Makale

Kavalalı Mehmet Ali Paşa Külliyesi

  • #


Yazı: Süleyman KIZILTOPRAK

Osmanlı zamanında paşalarının, isimlerini yaşatmak için vakıf kurmaları neredeyse bir gelenekti. Kavalalı Mehmed Ali Paşa da, birçok Osmanlı Paşası gibi adını yaşatacak bir vakıf kurmayı amaçlamış, söz konusu vakfın tesis edileceği yer olarak Kavala kazasını ve Taşöz adasını tercih etmiştir.

Osmanlılarda vakıflar çok farklı alanlarda hizmet vermiştir. Kamu yararı gözetilerek kurulan vakıflar, Osmanlı toplumunda sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın en güzel örneklerini vererek önemlerini her zaman korumuşlardır.

Osmanlı teşkilat yapısında vakıfların idari ve mali açıdan özel konumları vardır. Devlet, vakıfları ancak kadılar vasıtasıyla kontrol edebiliyordu. Kadılar, vakıfların gelir ve giderlerinde usulsüzlükler var mı, vakfiye hükümlerine aykırı bir durum var mı onu tespit etmeye çalışırdı. Ayrıca, asayiş ve inzibata yönelik bir durum olduğunda vakfa müdahale ederdi. Bunun dışında, vakıflar geniş bir serbestliğe sahipti. Bu bakımdan vakıflar, Türk tarihindeki en istikrarlı kurumlar arasında sayılmaktadır.

Vakıflar, Osmanlı Devleti’nde devlet ve toprak sisteminin en önemli unsurlarındandır. Bu sistemde vakıflar, arazi hukuku dışında da birçok sosyal, ekonomik, kültürel, eğitimsel ve dinsel işlevlere sahiptir. Ö. Lütfi Barkan’ın tespitlerine göre, XVI. yüzyıl başlarında, Osmanlı topraklarının beşte biri vakıf arazisi idi . Bu oran sonraki yüzyıllarda giderek artmıştır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı topraklarının çok büyük bir kısmı vakıf topraklardan meydana geliyordu. Vakıfların sosyal ve kültürel alandaki faaliyetleri, Osmanlılar tarafından bir devlet politikası olarak sürdürülüyordu. Fethedilen toprakların Türkleşmesi ve İslamlaşması yanında şenlendirip geliştirilmesi, yani bayındır hale getirilmesi konusunda izlenen iskân siyasetinin en önemli aracı vakıflardı. Vakıflar sayesinde kurulan, cami, medrese, imaret, kütüphane, çeşme, hamam gibi sosyal ve dinî kurumlar, o beldenin cazibe merkezi haline gelmesini sağlıyordu.

Osmanlılarda vakıfları birçok açıdan tasnif etmek mümkündür. Amaçları bakımından bir tasnif yapacak olursak “hayrî vakıflar” ve “aile vakıfları” olarak ikiye ayırırız. Mülkiyet hakkının vakfedilip vakfedilmemesi bakımından yapılan tasnifte de, vakıflar yine ikiye ayrılır: Sahih vakıflar ve gayri sahih vakıflar.


Hayrî vakıflar, tamamen kamu yararı gözetilerek kurulan vakıflardır. Ehlî vakıflar da denilen aile vakıfları, kişinin sadece kendi soyundan gelenlerin istifade etmesi için kurduğu bir kurumdur. Buradaki kamu yararı oldukça sınırlıdır. Bu tür bir vakıf ihtiyacı özel mülkiyetin korunması sebebinden doğmuştur. Özel mülkiyetin çok kısıtlı olduğu ve var olan mülkiyetin de müsadere tehlikesi içinde bulunduğu Osmanlı Devleti’nde, aile vakıfları, bir tür güvenlik sübabı işlevi görmüştür.

Vakıf kurmak için sadece arazi tahsis etmek, cami, medrese veya imaret binası yapmak, yeterli değildir. Yapılan binaların ebedi olarak yaşaması için, tedbir almak ve gelir bırakmak lazımdır. Örneğin bir medrese vakfeden kişinin orada ders verecek müderrislerin maaşlarını alacakları, talebelerin barınma, yiyecek-giyecek ve ders malzemelerini kapsayan her türlü ihtiyaçlarını karşılayacakları, kesintiye uğramayacak bir veya daha fazla gelir kaynağı da bırakması gereklidir.

Vakıf kurumunun hangi maksatlı tesis edildiği, nasıl yönetileceği, hangi görevlilerin bulunacağı, kimlere ne kadar ücret ve maaş verileceği gibi konular, doğrudan doğruya vâkıf tarafından tespit edilir ve vakfiye denilen yazılı bir metin halinde kayıt altına alınır. Vakfın bir çeşit tüzüğü olan bu metnin kadı tarafından tasdik edilmesi gereklidir. Vakfın yönetim ve malî sorumluluğu vâkıf tarafından atanan ve vakfiyede açıkça tayin edilen vakfın idarecisi demek olan vakıf mütevellisine aittir.

Paşadan Doğduğu Topraklara Vakıf

Osmanlı zamanında paşalarının, isimlerini yaşatmak için vakıf kurmaları neredeyse bir gelenekti. Kavalalı Mehmed Ali Paşa da, birçok Osmanlı Paşası gibi adını yaşatacak bir vakıf kurmayı amaçlamış, söz konusu vakfın tesis edileceği yer olarak Kavala kazasını ve Taşöz adasını tercih etmiştir. Paşa, vakfı neden Kavala’ya kurmak istemiştir? Bu soruya birden fazla cevap bulmak mümkündür: Öncelikle, vali olduğu 1805 yılından itibaren askeri, ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan Mısır’da önemli başarılara imza atan Paşa’nın kuracağı vakıf yeri için doğum yeri olan Kavala kazasını seçmesi, çok doğaldır.

Osmanlı tarihinde bunun birçok örneği vardır. Dolayısıyla, Kavala’da adını yaşatacak bir vakıf ile büyüklük ve ihtişam açışından şanına yakışır bir külliye kurma amacı Paşa’nın doğduğu topraklara bir vefa borcu ödeme gayesinden kaynaklanmıştır. Bu şekildeki çok samimi ve halisane amaç, her ne kadar bu tür belgelerin genel bir şablon ifadesi de olsa Paşa’nın vakfiyesine de yansımıştır. Ayrıca, Paşa’nın küçüklüğünden gelen yöreye ilişkin söylenti olarak dilden dile dolaşan anıları da bu maksadı desteklemektedir:

Bakaloupolos’un, adada anlatılan sözlü rivayetlere dayanarak verdiği bilgilere göre Mehmed Ali Paşa, gençliğinde bir suçtan dolayı cezaya çarptırıldığında Taşöz adasına kaçmış, sütannesinin bulunduğu Karapanaghiotis ailesinin yanına sığınmıştı. Ünlü olduğunda ise Karapanaghiotis ailesini buldurabilmek için bir görevli yollamıştı. Fakat bu araştırmanın sonucunda, sütannesinin eşinin, bir suçtan dolayı asıldığını öğrenmişti . Bu bilginin gerçek olup olmadığı oldukça şüphelidir. Kanaatimizce gerçek dışı olma ihtimali çok daha fazladır. Çünkü hangi suçtan dolayı ne zaman idam edildiği bilinmemekte ve bu konuda duyumlardan öte başka bir kanıt sunulmamıştır. Ayrıca idam gibi bir olay ve ona neden olan bir suç hakkında mutlaka arşivlerde bir kayıt yer almalıdır. Bu konuda şimdiye kadar bir bilgiye ulaşılamamıştır. Ancak, Mehmet Ali’nin araştırmaları göstermektedir ki, Paşa, Kavala ve Taşöz adası ile bir gönül bağı kurmuş ve geçmişte kalan dostları, komşuları ve yakınlarını memnun etmek niyetindedir.

Paşa’nın çok kurnaz bir siyaset adamı ve vizyon sahibi bir idareci olduğu göz önüne alınırsa, bu saf duyguların ötesinde daha büyük hedefleri olduğu kolayca görülebilir. Temel sorumuzu açıklamak için ikinci şık olarak Paşa’nın siyasi amaçlarına uygun olmasını ileri sürebiliriz. Paşa, önceden Mısır’da kendi adına inşa ettirdiği cami ve ona ilişkin olarak kurduğu vakıf adına Taşöz’ün gelirlerini istemişti. Ancak, daha sonra Paşa’nın talebi, Kavala’daki külliye’yi de içine alacak şekilde değişti.

Paşa’nın ilk önce niçin Mısır’daki vakfı için bir talepte bulundu? Bu talep herhangi bir gerekçe ile geri çevrildi mi? Bu konuda Osmanlı arşiv kaynaklarında henüz açık bir bilgiye ulaşamadık. Fakat Paşa’nın talep değişikliği yaparak Kavala’da bir külliye kurmak amacıyla Taşöz adasını istemesi belgelerde yer almaktadır. Burada Babıâli’nin Kavala’daki külliyeyi Mısır’daki cami vakfına tercih etmesinin sebebi, vakfı ve Taşöz adasını kendi kontrolünde tutmak istemesi olarak yorumlanabilir. Bu yeni gelişme üzerine talebi kabul edildi.


Tercihini değiştiren Paşa’nın maksadı da yukarıdaki değerlendirmeler paralelinde doğduğu topraklara vefa borcu ve siyasal hedeflerine uygunluğu olabilir. Bu bağlamda, Kavala ve Taşöz’ün İstanbul’a yakın olması yanında, Rumeli ve Selanik vilayetleri içinde stratejik konumu açısından Paşa’nın prestijine yakışır bir yer idi. Paşa bu vakfı dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin kalbi mesabesinde olan Rumeli ile irtibatını sürdürmüş olacaktı. Aynı şekilde, Taşöz adası da yukarıda sayılan avantajlara uygun bir konumda, Ege Denizi’nin en tepe noktasında, bir yandan Çanakkale Boğazı’na çok yakın bir yandan da Kavala’nın karşısında yer alıyordu. Ayrıca, ada Enez’e de çok yakın olması sebebiyle Trakya ve İstanbul bağlantısına sahipti. Bu adanın stratejik önemi yanında, ziraat açısından elverişli arazi yapısı sebebiyle gelirleri Paşa’nın kendi adına kurmayı düşündüğü külliye için yeterli kaynağı sağlayacaktı. Ancak Paşa hayalindeki külliyeyi kurduktan sonra buradaki giderler Taşöz adasından elde edilen gelirlerin üzerine çıktığı zamanlar da oluyordu. Savaş ve doğal şartlar nedeniyle ürün azalmasıyla karşılaşıldığında vergi gelirlerinde de bir kayıp söz konusu oluyordu. İşte bu ve buna benzer finans sorunlarıyla karşılaşıldığında Mısır hazinesi ve evkaf idaresi devreye giriyordu. Paşa bunun dışında doğduğu köyde yaşayan hemen her bireye yıllık sadaka namı altında bir yardım gönderiyordu. Bu uygulama kendi vefatından sonra hatta Kavala ve ada Yunan işgaline uğradığı yıllarda bile devam etmiştir. Bu örnekler Paşa’nın Kavala ve Taşöz adasıyla ilgisinin nedeninin siyasal mı yoksa vefa ve diğerkamlık mı olduğunu anlayabilmemize yardımcı olacaktır. Burada her iki amacın iç içe geçtiğini öne sürmek mümkündür. Özellikle 1840 yılındaki Londra Konvansiyonuna kadar Paşa’nın İstanbul’u hedef alan askeri faaliyetleri sırasında görüldüğü gibi söz konusu vakıf mekânlarının seçiminde siyasal amaçların olduğunu ifade etmek mümkündür.

Nitekim Paşa’nın vakıf kurduktan sonra izlediği siyasal çizgi, büyük hedefleri olduğunu ve gözünün İstanbul olduğunu kanıtlar niteliktedir. Bu bağlamda, 1821 yılında Mora İsyanı çıktığı zaman Mehmet Ali Paşa, Sudan yönünde güneye doğru Mısır’ı genişletme siyasetini sürdürüyordu. Paşa aynı zamanda, Hicaz’da Vahhabilere karşı zafer kazanıp prestijini artırmışken yönünü Kızıldeniz’in doğu kıyılarından ötesine çevirmişti. Sudan’daki genişleme siyasetinin askeri alandaki uygulayıcısı ise birçok askeri zaferde payı olan oğlu İbrahim Paşa idi. Rum İsyanı dolayısıyla İstanbul’dan yeni bir askeri yardım talebi geldi. Paşa önceki başarılarını daha da perçinleyecek ve kuzeye doğru genişleme fırsatı doğuracak bu talebi yeni bir fırsat gibi gördü. Böylece Paşa doğu-batı yönünde İran Körfezi’nden Libya Çölü’ne, kuzey-güney yönünde Taşöz adasından Sudan’a kadar olan alanda bir güç olacaktı. Nitekim Mora İsyanı ve sonrasındaki gelişmeler Navarin’de donanmasının Osmanlı donanması ile birlikte yok olmasına rağmen Paşa’nın bu hedefi doğrultusundaki siyasetinin bir göstergesidir. Mehmet Ali Paşa, Mora İsyanı sırasında isyancıların tehdidi altında olduğunu öne sürerek Anadolu’nun güvenliğini sağlamak amacıyla Meis adasının da idaresini istemiştir.

Taşöz’den sonra gelen bu talep Mehmet Ali Paşa’nın Ege Denizi’nde ve Doğu Akdeniz’de daha güçlü bir aktör haline gelmesi demektir. Bu bakımdan olumsuz cevap verilerek olası bir tehdit önlenmeye çalışılmıştır. Fakat bu ret cevabı Paşa’nın gücenmesine neden olan noktalardan birisi olmuştur.

Kısacası, Paşa’nın İstanbul’a karşı hareketi değerlendirildiğinde farklı hedeflere saptığı görülmektedir. Bunlar merkezi otoriteye karşı isyan, bağımsızlık ve Osmanlı hanedanını yıkma girişimi olarak adlandırılabilir. Ancak burada önemli ve gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: Paşa’nın Kavala kazasını ve Taşöz adasını seçmesi Mısır ile Rumeli’nin Osmanlı devlet adamları zihninde hala bir bütün teşkil ettiğini göstermektedir. Paşa ilk olarak külliyenin medrese kısmını 1813 yılında hayata geçirdikten sonra imaret kısmını daha kapsamlı olarak 1843 yılında ihtiyaç sahiplerinin hizmetine sunmuştur. İstanbul ile önce uyumsuz sonra da çatışmacı politikaları 1840 yılında Londra Konvansiyonu ile bitince, 1843 yılında, vakfiyeye zeyl yaparak imareti daha geniş bir şekilde faal hale getirmesi, bu görüşü destekler niteliktedir.

Kavala’da Maktul İbrahim Paşa’nın Eserleri

Selanik vilayetinin Ege Denizi’ne bakan yönünde yer alan Kavala kazası, Osmanlılar ile yıldızı parlayan bir kenttir. Zira Osmanlılardan önceki dönemde kent sosyal ve ekonomik bakımdan pek gelişmemiştir. Kavala’da Bizans döneminde bir kale vardı ancak, kent Osmanlı egemenliğine geçene kadar dikkate değer bir gelişme gösteremedi. Yavuz Sultan Selim, kentin denizden gelen korsan kayıklarının saldırısına karşı güvenli olması için sahile bir kale yaptırdı. Bundan sonra, özellikle Kanunî devrinde kentin dokusunda önemli değişiklikler oldu. Osmanlı Devleti’nde bir iskân ve imar metodu olarak vakıflar şehirleşme ve şehir hayatının gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Nitekim Kavala’nın gelişmesinde ve bölgesel olarak etkin bir liman kenti olmasında bu kurumun çok önemli katkıları olmuştur.

Kanunî Sultan Süleyman’ın ünlü veziri Makbul/Maktul İbrahim Paşa (ö. 942/1536), Kavala’da çok ciddi imar faaliyetlerine girişmiştir. Kendi adını taşıyan cami, aşevi, medrese, sıbyan mektebi, tekke, han, hamam ve bedesten gibi binalar yaptırmıştır . Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde İbrahim Paşa’nın Kavala’daki imar faaliyetlerinden ve yaptırdığı hayır eserlerinden bahsetmektedir. Bu binalardan bir kısmı kentin surlarının içinde bir kısmı ise surların dışında inşa edilmiştir . Aşevi, medrese, cami ve sıbyan mektebi surun üzerine inşa edilmiştir. Halen külliye içinde bulunan medrese ve imaret üzerinde İbrahim Paşa devrine ait herhangi bir kitabeye rastlanmamıştır. Ancak, külliyenin bazı kısımlarının İbrahim Paşa tarafından yapıldığı konusunda kaynaklarda yer alan bir şüphe yoktur.


Taşöz’ün Kavalalı Mehmet Ali Paşa Vakfı’na Tahsisi

Taşöz Adası, Kaptan Paşa hassından olarak öteden beri, Selanik vilayeti Kavala kazasına bağlı idi. Mehmed Ali Paşa Vahhabi hareketini bastırdıktan sonra, Kavala’da kurduğu cami ve medreselere vakfedilmek üzere, malikâne statüsündeki bu adanın kendisine ihsanı hakkında Osmanlı Padişahı II. Mahmud’tan talepte bulundu. Paşa, önceden Mısır’da kendi adına inşa ettirdiği cami ve orada kurduğu vakıf için Taşöz’ün gelirlerini istemişti. Ancak, daha sonra söz konusu talebini Kavala’da kurmayı amaçladığı külliye için değiştirdi. Paşa’nın ikinci talebi dikkate alınarak Taşöz adası, H.1228/ M.1813 tarihinde Sultan II. Mahmud’un iradesiyle Kavala’da tesis olunan hayrata vakıf ve tahsis edildi.

Taşöz Paşa’ya hediye mi edildi? Yoksa kurduğa vakfa tahsis mi edildi? Mülkî idare, adlî işler ve maden işletme hakkı gibi konularda yoğunlaşan bu tartışmalar, vakfın kurulmasından yaklaşık üç çeyrek asır sonra, Mısır’ın 1882 yılında İngiliz işgaline uğramasıyla gündeme getirildi . Tahsis edildiği hakkındaki görüş, Babıâli’nin resmî görüşü gibidir. Vakıfla ilgili meydana gelen tartışmalı konularda, vakfın bu şekilde tanımlanması gereği, Babıâli’deki hukuki konularda uzman memurlar tarafından sürekli iddia edilmiştir.

Buna göre, Mehmed Ali Paşa’nın Kavala’da kurduğu vakıf gayr-ı sahih vakıf statüsündedir. Fakat Mehmed Ali Paşa’nın vakfiyesi ise sahih vakıf tanımı yapılarak düzenlenmiştir . Bu maddi delile rağmen, Babıâli’nin görüşünü şekillendirirken iddialarına dayandırdığı temel nokta, Paşa’nın vakfından önce Kavala’da Makbul/Maktul İbrahim Paşa tarafından kurulan bir külliyenin varlığıdır. Kavalalı onun üzerine kendi külliyesini yaptırmıştır.

Dolayısıyla, hem Kavala’daki vakıf binaları hem de Taşöz adası tahsisata konu olmuştur. Öte yandan, H.1274/M.1858 Arazi Kanunnâmesine göre, gayri sahih vakfa ait arazinin rakabesi devlete tasarruf hakkı vakfa aittir. Padişahın veya onun fermanıyla başkalarının vakfetmiş oldukları bu tür toprakların vakfiyeti, yalnız şer’î ve örfî vergilerin padişah tarafından belli bir alana tahsisi demektir. Bu vakıflar tahsisat kabilinden olduğu için “vakf-ı irsâdî” de denilir. Çünkü söz konusu vakfetme işlemi, sadece devlete ait olan vergilerden ibarettir. Bu durum toprakların hukukî mahiyetini değiştirmez ve mülkiyet eskisi gibi devlete ait kalır. Devlet sahih vakıf türünden vakıfların menkul ve gayrimenkullerine dokunamaz. Fakat gayri sahih türünden olanlar için aynı şey söz konusu değildir. Bunların devletin kararı ile tadil ve iptal edilmesi hukuken mümkündür . Bu bakımdan konuyu çok etraflı bir şekilde değerlendiren Babıâli’nin çabası, Taşöz’le ilgili hukukî, adlî ve idarî başlıklarda toplanan tüm sorunları kökten çözmek amacını taşımaktaydı.

Bu konuya açıklık getirecek bir başka nokta ise adanın tahsis edildiği sırada geçmiştir. Şöyle ki, Taşöz adası Mehmed Ali Paşa’ya devredildiği zaman, adanın mülteziminin devlete ödediği meblağın kimin tarafından ve nasıl karşılanacağı söz konusu oldu. Mehmed Ali Paşa bütün ödemeleri yapmaya hazırdı. Ancak Sultan II. Mahmud, Paşa’nın Vehhabi hareketini bastırmakla devlete çok büyük bir hizmette bulunduğunu belirttikten sonra, adanın cizye gelirleri dışındaki yükümlülüklerine dair tüm ödemelerin hazine tarafından karşılanmasını emretmiştir. Bu sırada Padişah II. Mahmud, Paşa için bunun bin misli hediyeyi hak etti, ifadesini kullanarak şöyle demiştir:

“Bu adamın din ve devletime hizmeti, malen ve bedenen gayret ve çalışkanlığı birkaç Taşöz versek bile yine yeterli değildir. Hicaz’daki vahhabi sorununun çözülmesi için harcanan akçe buna bin kere bedel olabilir. Mehmed Ali Paşa malikâne sahibinin verdiği peşin ödemeyi veremem demiş ise de ben almaya hicab ederim... Cizyeden başka tüm vergileri afv ediyorum. Bu paşanın yaptığı hizmeti kimse yapmadı. Hepiniz bu emirlere uyun... ” Böylece, ada Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Kavala’da kendi adına kurmayı tasarladığı külliye için tahsis edilmiş oldu.


Vakfın Yönetimi: Mütevellilik

Mehmed Ali Paşa kendi adına kurduğu vakfın yönetimine idareci tayin etmek konusunda sağ olduğu müddetçe tek yetkili olarak kendisini göstermektedir. Kendisinden sonra ise açık bir şekilde soyundan gelenleri yetkili kılmıştır: “Benden sonra evlâdımın zükûr u inâsından ekber u erşedi tasarrufât-ı mezkûreden hâlî olarak mütevellî olalar ve 141 ba‘dehû evlâd-ı evlâd-ı evlâd-ı evlâdımın zükûr u inâsından ekber u erşedi batnen ba‘de batnin ve neslen ba‘de neslin mütevellî olalar.”

Paşa sağlığında tayin ettiği mütevelli vekilleri ile vakfın yönetimini sürdürmüştür. Kendisinden sonra, mütevellilik görevini soyundan gelen ekber ve erşed olan yani en büyük ve kanunen reşid olan erkek veya kız evladına bırakmıştır. Eğer kendi neslinden gelen olmazsa, nazır-ı vakf olan Şeyhülislâm görüşleri doğrultusunda dindar ve ehliyetli bir kimseye bu görevin verilmesini vasiyet etmiştir.

Kavala’daki Külliyenin Mimari Özellikleri

Mısır’da yaptığı reformlarla Yakındoğu’da yeni bir cazibe merkezi oluşturan Mehmed Ali Paşa, valiliğinin ilk yıllarında, doğduğu yer olan Kavala kentinde kendi adını yaşatacak hayır kurumları yapma hedefini hayata geçirdi. Nitekim mimari açıdan Kavala’yı küçük bir kent olmaktan çıkartacak kadar iddialı yapılar yaptırarak bu amacına muvaffak oldu. Bu yapılar yukarıda da değinildiği gibi Makbul İbrahim Paşa’nın yaptırdığı eserlerin bulunduğu mekânda yer almaktadır. Bunların en azından bir kısmı Kavalalı zamanında varlığını yıkıntı şeklinde de olsa koruyordu. Paşa, bunları yeniden kente kazandırmış aynı zamanda onlara ilaveler de yaptırmıştır. Burada Kavalalı’nın son şeklini verdiği muazzam bir kompleks ortaya çıkmıştır. Bunlar; Cami, medrese, mektep, imaret, mühendishane ve kütüphaneden oluşan büyük bir külliyenin parçalarıdır. Kavala kentinin eski yerleşim yeri olan yarımadada tüm kenti gören bir alanda yapılan bu eserler, görsel açıdan da zengin bir manzaraya sahiptir. Deniz tarafından bakıldığında, külliyenin azameti bütün ihtişamiyle gözler önüne serilmektedir.

Külliyenin İmarethanesi

Mehmed Ali Paşa, Kavala’daki külliyenin daha geniş bir çapta hizmet etmesini istiyordu. Özellikle İmaret’in kapasitesini büyütmek amacındaydı. Fakat bu yeni projelerini hayata geçirmesi için Taşöz’den sağlanan gelirler yetersiz kalıyordu. Bunun üzerine Paşa, projesinin kaynak sorunlarını çözmek için Mısır’daki bir çiftliğin gelirlerini ilave etmek üzere harekete geçti. Nitekim Paşa tarafından Mısır’da Garbiye Müdüriyeti’nde bulunan Kefru’ş Şeyh Çiftliği Kavala’daki imaretin giderleri için tahsis edildi. 5 Safer 1259/5 Nisan 1843 tarihiyle kayıt altına alınan ve asıl vakfiyeye ek niteliğinde olan belgeye göre imaretin 1843 yılı bahar aylarında faaliyete geçtiği anlaşılıyor.

Bu imaretten medresedeki talebeler, eğitim kadrosundaki hocalar, hizmetliler imam, müezzin ve hattat gibi görevliler ile şehirdeki dervişler ve fakirlerin istifade etmesi hedefleniyordu. Kavala’daki külliyede açılması kararlaştırılan imaretin hizmet vereceği medrese talebeleri, hocaları ve diğer hizmetliler ve şehirdeki fakirler de imaretten faydalanacaktır. Yapılacak harcamaların neler olduğu, ne zaman yapılacağı ve hangi malzemeleri ihtiva ettiği açıkça vakfiyede yer almıştır.

Medrese’de 1840’lı yıllarda 120 talebe vardır. Dışarıdan gelen toplam 60 adet mülazım, müderris, kurra, hafız, mektep hocası, halifeler, meşk hocası, imam, müezzin ve hademe vardı. Ayrıca, Mülazımlarla birlikte 70 adet mektep çocukları bulunuyordu. Kavala kazasındaki cami ve Hüseyin Bey Medresesi’nde bulunan 12 adet odada bulunan 24 adet talebe, 1 müderris, 1 imam, 1 müezzin ve 2 adet kapıcı görev yapıyordu.

Kavala’daki ihtiyaç sahiplerinin de imaretten faydalanması düşünülmüştür. Vakfiyeden anlaşıldığına göre vakfiye kaleme alındığı sırada ihtiyaç sahipleri konusunda bir araştırma yapılmıştır. Bu yüzden gelecekteki ihtiyaç sahiplerinin miktarının artabileceği anlamına gelen “ihtiyaten” kaydı düşülmüştür. Böylece toplam 50 adet fakir, kimsesiz ve dervişlere de bir takım erzak ve yemek yardımı kayıt altına alınmıştır. Böylece toplam 329 görevli, talebe ve fakir kimsenin imaretten faydalanması sağlanmıştır.

İmareti konu alan vakfiyedeki kayıtlara göre, her sene Muharerrem ayında aşure pişirilmesi ve yine her sene Rebiulevvel ayının 12. günü şerbet hazırlanması esası vardır. Hazırlanan aşure ve şerbetlerin başta Kavala’daki ihtiyaç sahipleri olmak üzere tüm medrese öğrencilerine ve halka dağıtılması şart koşulmuştur. Muharram ayında aşure pişirilmesi ve rebiülevvel ayının 12. Günü Hz. Peygamberin doğumunu kutlamak amacıyla bir toplantı düzenleyip Mevlid okutulması, Paşa’nın geleneksel kültürü devam ettirmek amacını gösterir. Nitekim bu gelenek, 1952 yılına kadar devam etmiştir. Aşure ve şerbetin nasıl hazırlanacağı ve dağıtılacağı konusunda vakfiyede ayrıntılı hükümler yer almaktadır.


Külliye Kaderine Terk Edilmiş

Külliyenin son yüzyılı hakkında bazı aralıklarla da olsa önemli kayıtlara sahibiz. Kâmûs el-‘Alâm’da, Kavala’daki külliyenin 1890’lı yıllardaki durumuna ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Şemsettin Sami eserinde, Mehmed Ali Paşa tarafından yaptırılan mühendishane-i hayriye ismiyle bir mektep, medrese-i hayriye ismiyle diğer bir mektep, bir cami, bir kütüphane ve bir de imaretten bahsetmektedir. 1896 yılında basılan eserdeki bilgilere göre mühendishane-i hayriyede, ibtidaiye ve rüşdiye mekteblerinin dersleri veriliyordu. 108 şakird 6 muallim, vardı. Medrese-i hayriyede ise, 500’den fazla talebe ve 4 müderris bulunuyordu.

Selanik işgal edildikten sonra, Kavala’daki külliye konusunda Osmanlı makamları gereken hassasiyeti göstererek Yunan muhataplarından vakıf hukukuna saygı göstermeleri istenmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında külliyenin Kavalalı ailesine ait olduğu vurgulanarak Mısır’la irtibatı gündeme gelmiştir.1918 yılına ait II. Abbas Hilmi Paşa’nın özel arşivinde bulunan bir belgeye göre, Kavalalı ailesi vakıfla ilgisini devam ettirmektedir.

Buna göre külliyede eğitim ve hizmetliler kadrosunda bulunan toplam 28 kişiye maaş ödenmektedir. Kavala’daki külliyeyi korumak amacıyla Batı Trakya Türk Cemaati 1930 yılında, bir girişim başlatmıştır. Ancak iddiaların aksine Külliye’nin Türk Cemaati tarafından kontrolü hakkında her hangi bir sonuç alınamamıştır.

Külliyenin varlığını koruması Yunan makamlarının Mısır’da iktidarda bulunan Mehmed Ali Paşa ailesinin üyeleri ile dostluk ilişkilerini sürdürme politikası nedeniyledir. Mehmed Ali Paşa’nın Kavala’daki muhteşem külliyesi Osmanlı idaresinden çıktıktan sonra, eğitim ve imaret işlevini kaybetmiştir. Ancak, Yunan makamları tarafından Mısır’la sürdürülen dostluk nedeniyle bir müddet ilgi görmeyi başarmıştır. 1950’li yıllardan sonra, korunması konusunda gerekenin yapılması bir yana, kendi kaderine terk edilmiştir.

Öte yandan, Mehmed Ali Paşa’nın Kavala’daki külliyesinin bu kadarıyla bile korunmuş olması, çok büyük bir şanstır. Zira sayıları Yunanistan’da 1200 civarında olan Osmanlı eserinin çok azı bugün ayakta kalmış, diğerleri yok edilmiştir. Bu eserin ayakta kalmasının muhtemelen bir diğer nedeni de Mehmed Ali Paşa’nın Tepedenli Ali Paşa gibi üzerinde Osmanlı Devleti’ne başkaldıran bir sıfat taşıması dolayısıyladır. Yunan makamları bunu yaparken, Mısır’dan bazı konularda siyasal destek almışladır.

II. Abbas Hilmi Paşa (1874-1944), 1892-1914 yılları arasında Mısır Hıdivi olduğu dönemde vakfiye hükümleri gereğince mütevelli vekili olarak görev yapmıştır. Abbas Hilmi daha önce de değinildiği gibi vakfiye hükümleri uyarıca, Mısır’da Hıdiv olarak görevde kaldığı dönem içinde ve sonrasında külliye ile ilgilenmiştir.

Bunun yanında, külliyenin ayakta kalmasında yetki sahibi olarak Mısır’daki Kavalalı sülalesinden gelen kişilerin vakfiye hükümleri gereğince mütevelli olması veya mütevelli vekili olarak bulunmasının da katkısı vardır. Ahmed Fuad 1917-1936 arası önce Mısır Sultanı sonradan “Kral” ünvanıyla külliyenin korunmasına destek vermiştir. Onun yerine geçen Kral Faruk 1936’dan 26 Haziran 1952’de tahttan feragat edene kadar Mısır Kralı olarak aile geleneğini sürdürmüştür. Ailenin bu bireyleri vakfiye hükümlerinden sadece Aşure ve şerbet dağıtılması ile Mevlid okutulnası hükümlerini bir müddet yerine getirmeye muvaffak olmuşlardır.

Nasır’ın yaptığı ihtilalden sonra, geçmişle ilişkiyi tamamen kopartma politikalarının bir parçası olarak Kavala’daki Külliye ile irtibatı kesmiştir. Ayrıca, Mehmed Ali Paşa’nın doğduğu ev bugün müze olarak kullanılmaktadır. Bu ev XIX. yüzyılın tipik Türk evlerinden biri gibidir. Evin önündeki meydanda Paşa’nın at üzerinde duran bir heykeli Mısır Kralı Fuat zamanında dikilmiştir. Buna karşılık İskenderiye’deki Yunan cemaati de şehrin Menşiye Meydanı’na benzer şekilde bir heykel dikmiştir.

1971 yılında Kavala’daki külliyeye giderek orada yaptığı inceleme hakkında bir makale yazan Mimar Haluk Sezgin, o tarihte cami ve medresenin mesken olarak kullanıldığını kaydetmektedir. Diğer bölümlerin ise bir kısmı Yunan resmî makamlarınca depo olarak kullanılmakta, bir kısmının ise bakımsızlıktan yok olmasına zemin hazırlandığını yazmaktadır. H. Sezgin makalesinde külliyenin rölevesini çıkarmış ve bu terk edilmiş halini fotoğraflayarak yayınlamıştır . 1970’li yılların sonunda Kavala’yı ziyaret ederek Mehmed Ali Paşa Külliyesi’nin yeni durumunu yazan ve fotoğraflarını çeken Ekrem Hakkı Ayverdi, imaretin bakımsız olduğunu ve içine giremediğini yazmaktadır. Bu bağlamda, külliyede yer alan mühendishane, henüz bilinmeyen bir nedenden dolayı günümüze kadar ulaşamamıştır. Bu yazara göre Kütüphanenin durumu da içler acısıdır . Fakat kitapların en azından bir kısmını halen varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Nitekim 2005 yılında, bir İtalyan araştırmacı Kütüphanedeki eserlerin katalogunu yayınlamıştır.

Son yıllarda çok sevindirici bir şekilde, Kavalalı’nın Külliyesi hak ettiği ilgiyi görmeye başlamıştır. 2004 yılında, Mısır ve Yunan Hükümetleri anlaşarak külliyenin kalan kısımlarında restorasyon çalışması yapıldıktan sonra otel olarak kullanılmasını sağlamışlardır. Restorasyon çalışmaları başarıyla sonuçlanmış ve Ağa Han Mimarlık ödülünü almaya hak kazanmıştır. Bugün bu külliye Imaret adında lüks bir otel olarak kullanılmaktadır.


Külliye Osmanlı ve Balkan Tarihi Bakımından Önemli

Sonuç olarak, Mehmet Ali Paşa’nın Kavala kazasında bir külliye kurması ve Taşöz adasını da buraya ilişkin kurduğu vakfa gelir temin etmek maksadıyla bağlaması, siyasal beklentilerine ne ölçüde yararı dokunduğu hala tartışmaya açıktır. Ancak Paşa kentin mimarisine, kültürüne ve sosyal hayatına önemli katkılar sağlamıştır. Mısır’da bulunduğu makama kendi ağırlığını koyan Paşa, doğduğu toprakları unutmamış bugün en azından muhteşem mimarisiyle ayakta kalmayı başarmış bir eser bırakmıştır. Bu eser sadece Yunanistan, Mısır ve Türkiye’yi ilgilendiren bir binalar manzumesi değildir. Burada, Osmanlı ve Balkan tarihi açısından son derece önemli bir eser bulunmaktadır.

Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu muhteşem eserin bugün lüks bir otel olarak işletilmesi her ne kadar vakfiyedeki maksatlara aykırı da olsa, gelecek nesillere miras bırakılabilmesi açısından sevindirici bir durumdur. İnsanlığın ortak mirası olarak görülüp yaşatılması için ilgili ülkelerin ve vakfiyede yer alan şartlara göre yaşayan mütevellilerin bu yöndeki çabalarının ve işbirliğini sürdürmelerinde sonsuz faydalar vardır. Bu bağlamda, içinde çok önemli eserler bulunan kütüphane ilgili uzmanlara ve araştırmacılara hizmet verir hale getirilmelidir. Ayrıca, vakfiye hükümleri uyarınca, külliyede en azından yılda bir kez aşure ve şerbet dağıtımı geleneğinin sürdürülmesi bölge ülkeleri arasında dostluk ve kardeşlik duygularının gelişip yaşatılmasına katkı sağlayacaktır. *Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih Bölümü

İSMEK El Sanatları Dergisi 14 İNDİR

Bu yazı 1514 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK