Müzik Aleti Yapımı

Orta Asya’dan Günümüze Büyülü Ezgiler

  • #


Yazı: Neva OLUT

En eskisi 10 bin yıl öncesine dayanan, tamamen doğal ve orijinal malzemelerle üretilmiş murinhur, rebab, çeng, şaman davulu, yatugan gibi belki de adını bile duymadığımız 800 farklı Türk enstrümanı Ferudun Obul'un Sultanahmet'teki küçücük atölyesinde hayata tutunmaya çalışıyor. Obul ilgisizlikten mustarip ancak tüm çağrılara rağmen yurt dışına çıkmayı hiç düşünmüyor: "Her şey burada kalmalı, anavatanımda…" diyor. Feridun Obul… Sultanahmet'in tarih kokan daracık sokaklarından birinde, Osmanlı paşaları için yapılmış, 300 yıllık bir yapı olan Türk Müzik Evi'nin sessiz, sakin, mütevazi, ince ruhlu sahibi… İçten bir "hoş geldiniz" ile karşılıyorlar Feridun Bey ve eşi Sema Hanim bizleri. Feridun Bey'in çalışma odasına giriyoruz, bütün duvarlar daha önce hiç görmediğimiz enstrümanlarla dolu. "Doğu Türkistan'dan Sibirya'ya, Kafkaslardan Balkanlar'a kadar çok geniş bir coğrafyanın ürünleri" diye anlatıyor ve bir bir tanıtıyor Feridun Usta bize enstrümanları… "Çeng, kubuz, yatugan, dutar, dobra, tar, halile, dutar, koray, şaman davulu, kilkopuz, koçkarca, santur, sibizgi, musikar, nakkare…" diye saymaya başlıyor, şaşırıyoruz, ne adını biliyoruz, ne kendini tanıyoruz enstrümanların. "Bunlar bizim kültürümüz" diyor usta, "Orta Asya'dan beri Türkler icra etmiş ve hala da o bölgelerde meşk ediliyor bu çalgılar. Ne yazık ki bizde bilinmiyor, öyle ki üniversitelerimizdeki enstrüman yapımı bölümlerinde bile dersi yok. Ancak her zaman olduğu gibi bu konuda da yabancılar anlıyor kültürümüzün kıymetini. İspanya, İsviçre, Avusturya ve Almanya'dan misafirler ağırlarım sürekli. Hepsi öyle ilgili ki şaşarsınız. Mesela iki yıl önce bir konser oldu. 26 yabancı ülkemize geldi ve rebab çaldı. Bizimkiler ise sadece alkışladı… Yurt dışında çoğu ülkede yapılıyor çalgılarımız ve ders vermem için çağırıyorlar beni. Gitmiyorum. Sergi için bile gitmedim. Burada kalmalı her şey diye düşünüyorum…"

"Bir Ses ile Hayatim Değişti"

Sema Hanım'ın bizim için demlediği sıcacık çayın eşliğinde devam ediyor konuşmamız… Ustanın bu derin aşkının ne zaman ve nasıl başladığını merak ediyoruz. "1986 yılıydı. O zamana kadar müzik ile yakından uzaktan alakası olmayan ben, bir arkadaşımı ziyaret için Cerrahpaşa'daki İstanbul Üniversitesi Etnomüzikoloji Merkezi'ne gitmiştim. Bir ses ile yaşamımın akışı değişti diyebilirim. Beni bilmediğim diyarlara götüren bir tiniydi bu… Çatı usta siydim hâlbuki, işi biriktim ve enstrüman yapımı atölyesinde başlama kararı aldim.1994 yılına kadar bu işe gönül veren arkadaşlarımla omuz omuza çalıştık, ürettik. Ancak üniversitenin rektörünün değişmesi bu rüyanın sonu oldu. Hepimiz ayrı yönlere dağıldık. Ben Türk Müzik Evi'ni kurdum ve eşimin sonsuz desteğiyle bu yolda tek başimam yürümeye başladım. Krizim yetişti ardından. Gökçe Obul da İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Enstrüman Yapımı Bölümü mezunu. O da bu işe gönül verenlerden yani…" Şu ana kadar 10 bine yakın enstrümana hayat veren ustaya üretimlerini nasıl değerlendirdiğini soruyoruz: "Daha önce de dediğim gibi ülkemde değeri yok yaptıklarımın. Enstrümanlarımın yüzde 95'ini yurtdışına gönderiyorum. Ülkemizden öğrenciler genellikle tez döneminde gelirler bana. Konservatuarların yanı sıra Antropoloji bölümlerinden ilgi var o kadar." diyor. Çeşitli sergilerle öz kültürümüzün izlerini günümüze taşıyan Obul'un enstrümanlarını çeşitli tarihi filmlerde ve bazı TV programlarında dekor olarak görebilmek mümkün… Türk müziğinin binlerce yıllık geçmişinden bahseden usta, "Özellikle Selçuklu ve Osmanlıda musikiye önem verilir, padişahlar tarafından dahi icra edilirdi, en önemlisi de bu müzikler tedavi amaçlı da kullanılırdı." diyor. Obul bu anlamda önemli bir projeye de katkıda bulunmuş. Ustanın ürettiği enstrümanlarla çalınan müzikler "relaxation music" adi altında eczanelerde satışa sunuluyor…


"En Büyük Üzüntüm: Çırağım Olmaması"

En eskisi 10 bin yıllık bir şaman davulu olan enstrümanların hepsinin ayrı bir hikayesi var, hepsi başka başka yüzyıllara ve kültürlere ait. Malzemeleri ise tamamen doğanın kalbinden. Obul'un hayat verdiği çalgılara dokunmak, tarihe dokunmak gibi bir şey, bunu hissederek hepsine bir bir dokunuyoruz… M.Ö 3. yy'a ait bir pazırık çengini inceliyoruz. Telleri koyun bağırsağından, malzemesi deve derisinden… Gitara benzeyen murinhura bakıyoruz. At kuyruğundan telleri, ak kayın ağacından gövdesi, kök boyalar ile boyanmış… Pazırık çengi, giçek, rebab… Hepsi orijinallerine sadik kalınarak, doğal malzemelerle yapılmış… Usta, çoğunlukla ladin, çınar, abanoz, ceviz, akağaç gibi ağaçları kullanıyor; at kuyruğu, koyun derisi, deve derisi, kaplumbağa kabuğu, hindistan cevizi, bağırsak, manda boynuzu, yayın baliği derisi, manda yüreği zari gibi malzemelerle vücuda getirdiği çalgıları ipekler, kök boyalar, sedefler, fildişleri, gümüş ve ahşap kakmalarla süslüyor. Bunca farklı enstrümanı hangi bilgilere dayanarak yaptığını merak ediyoruz. "Minyatürler, gravürler, fotoğraflar, mağara resimleri, eski belgeler, kitaplar hepsi benim bilgi kaynağım. O kadar çok araştırma yaptım ki bu konu hakkında." Kim bilir ne çok bilgi birikmiştir, bunları diğer insanlarla paylaşmayı düşünmüyor musunuz? diye soruyoruz. "Haklısınız. Enstrümanları araştırırken o zamanların sosyal yaşamıyla birlikte geliyor her şey. Nasıl yaşıyorlar, ne giyiyorlar, hayat şartları, yaşadıkları dönem… Bunların hepsini bir kitapta bir araya getirmek istiyorum. Bundan sonraki öncelikli hedefim bu…" diyor. O küçücük odada gördüklerimizden ve duyduklarımızdan o kadar etkileniyoruz ki bunu en kısa zamanda gerçekleştirmesi konusunda ustayı yüreklendiriyoruz… Feridun Bey'in atölyesinin birkaç sokak ötede olduğunu öğrendiğimizde orayı da ziyaret etmek ve o havayı teneffüs etmek istiyoruz. Evden çıkıp, biraz yürüdükten sonra 800 yıllık bir sokağın dar merdivenlerinden çıkıp atölyeye varıyoruz. Atölyenin girişinde ustanın, çırağım dediği sevimli bir tavşan karşılıyor bizi. Adi "panda" olan tavşanın gönül yoldaşı olduğunu, kemirdiği kablolar dışında arkadaşlığıyla kendisini memnun ettiğini anlatıyor Feridun Bey. Bir sürü malzemenin canlanmak için sıra beklediğini görmek heyecanlandırıyor bizi, "Bundan ne yapacaksınız", "Şunların özelliği nedir?" sorularımız ardı ardına sıralanıyor, ceviz kabuklarının, kökboyaların, kamışların içinde ilginç bir dünyayla karşı karşıyayız biliyoruz. Eserlerini ne kadar zamanda ortaya koyduğunu soruyoruz: "Hepsinin yapım süresi farklı, kimi enstrüman 1 haftada biterken kiminin yapımı 1 ay sürebiliyor. Ancak benim için birbirinden hiçbir farkı yok. Hepsini öyle severek yapıyorum ki. Satılır mi diye bir düşüncem de yok. Benim için çok değerli, asla satmayacağım onlarca enstrümanım var. En büyük üzüntüm ise (gülerek söylüyor) pandadan başka çırağım olmaması…" 10 bin yıllık Türk enstrümanlarını günümüze büyük bir başarıyla taşıyan Feridun Usta birikimlerini aktaracak çırak aramaya devam ede dursun, ecdadımızın nice cevheri, geçen yüzlerce yıla inat yine de bir köşeden bizlere gülümsüyor; görebilene, kıymet bilene…  

İSMEK El Sanatları Dergisi 3 İNDİR

Bu yazı 787 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK