Giyim

Keçe Külahın Ruhla Seması

  • #


Yazı: Sina NEFTÎ

Semazenler için başlarına giydikleri kahverengi külaha sikke deniyor ve sikkenin çok derin bir manası var. Hz. Mevlâna’nın Mesnevi’de mezar taşı olarak zikrettiği sikke, Konya’da yapılıyor. Keçi kılından ve tamamen elle yapılan sikke en çok İsviçre, Amerika ve Avusturya’dan sipariş alıyor. Dünyada sikkeyi yapan başka ustaların olmaması da Konya’yı aynı zamanda Mevleviliğe ilgi duyan kimselerin odak noktası yapıyor.

Semazenlerin sema eylerken giydikleri uzun ve beyaz elbisesi tennure, basındaki kahverengi külah ise sikke diye adlandırılıyor. Hz. Mevlâna, Mesnevi’de tennureyi kefen, hırkayı toprak, sikkeyi ise mezar taşı olarak zikrederek adeta insanın ölmeden önce ölmesinin somut bir yorumunu veriyor. Semazenlerin sema ederken giydikleri bu giysileri yapan ustalar da yine Konya’da yaşıyor. Dünyada oldukça ilgi gören Mevleviliğe gönül veren yabancıların sikke ve tennureleri de Konya’dan gidiyor. Çünkü sema kıyafetleriyle profesyonelce ilgilenen ve dergâh ritüeline uygun şekilde yapan başka ustalar yok. Biz de bir sikkenin yapılışına yakından tanık olarak bu el emeği sikkelerin ortaya çıkışını ve anlam perdelerini aralamaya çalıştık.

Sikke yapımcısı Mehmet Girgiç, 13 yasında dedesinden öğrendiği sikkeciliği tam 40 yıldan bu yana Konya’daki atölyesinde devam ettiriyor. Onun en büyük yardımcısı ve bundan sonra el vereceği kişi ise dünyanın en küçük sikkecisi konumundaki 8 yaşındaki oğlu Celaleddin. Mehmet Girgiç’in dedesi önceleri külahçı imiş. Ancak Cumhuriyet döneminde çıkarılan kıyafet kanunundan sonra keçeciliğe yönelmiş ve çobanlara kepenek dikerek mesleğini geliştirme yolunu seçmiş. Keçenin cazibesine ve esrarına kapılan dede Girgiç, sonrasında sikke yapımına yönelmiş. Dedesinin çıraklık arkadaşı olan Ali Sapmaz’dan keçenin sırlarını öğrenen Mehmet Usta, dedesine verdiği söz gereğince o rahmetli olana kadar da elini keçeye sürmemiş. İlk sikkesini bir hafta boyunca uğraşarak yedinci denemesinde yapabilen Girgiç, işin sırrını Konya Mevlâna Müze’sinde gördüğü bir sikkeyi incelemesiyle çözmüş.

Sikke dediğiniz semazen külahı öyle kolay ve her yünden yapılan bir giysi değil. Bir kere iyi bir sikke yapmak için oğlak ya da deve yünü bulmak gerekiyor. Sikkenin asli yünden oluşur. Sufi kelimesinin de Arapça suf (yün) kelimesinden türetildiğini ve eski dervişlerin yünden elbise giydiklerini, sufi kelimesinin de bu anlama geldiği herkesin malumu. Bazı işlemlerden geçtikten sonra önce keçe sonra sikke olan yün, insanı kâmil olma yolculuğunda derin manalar taşır.


Keçe’nin İlk Seması…

Mehmet Girgiç’in kamistan bir kalıbın üzerine yaydığı yıkanmış yünü incecik sermesi ve onu sıkıca bir rulo halinde sarması insana bağlanan sadakat kemeri gibi geliyor. Aynı zamanda yunun bu rulo halini alması ve ilk kez dönmesi keçenin sema ile tanışmasını remzeder sanki. İyice incelen ve bütün kirinden arınan yunun şekil ve biçiminin değişmesi de tam bu noktaya isabet eder. Girgiç büyük efor harcayarak zikreder gibi keçe kıvamına gelen kadar yoğurması vahdetin bir fotoğrafını sunar adeta. Kalıba ilk serildiğinde parça bölük olan yün artık birleşmiştir. Rulodan çıkarılarak yere serilen yün, düzgün bir yere serilerek yeni bir serüvene hazırlanır. Artık bu noktada Mehmet Usta’nın maharetli elleri konu saçaktır. Kendini mürşidine teslim eden mürid gibi, yün de artık ustasına kendini teslim etmiştir. Sıcak şu ve sabunla pişip keçe olacak kadar pişen yün, sıcak suyla aşkla yoğrulur. Her yoğrulmada açılan sikke için artık iki parçanın birleşmesi kalmıştır. Bu birleşme keçenin birbirinin içine geçmesi suretiyle yapılır ve böylece hem tek ve hem de çift bir görünüm arz eder. Bu halleriyle sikkeler “Göklerin altında bir eşi olmayan o sevgili esirini tek mi, çift mi oynamaya razı etti. Bana sordu: “Tek mi istersin yoksa çift mi?” Ben de: “Seninle çift, âlemden de tek, ayrı olmak isterim “dedim” diyen Hz. Mevlâna’nın sözlerine işaret ederler sanki. Görünüşte tek olan bu çift giysi, âlemde zıtlıkları ile var olan çift şeyleri vahdet örtüsü içinde gizlemeyi salık vermektedir adeta. Bu düsturun kulakta küpe değil başta taç yapılmasıdır sikke.

İç içe geçen iki çift yunun yolculuğu ustanın ellerinde kalıba girer. Yavaşça okşanan ve adeta sırtı sıvazlanan yün, 15 dakikalık işlemin ardından ıslak keçe kalıbının üzerinde kurumaya bırakılır. Sikke bu noktadan sonra dervişlerin başına taç olmaya hazır hale gelecektir.

Gerçek malzemeyi bulmadan sikke yapmayacağını kaydeden Mehmet Usta, eskiden düz olan sikkeyi kendisinin geliştirerek hafif ovalleştirdiğini ve böylece kendi tarzını ortaya koyduğunu söylüyor: “Biraz daha geliştirdim ben sikkeyi. Böylece sikkenin ömrünü 100-150 seneye çıkarmayı hedefliyorum. Sikke yapımında ben orta bir yol buldum, kimse de tepki göstermedi. Görüntü böyle daha iyi oldu.” diyerek orijinal sikkeden farklı olduğunu ifade eden Girgiç, gece gündüz demeden sikke yapımıyla uğraşıyor.
Topkapı ve Mevlânâ müzelerinde hali hazırda bulunan sikkelerin bir kısmı kaşmirden yapılmış; ancak kaşmirde bal rengini tutturmak zor ve fiyatı da çok pahalıya çıkıyormuş. Bu yüzden Anadolu yaylalarından topladığı oğlak yününden sikke yaptığını kaydeden Girgiç, bunca maharetine rağmen günde sadece bir tane sikke yapabiliyor. Bu da sikke yapımının ne kadar zor ve ince bir işçilik gerektirdiğini gözler önüne seriyor. Teknesinin başında Mehmet Girgiç işin incelikleri ve sırrını anlatıyor tatlı bir dille: “Sikke, yün tarama, yayma, tepme, yapıştırma ve kalıplama aşamalarından oluşur. İki parçadır. Aynen yumurta gibi iki yanlarını birleştirirsin, işin sırrı da o. Birleştirme ince iştir. O birleştirmeyi yaptın mı tamam. Birleşim yerini kaybetmen gerekir, dikişsizdir sikke.” diyen Mehmet Usta, malzemenin ağırlığına göre bir sikkenin 140-150 gram ağırlığında olduğunu belirtiyor. Mevlevi geleneğinde sikkenin 25-26 cm uzunluğunda olduğunu kaydeden Mehmet Usta, sikkenin öyle senede yüzlerce değil en fazla ancak 80-100 tane satılabildiğini söylüyor. Bunda sikkenin bir dervişe ömür boyu yetmesinin de payı büyük tabii.

Meslek hayatı boyunca iki binin üzerinde sikke yapan Mehmet Usta, bunun aynı zamanda dünyadaki semazen sayısı hakkında da bilgi verdiği görüşünde. Konya’daki atölyede imal edilen bu sikkeler en çok İsviçre’den talep görüyor. Bunu Amerika, Almanya, Avusturya, Avustralya, İngiltere, Fransa, İspanya ve İtalya izliyor. “Sikkenin alıcısı semazenliğe başlayan ya da Mevleviliğe gönül veren insanlardır. Sikkeyi alan yabancılar bunu felsefesiyle beraber alıyorlar, folklorik bir kıyafet olarak değil. Yabancı Mevlevi gruplar talep ediyor en çok da. Geçen yıl 20 kadar sikke gönderdim İsviçre’ye. Başbakanımıza da hediye ettik ‘şeb-i arus’ta.” diyen Mehmet Usta, vitrinlik sikke yapmaktan çekinse de bazılarınIn hatırını kıramayarak vitrin için de sikke yaptığını söylüyor. “Maket sikkeyi alan bunu bara koymaz diye düşünüyorum! Alanın içinde varsa alıyor.” diyerek kendini rahatlatmaya çalışıyor. En çok Türkiye’den talep gören sikkeler için Mehmet Usta’nın bir de itirazı var: “Herhalde bizim semazenlerimiz yurtdışına çıktıklarında bunları satıyorlar. Nasıl satılır bu? Tekbirli bunlar. Onun şeyhi onu tekbirliyor. Benim için daha iyi, ama tekbirli sikke satılmaz. Vereceksen buradan başka al onu sat.”

Bu kadar sikke yapmasına rağmen kendisinin sikkesinin olmadığını kaydeden Mehmet Usta, “Ben derviş değilim. Ah keşke olabilsem. Aslında beş vakit namaz kılarsın, ağzın bozuk olmaz, insanlara da yardımcı olunca dervişin senden fazla neyi var? Önemli olan gönülden derviş olmaktır. Kendin derviş olmadıktan sonra görüntün derviş olmuş ne yazar.” demekten kendini alamıyor ve tezgâhın üzerindeki sıcak sudan çıkmış keçenin üzerine iki eliyle birden abanıyor. Saatler sonra bir dervişin başına girecek şekle bürünecek sikkeyi sabırla ve inançla yoğurmaya başlıyor. Bu güçlü ve sanatçı ellere ise dünyanın en küçük tennure ustası, oğlu Celaleddin Girgiç’in minik elleri ekleniyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 3 İNDİR

Bu yazı 828 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK