Resim

Rembrandt ve Çağdaşları, "Altın Çağ"ı İstanbul’a Taşıdı

  • #


Yazı: Hafize Ergene

17. yüzyılların Hollanda’sına yapılacak bir zaman yolculuğuna var mısınız? O yılları resim sanatı ile anlamaya, öğrenmeye ve var olan yeteneklere hayran olmaya hazır mısınız? Hazırsanız eğer, resim sanatının en önemli isimlerinden “Işıkların Efendisi” olarak bilinen Rembrandt ve çağdaşlarına ait bir sergiye gidiyoruz. Hollanda’nın ulusal müzesi Rijksmuseum’dan İstanbul’a Sakıp Sabancı Müzesi’ne, tabir yerindeyse ayağımıza kadar gelen bu sergiyi kaçırdıysanız şayet, buyurun birlikte gezelim…

Eşsiz Boğaz manzarası eşliğindeki bir yolculuğun ardından “Rembrandt ve Çağdaşları: Hollanda’nın Altın Çağı” sergisi için Emirgan Korusu’yla Boğaz’ın buluştuğu yere, daha önceleri merhum Sakıp Sabancı’nın yaşadığı Atlı Köşk’e varıyoruz. 10 yıl önce müze olarak hizmet vermeye başlayan Sakıp Sabancı Müzesi, bahçeye adım attığınız anda içinize huzur veriyor. Müze, eşsiz yeşillikteki bahçesi ile sizi âdeta az sonra 21 yüzyıldan 17. yüzyıla yapılacağınız zaman yolculuğu için hazırlıyor. Buraya Atlı Köşk de deniyor. Vaktiyle Hacı Ömer Sabancı, köşkü satın aldıktan sonra, Muhtar Paşa’nın Moda’daki Mermer Köşk’ü süsleyen ama daha sonraları bir müzayedede satışa çıkan bronz at heykelini almış ve bu muhteşem köşkün bahçesine getirtmiş. Daha sonraları Milano’da beğendiği bir başka at heykelini de Emirgan’daki köşke getirten Ömer Sabancı böylece, köşke “Atlı Köşk” denmesine de vesile olmuş. İşte Boğaz'ı selamlayan bu asil hayvanın bronzdan yansımaları, çıkacağınız bu önemli sanat yolculuğuna daha önce adım atmanızı sağlıyor.


Sabancı Müzesi’nin alt bahçesinden üst bahçesine doğru yola çıktığınızda artık çoktan İstanbul’dan soyutlanmış buluyorsunuz kendinizi. Az sonra gezeceğiniz serginin dünyasına adım adım giriyorsunuz. Sanal şelale ve içine döküldüğü havuzdaki nilüfer çiçekleri, çılgınca öten kuşlar, tarihi çeşmeler, büyülü çiçek ve çimen kokusu, doğayla zıtlaşmayan video art gösterilerin arasından eşsiz bir Boğaz manzarasına sahip üst bahçeye ulaşıyorsunuz. O manzarayı geride bırakıp müzeye girmek gerçekten zor. Ama söz konusu, ayağımıza kadar gelen bu önemli sergi olunca, Boğaz'a veda etmek zor da olsa mümkün oluyor.

Ve işte “Rembrandt ve Çağdaşları Hollanda Sanatının Altın Çağı” sergisindeyiz. Ama serginin derinliklerine dalmadan önce biraz sanat tarihi dedektifliği yapmak gerek. Buyurun biraz derinlere dalalım…



Hollanda’nın “Altın Çağı” 

Bu sergide yer alan 17 yy. Hollanda’sına ait bu eşsiz eserlerin, resmin “Altın Çağı” olarak adlandırılması, şüphesiz 17 yy. Hollanda’sının kültür, ekonomik ve halka verilen özgürlüklerle yani Cumhuriyetle paralel. Hollanda’nın 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’nın başta gelen güçlerinden biri olması, bu yüzyıllarda sanatının altın çağını yaşamasını sağlamış. Denizci kimliğiyle, yeni keşfedilen kıtaların halklarıyla iyi ilişkiler kuran Hollanda, böylece maddi ve kültürel kazanımlar sağlamış.

Hollanda’nın “Altın Çağı”nda en değer gören ve ilerleyen sanatların başında, resim sanatı gelmiş. O dönemde resim sanatı, halkın tarihe not düşmesini ve en gerçekçi halleriyle kendilerine dışardan bakmalarını sağlayarak her kesimin ilgisini çekmiş. Şimdilerde doktorluk, avukatlık, mühendislik meslekleri ne kadar önemliyse, ressamlık da o zamanların en prestijli mesleği olmuş.

Bu olumlu ortam, 17. yüzyıl Hollanda’sında yapılan resimlerin, tarihte eşine az rastlanır eserler olmasını sağlamış. Hollanda sanat açısından en verimli çağlarını yaşarken, birçok ressam, tıpkı İspanyol ve Flaman resim tarzlarında olduğu gibi büyük İtalyan resim okulları geleneğini başkalaştırarak, özgünleştirerek yorumlamış. Büyük İtalyan Ressam Caravaggio’nun yarattığı akım, “Işıkların Efendisi” Rembrandt ve ondan bir dönem sonra yaşamış bir başka ışık şairi Jan Vermeer’i ve pek çok önemli ressamı da etkilemiş. 17. yüzyıl Hollanda resim sanatı mitolojik, dinsel konulardan çok natürmort, portre, ev yaşamı, manzara, şehir görünümleri, grup portreleri, ev içi, kilise içi resimleri gibi daha çok günlük hayat temalarından oluşuyormuş. Ve o dönem yapılan tablolar, o güne kadar eşine az rastlanır bir gerçeklikte resmetmişler. Küçük yaşlarda önemli ressamların yanına çırak olarak verilen pek çok çocuk, geleceğin önemli ressamları oluyordu; Rembrandt da bu ressamlardan biriydi. Hayatı hakkında çok detaylı bilgilere ulaşılamasa da sanat tarihçilerinin özveri ve inadı sayesinde Rembrandt’ın hayatı hakkında bazı bilgiler elde edilebilmiş.


Işık ve Gölgenin Efendisi Rembrandt van Rijin

Az sonra ziyaret edeceğimiz serginin baş konuğu olan Rembrandt van Rijin, Hollanda’nın Avrupa’da önemli bir güç olmaya başladığı bir dönemde 1606 yılında Leiden’de dünyaya gelmiş. 14 yaşında üniversiteye giden, ancak kariyerine ressam olarak devam etmeye karar veren Rembrandt, üniversiteden ayrılarak Jacop van Johannes Vermeer “Aşk Mektubu” Tablosu 1667-1669 / Tuval üzerine yağlıboya / 44x38,5 cm 45 Swannenburgh’un resim stüdyosuna çırak olarak girmiş. 20 yaşına geldiğinde ise çoktan ressamlıkta fark edilir bir yeteneğe sahip olduğunu ispatlayan Rembrandt’ın, sanat şehri Amsterdam’a gitme vakti de gelmiş.

Fransız Filozof Descartes’ın söylemiyle “İstediğiniz her şeyi satın alabilirsiniz, özgürsünüz ve güvendesiniz.” dediği Amsterdam, kültür seviyesi oldukça yüksek bir şehirdi. Zengin Amsterdam tacirleri, üniversite eğitimi görmüş, farklı diller bilen ve her şeyden önemlisi sanata önem veren insanlardı. Şehir kozmopolit bir yapıya sahipti. Katolik Kalvinistler, Lutherciler, Yahudiler ibadet etmekte özgürdüler. İşte bu özellikleriyle zengin Hollanda’nın büyülü şehri Amsterdam, sanatçıların gözbebeği olmuştu.

Amsterdam’da Pieter Lanstman’dan 6 ay eğitim alan Rembrandt, Lanstman sayesinde İtalyan sanatını ve ünlü İtalyan ressama ait Caravaggio tekniğini tanıma fırsatı yakalamış. Amsterdam’da aldığı eğitim sonrasında Caravaggio’nun teknikleri ile özgün eserler resmetmeye başlayan Rembrandt, açık- koyu renklerle oluşturduğu kontrast tekniği, koyu zemin üzerine uyguladığı beyaz kurşun kullanımı ve henüz boya tam kurumadan alttaki tuvali ortaya çıkaran kazıma tekniği ile muhteşem tabloların altına imzasını atıyordu. Rembrandt, gravür ve iğne ile bakır levhalara resim kazıyarak uyguladığı baskı tekniğinde ise tartışılmayacak kadar ustaydı. 20’li yaşları süren Rembrandt, daha o yaşlarda ustalık eserlerini yapmaya başlamıştır bile.

1669’da hayatını kaybedene kadar 650 kadar eser yaptığı tahmin edilen Rembrandt’ı, diğer ressamlardan ayıran bir başka özelliği ise 50’yi aşkın kendi portresini yapmasıdır. Kendini çeşitli yıllarda resmeden Rembrandt, bazı sanat tarihçilerine göre kendini arıyordu. Gençliğinden yaşlığına kadar, dönem dönem yaptığı kendi portreleriyle, kendinin bir günlüğünü tutuyordu sanki. Amacı belki de kendini, sanatı sayesinde dışarıdan gözlemleyebilmek, anlayabilmekti.


Rembrandt, 17. yüzyılda resimde hâkim olan günlük konuları, kendi estetik süzgecinden geçirerek, kırmızı, sarı ve kahverengi tonlarından başka çok fazla renk kullanmadan, muhteşem ışık-gölge oyunlarıyla insanların o anda bulundukları ruh hallerini, büyük bir ustalıkla resmetmiştir. Rembrandt’ın gerçek insan ölçülerinde ve boyutlarında yaptığı tablolardaki modellerin, ruh hallerini hissetmemeniz ise neredeyse imkânsızdır. Bir yazarın belki de sayfalarca yazarak tasvir ettiği sevinç, keder, umutsuzluk, bekleyiş gibi ruh hallerini Rembrandt, fırçasının muhteşem dokunuşlarıyla, tek bir karede anlatmış. Rembrandt’ın tablolarındaki ışık, onu çoğu ressamdan ayırarak “Işıkların Efendisi” yapan bir resmetme kabiliyetiyle tuale yansımıştır. Tablolarında ışık, sanki ilahi bir kaynaktan, tüm duyguları açığa çıkarmak için yeryüzüne inmiştir. Bu ışık gölge oyunları aynı zamanda tabloların üç boyut kazanmasını sağlar. Bu üç boyutluluk, yüzdeki bir yaşlılık çizgisi veya kıyafetteki bir kıvrım olsun, elinizi uzatma, dokunma hissiyatı yaratır; o kadar gerçektir tüm detaylar. Onun resimlerinde beyaz ve siyahın zıtlığıysa, eşsiz bir beraberlik yaşar. Yaptığı gravür, oyma ve taş baskılardaki ışık ve gölge oluşturma başarısı ise Rembrand’ın sanat dehasından geliyor olsa gerek. İşte tüm bu özellikleriyle sanat tarihçileri tarafından resim sanatının önemli bir yerine oturtulan Rembrandt’ın eserlerini, az sonra görecek olmak, gerçekten heyecan verici.

Rembrandt ve Çağdaşlarıyla Tanışma Vakti 

Sergiye girmeden önce bilmemiz gereken birkaç şeyi hatırladıktan sonra, Emirgan Koru’suyla Boğaz'ın buluştuğu yerde, “Karanlıkla Işığın Buluştuğu” sergiye, 17. yüzyıla adım atıyoruz…

“Rembrandt ve Çağdaşları: Hollanda’nın Altın Çağı” sergisine girer girmez etkilenmemeniz neredeyse imkânsız. Hollanda’nın en büyük ulusal müzesi Rijksmuseum’dan gelen bu eşsiz ve paha biçilemez eserler, izleyicisine gerçek resim sanatının nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Uzun süren aydınlatma çalışmaları ile özellikle “Işığın Efendisi” olarak bilinen Rembrandt’ın tabloları, sanatseverleri kendine hayran bırakır nitelikte. Resim sanatının en başarılı dönemlerinden biri olan 17.yüzyılın Hollanda’sında yaşayan ressamların eserleri geçirdiği yüzlerce yılı yalanlarcasına, “Şu an yaşıyorum. Gözlerime, tenimin dokusuna bak.” dercesine selamlıyor sizi. Rembrandt’ın yanı sıra 59 sanatçıya ait 73 tablo, 19 desen çalışması ve 18 objeden oluşan bu sergi, buram buram sanat ve tarih kokuyor.


Sergiye adım attığınızda sizi karşılayan ilk tablo, Abraham van den Tempel’in 1671 yılında tamamladığı “Amsterdamlı Tüccar David Leeuw Ailesiyle Birlikte” tablosu oluyor. O dönem zengin aileler, eşleriyle ya da çocuklarıyla beraber portreler yaptırırlarmış. Bu tablo için poz veren Leeuw ailesinin 5 çocuğu da müzikle ilgilenirken resmedilmişler. 17. yüzyılda tablolarda yer alan müzik teması ailenin birbiriyle uyumunu temsil edermiş. Tabloda sizi en çok etkileyen şey ise gözler. Aile 300 yıl öncesinden size capcanlı bakıyor. Her bir tablonun başında uzun bir zaman geçireceğinizi daha ilk eserden anlıyorsunuz.

Fotoğraftan Daha Gerçek Tablolar 

Tempel’in tablosunun başından hayranlık ile ayrıldıktan sonra, Nicoles Eliasz Pickenoy’nin “Johanna Le Maire” isimli tablosu sizi karşılıyor. Amsterdamlı bir tüccarın kızı olan Johanna Le Maire’nin resmedildiği tabloda, Johanna dantel işlemeli gösterişli başlık, eldivenler, altın kemer ve kırmalı boyunluğu ile tam karşınızda duruyor sanki. Tabloda yer alan düğün eldivenlerinin kendisini, geçen 3 yüzyıldan sonra görmek oldukça heyecan verici. Eldivenleri cam fanustan çıkarmak ve elinize geçirivermek arzusuyla yanıp tutuşuyorsunuz âdeta Nihayet Pickenoy’un tablosundan sonra ilk Rembrandt tablosu ile tanışıyorum. Rembrandt’ın “Rotterdamlı Bira Üreticisi Dirck Jansz Pesser’in Eşi Haesje Jacobsdr van Cleyburg” isimli tablosu, yani sergi afişlerini süsleyen o tablo, işte karşımda. Afişi ilk gördüğümde “Neden Rembrandt’ın başka tablosu afişte yer almadı?” diye düşünmüştüm. Ama tabloyu görünce tüm fikrim değişti. Sanki bir vesikalığa bakar gibiyim. Tabloya dokunma iznim olsa, kadının gözaltı torbalarındaki o kabartıyı, tenini hissedecek gibiyim. Tablodan âdeta dışarı çıkan kırmalı yakalık, yüze ve yakaya vuran gölgeler ve ışık dağılımı çok çarpıcı.

Vermeer’in ”Aşk Mektubu” tablosuna mı, Gabriel Metsu’nun “Yemek Yiyen Kadın” tablosuna mı Gerard Houckgeest’in “Delft’de Oude Kerk Kilisesi’nin İçi” tablosuna mı, nereye bakacağınızı şaşırırken çoktan 17. yüzyıla dalmış buluyorsunuz kendinizi. Fotoğraf kadar gerçekler. Sadece olanı yansıtmıyor bu resimler, içlerinde saklı kalan gerçekleri de fısıldıyorlar size. Tabii eğer böyle bir çabanız varsa.


Vermeer’i İstanbul’da Görmek Bir Ayrıcalık 

Sakıp Sabancı Müzesi’nin 10. yılı şerefine, Türk ve Hollanda hükümetlerinin diplomatik sponsorluğunu üstlendiği sergide, ölümünden sonra 1866 yılında bir sanat tarihçisi tarafından tekrar keşfedilene kadar, sanat tarihi sayfalarından talihsiz bir şekilde silinen Johannes Vermeer’in de bir tablosu yer alıyordu. Resimlerinde ışığı kullanmadaki ustalığıyla öne çıkan Vermeer’in tabloları, uzun yıllar başka ressamlar tarafından yapıldığı düşünülmüş ve başkalarının isimleriyle anılmış. Vermeer’in bilinen 35 yapıtından birini İstanbul’da görme şansı elbette ki çok önemliydi. 17. yüzyılda adım adım ilerledikçe gözüm sabırsızlıkla muhteşem ressam Vermeer’i arıyor. Ve ilk koridoru döndükten sonra, solda tam da resmin ruhunu açığa çıkaran bir köşede, harika bir ışıklandırmayla karşımda duruyor “Aşk Mektubu”. Ufak, karanlık bir odadan gözetliyor gibi bakıyorum tablodaki iki kadına. Çekinerek, birkaç adım sonra yakından bakabileceğim gerçeğiyle, başım döne döne yanına yaklaşıyorum. Tablo bir iki adım ötemde ve gerçekten çok güzel.

Tabloda genç bir kadın, şöminenin yanında elinde lavtasıyla otururken (İlkçağa Sümerliler, Mısırlılar, Romalılar ve Yunanlılar tarafından kullanılan, daha sonraları Araplar tarafından geliştirilen, 16 ve 17. yüzyıllarda ise Avrupa’da yaygınlaşan bir müzik aleti) az önce mektubu verdiği anlaşılan bir başka kadınsa ayakta, yüzünde çok belirgin bir merak ifadesiyle beklemekte. Vermeer, tabloyu, bu iki kadının o anda yaşadıklarına tesadüfen tanık olmuşçasına resmetmiş. Siz de bu iki kadını gizlice izliyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi.


“Aşk Mektubu” isimli tabloda Vermeer’in diğer tablolarında da kullandığı bazı şifreler var. Tabloda mektubu elinde tutan kadının tam arkasındaki duvarda iki tablo asılı. Bu tabloların birinde denize açılmış bir gemi, diğerinde ise bir dünya haritası resmedilmiş. Deniz teması ve lavta isimli enstrüman, 17. yüzyılda yapılan resimlerde aşkı anlatan şifrelermiş. Vermeer’in de zaman zaman kullanmayı tercih ettiği bu şifreler sayesinde kadının elinde tuttuğu bu kâğıt parçasının, bir aşk mektubu olduğunu anlıyoruz.

Vermeer Tablolarındaki Şifreler 

Resimlerinde gündelik konuları, ev içinde geçen hayatı konu alan Vermeer, tablolarında çizdiği objelerin arasında dünya haritasına veya yerküreye de sıklıkla yer verirdi. Bu durum, bazı sanat tarihçilere göre, hayatı hakkında pek bilgiye ulaşılamayan Vermeer’in gidilmemiş diğer ülkelere olan özlemini anlatmaktadır. Az önce “Aşk Mektubu” isimli eserinde de bir dünya haritası tablosuna yer verdiğini söylemiştik. Bu tabloya da yine aynı özlemi, dış dünyaya özlemi mi, şifrelemiştir Vermeer, bilinmez.

Tablolarında çoğunlukla kadın figürüne yer veren ve onları devamlı bir camın önünde resmeden Vermeer, dış dünyaya duyulan özleme mi yoksa tam tersi, dış dünyadan kaçarak insan için sığınak olan eve mi vurgu yapmak istemiş? Bu sorunun cevabı da Vermeer’in sanatına ait çoğu şey gibi bilinmez. Ama o camdan süzülen ışık ve ışığın odada dağılımı, Vermeer’in fırçasında, bir şiire dönüşür. “Aşk Mektubu” tablosunda buna resmen tanık oluyorum. Karanlık bir odadan, tek camla aydınlatılan bir odaya gizlice konuk oluyorum. Az sonra mektupta okunacakları dinlemek arzusundayım.


Vermeer’in yaşarken yaptığı tablolarla kasabası dışında tanınmamış, ancak öldükten 2 yüzyıl sonra yeteneği keşfedilmiştir. Genellikle saf renkleri, soğuk tonları kullanan Vermeer; sarı, toprak kırmızısı, ultramer mavi renklerini resimlerinde kullanmayı çok sever. Yaşadığı yüzyılda lacivert taşı ya da doğal lacivert gibi pahalı boya maddelerini yoğunlukla kullanan bir başka ressam yoktur. Tablolarına imzasını atmasa da bu tonlar âdeta birer Vermeer imzasıdır. “Aşk Mektubu” tablosunda tüm bu simgeleri, renkleri görmek özellikle kullandığı mavi tonuna şahit olmaksa heyecan verici.

Vermeer’in “Aşk Mektubu”nun başından ayrılmadan önce küçük bir bilgi verelim. Genelde ufak boyutlarda tablolar yapan Vermeer’in tablolarında ön çalışmalar yaptığına dair bir iz bulunmaz. Resimlerinde harikulade bir perspektif yeteneğiyle objeleri yerleştiren Vermeer’in, böyle resmedebilmesi, bazı sanat tarihçilerine göre, resim yaparken ‘camera obscura’yı kullanmasından ileri gelir. Ancak “Camera obscurayı kullanmış mıdır, kullanmışsa ne ölçüde kullanmıştır?”, bu tartışma hâlâ sürmektedir. Kesin olan ise Vermeer’in dahi bir ressam olduğudur.

Tabloların Arasında Gulliver Olmak

Vermeer’in 35 tablosundan birini görme şansını yakalayan, mutlu bir insan olarak sergi salonunda ilerliyorum. Ve daha önce hakkında bilgiye sahip olmadığım, genellikle mimari yapıların içlerini resmeden Gerard Houckgeest’in “Delft’de Oude Kerk Kilisesi’nin İçi” isimli tablosunu görüyorum. Minyatür insanların oynadığı canlı bir tiyatro sahnesine bakıyorum sanki. Ya da Gulliver oldum ve her şeyin boyutu ufalıverdi bir anda. Resimdeki her ayrıntı, camdan dev sütuna vuran ışık, tablodaki eşsiz boyut kendine hayran bırakıyor. Tablonun en önünde sağ tarafında boydan boya asılı duran yeşil perdeyi biraz daha kenara çekip arkasında neler olup bittiğine bakmak arzusuyla yanıp tutuşuyorum; o kadar gerçek. Tabloda konu edilen bu anı fotoğraflama imkânım olsaydı şayet, çektiğim fotoğraf bu tablo kadar gerçek olamazdı. İstemeyerek yanından ayrılıyorum, bakmam gereken başka şaheserler var çünkü. Rembrandt’ın daha fazla eseriyle karşılaşma ümidinde olsam da, bu maalesef mümkün olamıyor. Rijkmuseum’da sergilenen “Gece Devriyesi”, “ Kumaşçılar Locası” gibi önemli Rembrandt eserleri sergide yer almasa da “Dr. Ebhraim Bueno Portresi”, “Ölü Tavuskuşlu Natürmort” ve “Müzik Dersi” tabloları, gravür ve oyma basma tekniği ile yaptığı çalışmaları gerçekten görülmeye değer.


Rembrandt’ın yaptığı tek yağlıboya natürmort olan “Ölü Tavuskuşlu Natürmort” tablosu bazı sanat tarihçilerine göre arkada pencereden bakan çocuk figürü nedeniyle tam bir natürmort sayılmaz. Ama Rembrandt’ın bu tek natürmortunda da ışığı kullanma ustalığı tartışılmaz. Gerçek boyutta resmedilen bu iki tavuskuşunun tüylerinin rengi, kabarıklığı, parlaklığı çok gerçektir.

Rembrandt’ın 20’li yaşlarda ustalık eserlerini vermeye başladığını söyleşmiştik. İşte bu eserlerden biri, Sabancı Müzesi’ndeki bu önemli sergide yerini aldı. Rembrandt’ın “Müzik Dersi” isimli bu tabloyu, 20’li yaşlarının başında yapmış olduğuna inanmak gerçekten zor. Tabloda doğulu giyim ve başlıklar giymiş, müzik yapan dört figür yer alıyor. “Müzik Dersi” tablosunun tam olarak ne anlattığıysa maalesef bilinmiyor; sadece bazı tahminler öne sürülüyor. Egzotik giyimli, dört kişilik müzik grubunun oluşturduğu sahnenin simgelerle dolu olduğu ve müzik veya işitme üzerine bir alegori olduğu ya da Rembrandt’ın Kitab-ı Mukaddes zamanından figürleri resmetmek istediği ihtimalleri üzerinde durulur.

Sergiye İstemeden Veda 

17 yüzyıl Hollanda’sına ait tablolarda resmedilen modeller, 3 asırdır hayatta kalmayı, bu tablolar sayesinde başarmış. Resmedilen dönem giysileri, doğa, kültür, sosyal yaşam, mimari, ev içi yaşam gibi pek çok konuda bilgi sahibi olmak da bu önemli tablolara, bir sanat eseri olmalarının yanı sıra tarihi birer belge olma misyonu da yüklemiş. Resimlerin gerçekliğine mi, anlatmak istekleri sırlarına mı, tarih tanıklığına mı, hangisine bakayım derken, bir tablonun önünde saatlerinizi harcayabilirsiniz.


Yazıda yer veremediğimiz ama aklımızda kalan daha birçok ressam ve eserine de değinmek isteriz. Mesela Rembrandt’ın öğrencilerinden Aert de Gelder’in “Kral Davut”, Nicolaes Maes’in “Hayalci” tabloları ustalarının eserlerini aratmayan eserlerdi. Gabriel Metsu’nun “Yemek Yiyen Kadın” ya da bir başka bilinen ismi ile “Kedinin Kahvaltısı” tablosu çok yalın bir güzelliğe sahipti.

Jan Steen’in 18. yy’a kadar tabloyu yaptıran ailenin çocuk ve torunlarına kalmış ve sonrasında Rijksmuseum’a verilmiş “Leidenli Fırıncı Arent Oostwaard ve Eşi Catharina Keizerswaard” isimli tablosu ise görülmeye değerdi. Gülen yüzleriyle resmedilen bu çiftin yüzyıllardır bu tablo sayesinde hatırlanmaları tam da amaçladıkları şey olsa gerek. Jan de Bray’ın “Aziz Luca Locası Yöneticileri” isimli tablosu sergideki en iyi tablolar arasında yer alıyordu. Tabloda, Haarlem Aziz Luka Loncası’nın yöneticileri resmedilmiştir. Ressamların mesleki örgütü olan bu locadaki kişiler arasında, elinde çizim tahtasıyla Bray, kendini de resmetmiştir. Yani bu muhteşem tabloya bakarken Jan de Bray’i görmek güzel bir detaydı.

Sergide son bir tur atıp, gözlerimizi kocaman açarak tablolara ahir ömrünüzde son bir kez baktıktan sonra Sabancı Müzesi’nin muhteşem bahçesine çıkıyoruz. İçimize çektiğimiz serin Boğaz havası, yüzyıllar öncesinden günümüze, 17. yüzyıl Hollanda’sından İstanbul’a geri dönmemizi sağlıyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 14 İNDİR

Bu yazı 1285 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK