiyonumda zeminler, vazgeçilmezim olan renk geçişli kâğıtlardır. Bitkilerin vazgeçilmezi olan su damlacıkları, karınca, uğurböceği, örümcek gibi böcekler çoğunlukla çiçek ve yapraklar üzerindeki yerlerini almaktadırlar.

Çalışmalarımda yazı ile tezhip yan yana yürümektedirler. Yazılarımı, tasarımlarımı hazırlarken yorumlarını mutlaka aldığım Hüseyin Gündüz yazmaktadır. Onarıma ve bakıma ihtiyacı olan bir elyazması eserin restorasyonunu gerçekleştirmek; bilgi, beceri, dikkat ve sabır isteyen bir çalışmayı gerektirmektedir. Restorasyon çalışmalarına yeni bir eser üretmek kadar önem ve zaman veriyorum. Restorasyon çalışmalarının tamamına yakınını Hüseyin Gündüz ile beraber yürütüyoruz. Bu konuda çok başarılı çalışmalar yaptık. Restorasyona ihtiyacı olan bir eserin; levha, ferman ve yazının öncelikle bozulmuş ve ölmüş kısımları dikkatlice temizlenir. Gerektiğinde mantar ve kurtlardan arındırmak için ilaçlanır. Daha sonra eksik kısımlar uygun kâğıt ve kâğıt hamuru ile doldurulur ve düzeltilir. En son eksik yazı ve tezhip orijinaline uygun olarak tamamlanır. Dolayısıyla eserin ömrü en az 100 yıl daha uzatılmış olur. Bir eserin restorasyonunu tamamladıktan sonra karşıma alıp seyretmek kadar güzel bir duygu yoktur sanırım. Bir doktorun hastasını tedavi etmesi gibi mutluluk verir insana.”

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde ziyaret ettiğimiz tezhip sanatçısı Faruk Taşkale, dergimiz için son olarak şunları söylüyor: “Çoğumuzun klasik uygulamaları birbirine benzer ve aldığımız eğitime paralel olarak hocalarımızın tarzını yansıtırız. Bir süre sonra bazı kaygılardan uzak kişisel özelliklerimiz çalışmalarımızda görülmeye başlar. 1983 yılında Süheyl Ünver Hoca'nın doğum günü nedeniyle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde düzenlenen toplantı sırasında bir konuşma içerisinde ‘Hocam keşke sizin yarınız kadar olabilsek’ dediğimde bana ‘Çok yanlış, sen benim yarım, senin öğrencin senin yarın olmayı dilerse, sanat geriye gider, yok olur. Sen sanatı benden daha ileriye, senin öğrencin senden ileriye götürmeyi düşünecek ki, sanat devam etsin, gelişsin’ demişti. Klasik eserleri birebir tekrar etmek, benzerlerini uygulamak ve bununla övünmek, sanatın gelişimini yavaşlatan ve engelleyen en önemli nedendir. Müzehhipler için Süheyl Ünver’in ‘öğrenci sanatı hocasından ileriye götürmeli’ sözü bir ilke olmalı ve sanatla aktif olarak uğraşan seçilmiş kişiler duygularını harekete geçirmeli.”  

İSMEK El Sanatları Dergisi 12 İNDİR

Bu yazı 1916 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK