Atölyeler

El Üstünde Tutulan Saatlerin Ustası

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

Makineleşmeyle birlikte pabucu dama atılan zevklerden biri de mekanik saatler. Çeşit çeşit modelle, kapaklarındaki zarif desenlerle bir zamanların “el üstünde tutulan”ıymış bu saatler. Günümüzdeyse bu saatlerin bir kısmı antika mesabesinde bir kısmı teneke. Fakat hepsi kendilerine has bir ruh taşıyor. Kapalıçarşı’da, bir insan boyu dükkânında mekanik saatlerin bu ruhunu muhafaza etme gayretinde bir saat ustası var; Ali Rıza Balcı.

Tik tak, tik tak, tik tak… Saat ustası Ali Rıza Balcı otuz yıldır bu armoni eşliğinde çalışıyor. Kapalıçarşı Bedesten’de, büyüklüğü ancak bir insan boyu olan dükkânında yıllardır saat tamir ediyor Ali Rıza Usta. Hem de ne saatler…

Balcı, hem okullu hem de alaylı bir isim. 1951’de Trabzon’da doğmuş ve üniversiteye kadar tahsiline orada devam etmiş. Üniversite eğitimi için İstanbul’a gelmiş ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kaydolmuş. Saatçi çıraklığına da o zaman başlamış. Bir üniversite öğrencisi iken neden aynı zamanda çıraklığa da başladığına şaşırıp meraklı gözlerle ona bakınca, “Babam öğretmendi, aldığı maaşla çocuk okutmak zor tabii. Ona yardımcı olmak için okulla birlikte çalışmak istedim. Kapalıçarşı’da uzaktan akrabamız olan saat ustası Mevlüt Güç’ün yanında haftalık 50 liraya çıraklığa başladım.” sözleriyle cevap veriyor ve bizi hikayesine dâhil ediyor.

O günlerde Kapalıçarşı’nın hayatında nasıl bir konum kazanacağından habersiz olan genç tarih öğrencisi, nasıl bir işin, nasıl bir hayatın içine girdiğinin de farkında değildir. Onun tek bir maksadı vardır, o da babasına yük olmadan eğitimini sürdürmek… Fakat Kapalıçarşı onu bambaşka yerlere çeker.


Tik Tak Sesleri  Geliyor Şişhane’den

Balcı, Mevlüt Usta’nın yanında çalışmaya başlayalı 2 sene olmuştur. Saat açıp kapamayı öğrenmiştir. Bir çırağın elinden gelen ufak tamiratlar yapar sadece. Bir yandan da Edebiyat Fakültesi’ne devam etmektedir. Bu günlerde mesleki hayatının dönüm noktasına gelmiştir. Bu dönüm noktasında bir nefes alıp anlatmaya başlıyor Balcı:

“O zaman İstanbul Umum Saatçiler Derneği vardı. Tabii belli aralıklarla derneğin genel kurul toplantıları yapılıyordu. Ben de derneğin yönetim kuruluna girdim. Kurula girince toplantılara katılıyordum, dolayısıyla ‘hakk-ı huzur’ alıyordum. Bir müddet sonra verilen parayı hak etmediğimi düşünerek bir şeyler yapmak istedim. O zamanki dernek başkanımız Mehmet Ali Şeker’e dedim ki, ‘ağabey neler yapabiliriz?” Bu hassasiyet ve soru bir fikre, o fikir de hem onun hayatında hem bu meslekte pek çok güzel gelişmeye kapı aralar. Kısa bir süre sonra hem Balcı için hem de İstanbul’daki diğer saatçiler için güzel bir karar alınır: Şişhane’de saatçilik kursu açılacaktır.

“Şişhane’de açtığımız kurs İstanbul’da, belki de Türkiye’de saatçilik adına bir ilktir.” diyen Balcı, o günleri şöyle anlatıyor: “Kursta eski hocaları, saat ustalarını bir araya getirdik. Tahsin Eser, Sait Gülger, Cemal Atal gibi hocalar ders verdi. Bu isimlerin o zamanki yaşları 70 - 80 civarındaydı ve hepsi usta saatçiydi. Kurslara İstanbul’un dört bir yanından saatçiler geldi. Ben onlardan saatin teoriğini öğrendim. Mesela Pendik’ten gelen bir ustadan saat açmasını, Eminönü’nden gelen başka bir ustadan saat kapamasını öğrendim. Kurslar sayesinde saatler hakkında temel bilgim oldu.” Bu kurslarda saatler hakkında teorik ve pratik bilgileri ikmal eden Balcı, bu süre zarfında önce İstanbul Umum Saatçiler Derneği Başkan Vekili, 1980 yılında ise dernek başkanı olmuş.


"Ayar, Saniyenin Peşinden Koşmaktır"

Balcı, Şişhane’deki saatçilik kursları devam ederken Edebiyat Fakültesi’nden mezun olur. Öğretmenlik mesleğinin gençlik ideali olduğunu söyleyen Balcı, belki biraz da babasını örnek alarak tarih öğretmenliğine başlar. Görev yeri Şişli Lisesi’dir, kısa süreliğine de olsa… “Öğretmenlik yapmasına yaptım ama 3 ay sonunda bu mesleğin bana göre olmadığını anladım.” diyen Balcı öğretmenliği bırakıp tekrar Kapalıçarşı’ya gelir.

Bu esnada İstanbul Umum Saatçiler Derneği, İstanbul Saatçiler Esnaf Odası’na evrilir. Balcı da bu odanın başkanlığı yapar. Daha sonra odanın bağlı olduğu İstanbul Bilumum Madeni Eşya Esnaf ve Sanatkârları Odaları Birliği’nin başkan vekilliğini ve başkanlığını yapar.

Ali Rıza Usta ve arkadaşları gerek Kapalıçarşı’da gerek İstanbul’da sanatçılığın ve saatçiliğin gelişmesi için olağanüstü gayret sarf ederler. Saat sektörünün en büyük yayın organı olan Saat Dünyası Dergisi’ni hazırlarlar. 1980’den sonra ise elektroniğin saat teknolojisinde yaygın bir biçimde kullanılması, Türk saat ustalarının ise bu konu hakkında pek bilgi sahibi olmamaları, Balcı ve arkadaşlarına kolları sıvatır. Türkiye’deki saatçilere elektronik dersleri vermeye başlarlar. Almanya, İsviçre gibi ülkelerden hocaları davet ederler. Kısacası yelpaze saatçiler için artık genişlemiştir.

Dernek ve oda başkanlığı görevleriyle Şişhane’deki kursların tertibi, Ali Rıza Balcı’nın isminin Türk saatçileri arasında efsane olmasını sağlar. Fakat Balcı’nın siması değil de imzası meşhurdur. Bu da güzel anıların yaşanmasına neden olur. Bir hatırasını şöyle naklediyor Ali Rıza Usta:

“Fırsat buldukça Anadolu’daki saatçilere giderim. Dükkânının bir köşesinde ‘İstanbul Saatçiler Odası Başkanı Ali Rıza Balcı’ diye imzam olur. ‘Sen bunu tanıyor musun?’ diye sorardım. Cevap genelde ‘tanımıyorum.’ olurdu. ‘Ali Rıza Balcı benim’ deyince sarılırdık birbirimize.”


"Saatin Kendisi Mekân, Yürüyüşü Zaman, Ayarı İnsandır”

Saatçilikte yelpazenin genişlemesi bir yandan iyi olmuş bir yandan da kötü. Saat deyip geçiyoruz ama kardeş kardeşe benzemez demişler. Çeşit çeşit saat var insanların kolunda, cebinde, masasında, duvarında… Kimi saatler makinenin bir tuşuna basılarak binlerce defa üretilirken, kimi saatler bir avucun içinde günlerce işleniyor. Bu da hem niteliğini ve kıymetini belirliyor saatin, hem de ustanın şevkini.

Ali Rıza Usta’nın tercihi mekanik saatlerden yana. “Elektronik saatlerde sanat yok, ruh yok. Çıkar makineyi tak makineyi, çalışsın! Asıl iş bu değil.” diyor yılların ustası ve ekliyor: “Mekanik saati tamir ederken uğraşıyorsun, uğraşıyorsun, uğraşıyorsun… Ve başlıyor çalışmaya: tik tak tik tak! Sanatçılığın en güzel yanı da bu. Problemi alıyorsunuz, teşhis ediyorsunuz ve anında netice alıyorsunuz. Netice alamayınca yaptığınız iş boş kalıyor. Bence saatçiler kendi dallarında da en başarılı insanlardır. Çünkü netice mutlaktır. Ya olur ya olmaz. Ya çalışır ya çalışmaz. O neticeyi alınca mutlu oluyoruz ve geçiniyoruz.”

Ali Rıza Usta “geçiniyoruz” diyince biz de merak ediyoruz saat ustaları gerçekten geçinebiliyorlar mı diye. Çünkü makineleşme saat sektörüne de son sürat girince ustaların pabucu dama atılmış olabilir, diğer sanat ve zanaatlarımızda olduğu gibi. “Bir sanatçı aç kalmaz. Çok da zengin olmaz.” diyor Balcı; “Onurlu yaşar. Düzgün insandır. Kimseye muhtaç olmaz, hayatını kazanır.” sözleriyle devam ediyor konuşmasına. Bu noktada saatçiliğin başka bir yönüne de dikkatimizi çekiyor: “Yakın zamana kadar saatçiler toplumun en muteber insanları arasındaydı. Saatçi bir meclise girdiği zaman herkes ayağa kalkar, önünü iliklerdi. Çünkü herkesin ihtiyacı olan bir şeyi yapıyor saatçi. Sahura kalkacaksın, namaz kılacaksın, işe gideceksin; saat, saat, saat! Geçmiş dönemde saate ihtiyacı olmayan kimse yoktu. İnsana hayatın her anında saat lazım olduğu için, o zaman bunu yapan kişi de muteber kişiydi. Benim bir evim, bir arabam var o kadar. Pişman da değilim. Dünyaya tekrar gelsem yine üniversite okur, ama yine saatçi olurdum.”


Saat Tüccarı ile Saatçiyi Birbirinden Ayırmak Lazım!

Hep duyar, okuruz; Kapalıçarşı’nın bir geleneği, kadim bir anlayışı vardır diye. Eski ustaların hem tezgâhlarında hem hayatlarında şahit olunur bu geleneğe. Ali Rıza Usta’nın tezgâhının farklı bir havası var. Onun tezgahını, sâir esnaf tezgahından ayıran sırrın ne olduğunu tam anlayamasak da bu farklılık gözümüzden kaçmıyor.

Ustanın dediğine göre birçok değer gibi çarşının da kendine has kültürü yok olma noktasına gelmiş. Ekonomik kaygılar ve hazımsızlık bu yok olmada başrolü paylaşmışlar aralarında. Çarşının son 40 yılına şahitlik eden Balcı, “Ahi geleneği ve esnaflık Kapalıçarşı’da yok oldu. Üzülerek söylüyorum ki insanların ve hatta esnafların birbirlerine olan saygısı azaldı, asgariye indi. Her şey paraya dayandı. Varsa bir menfaatin iyisin, yoksa kötüsün. Namuslular da namussuzlar kadar cesur olmadıkça bu iş böyle devam eder.” diyor.

Ali Rıza Usta ile saatçilik özelinde başlayan sohbetimiz, dönüp dolaşıp Kapalıçarşı’ya dayanıyor. Her usta Ali Rıza Bey gibi olsa çarşının silueti böyle olmazdı, acaba sorun nereden kaynaklandı diye düşünürken cevap işin ehlinden geliyor:

“Çarşıda 40 sene önce çalışanların yüzde 70’i usta ve sanatkârdı. Bugün yüzde 5 desem mübalağa olur maalesef. O zaman burası el sanatları deryasıydı. Karyolacısından yorgancısına, gümüşçüsünden antikacısına kadar her sanat ve zanaatın ustası vardı burada. Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu! Mesela kuyumculukta Kapalıçarşı merkezdi. Makineleşme oldu, sanat bitti. Şimdi çırak geliyor, ‘kaç para alacağım’ diyor. Eskiden eti de kemiği de ustanındı ve sanat yürüyor, çırak da sanatkâr olarak yetişiyordu.”
Ali Rıza Usta’nın dertli olduğu her halinden belli oluyor. Çıraklıktan itibaren çarşıda olması, çeşitli görevlerde bulunması ona birçok hadise yaşatmış. Doğal olarak sitem ediyor Balcı: “Kapalıçarşı’da sahte mal satılıyor, dükkân genişletmek için duvarlar yıkılıyor. İçim sızlıyor, 500 senelik duvar kırılır mı? Laf söyleyince biz kötü oluyoruz.”

Ali Rıza Usta’yla sohbetimize devam ederken, küçük dükkânın içinde bir insan gölgesi belirdi. Biz gölgeyi tanıyamasak da usta hemen tanıdı, ayağa kalktı ve “Hocam hoş geldin.” dedi. Tezgâhının yanındaki sandalyeye buyur etti misafirini. Her şey azalır belki, fakat muhabbet paylaştıkça çoğalır demişler. Misafirimizle (hâlbuki onun da ev sahibi sayıldığını birazdan öğreneceğiz) Ali Rıza Usta koyu bir sohbete daldılar. Biz de payımıza düşeni aldık.

Ustayı ziyarete gelen, İstanbul Ticaret Üniversitesi Ticari Bilimler Fakültesi İşletme Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Oğuz Uras. Ali Rıza Usta’nın kadim dostu. İkisini buluşturan şey ise müşterek saat zevkleri…

Oğuz Uras öyle bir yerden başlıyor ki söze; “Müzayededen dahi korkarak saat alıyorum. Hemen Ali Bey’e getirip gösteriyorum saati.” deyince anlıyoruz Ali Rıza Usta’nın ısrarla vurguladığı esnaflıkla bitiriyor sözlerini. Oğuz Bey’in de hem işi gereği hem de özel ilgisinden dolayı esnaflık ve zanaatkârlık hakkında söyleyeceği çok şey var: “Bilgi uzun zamanı gerektirir, bugünden yarına olacak işler değil.” diyen Uras, “Teknoloji el sanatını yok etti, artık sanatkâr yetişmiyor. Ahi bitince usta-çırak ilişkisi de yok oldu. Ayrıca bugün toplumumuzda baba mesleğine itibar edilmiyor.” sözleriyle döküyor içini.

Bu iç döküşten Ali Rıza Usta da nasibini aldı. Uras Hoca biraz da sitem ederek, “Ali Bey’in hatası kendinden sonra nesil yetiştirmemesi.” deyince işin aslı ortaya çıktı. Esasında 40 yılda tam 30 usta yetiştirmiş Balcı. Şu an içlerinde kuyumculuk yapan da varmış saatçilik yapan da. Fakat sanatkâr diyebileceği sadece üç kişi yetişmiş.


“Etmezseniz Saatlerinizi Ayar, Sizin de Hayatınız Kayar..."

Ali Rıza Usta da Uras Hoca da aynı dertten muzdaripler. El sanatlarının ve zanaatkârlığın zor durumda olmasını yeni nesille aralarındaki bağın kopma noktasına gelmesine bağlıyorlar. Uras Hoca, “Eski yapımızdan gençlere pek bir şey aktaramıyoruz.” dedikten sonra hoş olmayan bir tecrübesini paylaşıyor: “Ben bir üniversitede iken senato üyesiydim. Eğitim Fakültesi’nin programından Osmanlı Türkçesi eğitimlerini kaldırmayı düşünüyorlarmış. Sebebi de ders verecek hoca yokmuş. ‘Kaldırmayın, kaldırırsanız bir daha koyamazsınız. Hoca bulunur bir müddet sonra.’ dedim ben de. Bunların ne kadar önemli olduğu benim yaşıma gelindiğinde anlaşılı yor galiba.” İşin okul boyutunu Uras Hoca anlatırken tezgâh boyutuna Ali Rıza Usta devam ediyor. Birçoğumuzun dedelerimizden, birçoğumuzun Türk filmlerinden aşina olduğumuz mekanik cep saatlerinin artık çok az üretildiğini söylüyor Ali Rıza Usta. Üretilenler de eski saatlerin zevkinden çok uzakmış. “Biz bugün bunun sadece tamirini yapıyoruz. Bunu imal etmek kolay iş değil.” dedikten sonra şöyle sürdürüyor konuşmasını: “Ustalar bu saatleri elleriyle inceltmiş, bir sanat yapmışlar. Bugün bunu imal edemiyoruz. Neden? Teknik olarak mümkün ama ekonomik olarak mümkün değil. Çünkü bir saatin yapabilmek için yüzlerce saat ayırmak lazım. O da günümüzde mümkün değil. Bu saatlerin yenileri yapılıyor artık, onlar da çok güzel, ama benim için değil, eskileri görmeyenler için. Yani kopan bağın diğer ucunda kalanlar için.”


"... Bozulmuş Bir Saat Hastalanmış Bir İnsana Benzer”

Uras Hoca da Ali Rıza Usta ile aynı fikirleri taşıyor. “Önemli olan saat bana bir şey verebiliyor mu? Göz iletişimi olur, hissi bağlar olur, ama bir şey veriyor mu bu çok önemli.” diyor. Köstekli saatlere karşı ayrı bir zaafının olduğunu ifade eden Uras Hoca’nın bu merakı İznik’te başlamış. O zamandan bu zamana pek çok koleksiyoner ile tanışmış. “Ben ne adamlar tanıdım; yemiyor içmiyor, koleksiyonuna parça alıyor. Maddi-manevi ömrünü vakfetmiş sevdiği işe.” diyen Uras Hoca’nın da 30’dan fazla saati varmış. İlk saatini ise 1992’de almış. En kıdemli saati 1840’larda üretilen nadir bir saatmiş.

Ali Rıza Usta’nın saatlerini anlatmaya zaten kelimeler kâfi gelmez. Kendi de pek anlatmıyor işin o kısmını. “Ben yârimi tenhada severim” düşüncesinde olmalı diyerek çok da üstelemiyoruz. Ama saatleriyle arasında çok farklı bir bağ olduğunu inkâr etmiyor Ali Rıza Usta. “Bazı saatlerim var ki nazlanıyorum onlar için. Müşteri gelince onları göstermem.” diyerek noktalıyor bu güzel sohbeti.

İSMEK El Sanatları Dergisi 14 İNDİR

Bu yazı 1179 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK