Fuat Başar; Teknesinde Bin Çiçek Açıyor, Kaleminde Bin Harf...

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

Fuat Başar, evvela hat sanatına meftûn olur, sonra bir ebru sevdasıdır alır başını gider. Erzurum’da bir başına yazılar karalar marangoz kalemliyle. Evinin bir odasında tekne açar, kitaplardan takliden ebrular yapmaya çalışır. Tekneden çok halıya yayılır boyalar. Başar, bu işin ustasız olmayacağını anlar ve meftûn olduğu sanatlar için tıp eğitimini yarıda bırakıp İstanbul’a gelir. Neticede, bir elinden Hamid Aytaç tutar, bir elinden Mustafa Düzgünman. Yıllar sonra birçok öğrencisinin elinden tutan usta bir hattat ve ebru sanatçısı olur Fuat Başar.

Fuat Başar, 1953 yılında Erzurum’da dünyaya gelir. Sekiz çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak tahsilinin her aşamasını memleketinde tamamlar. Kafasında atom fizikçisi olmak vardır. Üniversite sınavında yeterli puanı alsa da devrin şartları istediği bölümü okumasına imkân vermez. Erzurum’da tıp fakültesine kaydolur. Birkaç sene sonra eğitimini tamamlayıp gencecik bir doktor olacakken hayatın bir cilvesiyle, birçok insanın hayatını “altüst” eden hat ve ebru sanatlarıyla 1976 senesinde karşılaşıverir.


“Kalem Güzeli”nden Güzellerin Kalemine

Fuat Başar, tıp fakültesinde genç bir doktor adayıyken eline bir kitap geçer. Mahmud Bedrettin Yazır tarafından kaleme alınan, hat sanatının başucu eserlerinden “Kalem Güzeli”dir bu kitap. Başar, Emirgan Çay Bahçesi’nde bir solukta hatmeder bu kitabı, sayfaların arasında kaybolur, gördüğü yazıların cezbesine uğrar. “Şunları ben de bir yazsam.” düşüncesi sarar kendini ve o çay bahçesinde hat sanatına başlamaya karar verir. Ama nasıl ve neyle yazacağı konusunda, hülasa hat sanatına dair hiçbir bilgisi yoktur.

Aklına evvela marangoz kalemi gelir günümüzün usta hattatının. Fuat Başar, “Yazmak istiyorum ama neyle yazılacağını bilmiyorum. Ucu kesik marangoz kalemiyle yazmaya çalıştım bir müddet.” diyerek macerasını anlatmaya başlıyor. Marangoz kaleminden sonra bir seçenek daha bulmuş o günlerin hevesli hattatı: “Çalı benzeri ağaçların düzgün dallarını seçerdim. Uçlarını kamış gibi açarak yazmaya çalışırdım. Ayrıca eski Erzurum evlerinin çatılarında yalıtım maddesi olarak saz kamışı kullanılırdı. O kamışlardan birkaç tane bulursam çok sevinirdim.”

Bir gün iki tane saz kamışı bulur Başar. Erzurum’da hat sanatıyla ilgilenen ender insanlarından Berber Naim’in yanında alır soluğu, kamışlarıyla birlikte. “Berber Naim bu işleri az buçuk bilirdi. Ona iki tane saz kamışı götürdüm. Rahmetli, kara saplı bir bıçakla kamışın birini, bir enine bir boyuna… Haşat etti. İkincisine fırsat vermeden, ‘Hocam bu da bana kalsın.’ dedim ve kurtardım saz kamışını.”

İkinci kamışı kurtarma hikâyesini bu cümlelerle anlatıyor Fuat Başar. Ve bu saz kamışıyla Erzurum’da yazılar karalamaya bir yıl devam eder. Bir yıl sonra ise gerçek bir kamış kalemi olur genç hattatın. Kitaplardan okuyarak, tarifini alarak ucunu açar, iki yakaya ayırır. Hat sanatına özgü kelâm-ı kibar ile, o tarihten bu yana da iki yakası bir araya gelmez.


Bir Cilve de Uğur Derman’dan 

Mahmud Bedrettin Yazır’ın kitabı sayesinde yakasını hat sanatına kaptıran Fuat Başar’a bir cilve de Uğur Derman’dan gelir. 1977 yılında Uğur Derman’ın meşhur “Türk Sanatında Ebru” isimli kitabını bulur. Senaryo aynı, başrol aynı, kitaplar farklı sadece. Eve gidene kadar bitirilir kitap, ebrular tek tek incelenir. Ve yeni bir sevda filizlenir Başar’ın gönlünde: Ebru! Hat ve ebru, yan yana bir yolculuğa çıkarırlar Başar’ı.

Uğur Derman'ın kitabını defalarca okur, ansiklopedilerin “ebru” maddelerini tarar, ebru resimlerini hafızasına kazır. Sonuç en baştan bellidir zaten: Kitaptaki tarifler öncülüğünde iptidai bir tekne hazırlamak! Başar’ın o zamanlar fırça bağlaması ne mümkün! Atkuyruğu bulabilmek için at arabacılarıyla cebelleşmeyi bile göze alır. Fakat en zoru ebru için lazım olan boyaları temin edebilmesidir. Kitre bulabilmek için Erzurum’u dere tepe dolaşır. Mezbahaları kapı kapı aşındırır öd alabilmek için. Ve ilk ebru denemelerine başlar.

O günleri yâd ederken biraz duygulanıyor, fakat tebessümü de eksik olmuyor usta ebrucunun: “Evdeki ilk çalışmalarımda tekne yerine meğer halıyı boyuyormuşum. Rahmetli annem üçümüzü de defalarca kapı dışarı etti: Tekne, fırçalar ve ben!”

Başar, 1977’den 1980’e kadar kelin başı, körün tacı misali açmış teknesini. Bir yandan halıları boyamış, kapı dışarı edilmiş annesi tarafından, bir yandan at arabacılarıyla yoğun bir mesai harcamış, atların kuyruğundan kıl toplarken. Nihayetinde hat ve ebru sevdası, işin ustalarıyla yolunu kesiştirmeye başlamış.


"Mürşitsiz Yola Çıkınca, Yüzüne Gözüne Bulaşıyor İnsanın" 

Usta sanatçı, “Uğur Derman Bey’in üzerimizde çok hakkı var.” diyor. Çünkü Başar Erzurum’da iken, Derman’la sürekli mektuplaşmışlar. Derman, kelimenin tam anlamıyla dermânı olmuş hevesli gencin. İstanbul’dan çeşitli yazı örnekleri, kitaplar, makaleler göndermiş genç hattat için. Ebru teknesi nasıl açılır, fırça nasıl bağlanır hepsinin sohbetini mektuplaşarak yapmışlar. Derman bir mektubunda merhum ebru üstadı Mustafa Düzgünman’ın adresini de yazmış. Cümlesini ise şöyle bitirmiş: “Düzgünman kimseye mektup falan yazmaz, ama sen yine de şansını bir dene.”

Fuat Başar tabii ki şansını denemiş. “Mürşitsiz yola çıkınca, yüzüne gözüne bulaşıyor insanın.” demiş ve Mustafa Düzgünman’ın Üsküdar’daki attar dükkânına bir mektup yazmış. İçinde bulunduğu halden tafsilatıyla bahsetmiş. Ve meraklı bir bekleyiş sarmış kendini, cevap gelecek mi gelmeyecek mi diye.

Derman’ın ifadesiyle “mektup falan yazmaz” denen ebru üstadı Düzgünman, Başar’ın mektubuna cevap vermiş. Tekne açmasından fırça bağlamasına kadar anlatmış işin püf noktalarını. Aynı yıllarda Hattat Hamid Aytaç’la da hat sanatı üzerine mektuplaşmaya başlamışlar. Fakat Başar, mektuplar çoğaldıkça, el ele değmeden, ustanın nazarının ve hatta “fırça”sının muhatabı olmadan hat ve ebru sanatlarını öğrenemeyeceğini idrak etmiş.


Ustanın Dizinin Dibi Başkadır 

Üç yıl kadar Hamid Aytaç ve Mustafa Düzgünman ile mektuplaşan Başar, “Tarifle olacak gibi değildi. İlle de ustanın yanında olmak lazım. Ebru sanatında Mustafa Düzgünman var, tek başına devam ettiriyor bu sanatı. Merhum Necmeddin Okyay’dan nasıl gördüyse öyle sürdürüyor. Hat sanatında da Hamid Bey ve birkaç hattat biliniyor. Başka da kimse yok. Olanların hepsi de İstanbul’da. Kararımı verdim, doktorluğu Erzurum’da bırakıp İstanbul’a doğru yola çıktım.” sözleriyle anlatıyor tıp eğitimi ile hat ve ebru arasındaki tercihini.

“Tıp fakültesini bu işlere feda ettik. Biraz deli cesaretiymiş yaptığımız.” diyen Başar, hemen ilave ediyor, “Ama isabetli bir tercihte bulunduğumu şimdi anlıyorum. Çünkü iki sanatımız da yok olmak üzereydi. Memlekette binlerce doktor varken, hat ve ebru sanatında birkaç isimden başkası yoktu o zamanlarda.”

İstanbul’a hat ve ebru öğrenmek için gelen Başar, nihayet Hamid Aytaç ve Mustafa Düzgünman’ın kapısını çalar. Hamid Bey o sıralarda Cağaloğlu’nda izbe bir han odasında yazmaktadır yazılarını. Düzgünman ise Üsküdar’daki attar dükkânında ebru sanatını devam ettirme gayretindedir. Düzgünman ilk başta kabul etmez Başar’ı. Fakat Erzurum’dan mektuplar yollayan sanat heveslisi genç olduğunu anlayınca, hocaların hocası merhum Süheyl Ünver ile Uğur Derman da aracı olunca ders vermeyi kabul eder. Hamid Bey’den de hat meşkine başlayan Fuat Başar’ın omuzlarında, artık apayrı bir sorumluluk vardır. İnsan sağlığını ellerine emanet alan bir doktor olacakken, insan ruhunu ellerine emanet alan ve bu emaneti yüzlerce kişiye teslim etmeye ant içen usta bir hattat ve ebrucu olmak için ilk adımını atar.


"En Büyük Sanat, Adam Olma Sanatıdır" 

1980 yılında İstanbul’a gelen Fuat Başar, Hattat Hamid Aytaç’tan hat meşkine, Mustafa Düzgünman’dan da ebru meşkine başlar. Kamışın kâğıda bıraktığı bir noktayla, fırçadan tekneye düşen bir damla boyayla aslında edeb tahsil eder. Başar, hocası Düzgünman’ın şu sözünü naklederken esasında sanatın ve bunca uğraşın da şerhini yapmış oluyor: “Evladım, sanatların çoğu zor. En zor sanat ise adam olmak sanatıdır. Onu başarmak lâzım, sonra gerisi gelir.”

Başar’a göre bu sanatlarımızın özünde bu edeb var zaten. Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Türkiye’nin 1940'lı yıllarında yaşanan buhranlar, doğal olarak geleneksel sanatlarımızı da etkilemiş. Bir ustanın savaş dönemlerinde tek başına bu sanatları muhafaza edip gelecek nesillere taşımasını işin “edeb”iyle bağdaştırıyor Başar. Aytaç’tan da Düzgünman’dan da sanatla birlikte işin edebini meşk ediyor. Başar’a göre bu sanatlarımızın badireli günleri atlatabilmesi de o edebin bir tezahürü. Bu sanatlarının edep hamuruyla yoğrulan öz sayesinde devam ettiğini düşünen Başar, “Özü olan şey kendini devam ettiriyor. Özü olmayan sanatlar tarih sahnesinden çekilip gidiyorlar. Mesela hat sanatında 1960 yılında sadece Hamid Bey vardı. Tek başına yazdı, ama hat sanatı muhafaza edildi. Ebruda Necmeddin Efendi’den sonra Düzgünman Hoca tek başına sanatı devam ettirdi.” diyerek önemli yerlere işaret ediyor. Hattat Hamit Aytaç tarafından hat icazeti, ebrucu Mustafa Düzgünman tarafından da ebru icazeti verilen Başar’ın yetiştirdiği 500’den fazla öğrencisi, dünyanın dört bir yanında hocalık yapıyor. Başar, “Ben bu sanatı hocamdan gördüğüm gibi, ondan aldığım gibi sürdüreceğim. Düzgünman’a sözüm var.” sözüyle hem hocasıyla arasındaki ilişkiyi hem de eğitimde geleneksel metotlara sadık kaldığını ifade ediyor.
“Bizim sanatlarımızda usta ile çırağın arasını hiçbir şey ayıramaz. Dedikodu, kıskançlık, öfke gibi hasletlerin hocayla talebenin arasına girmesine imkân yoktur.” diyerek kadim usta çırak ilişkisinin altını çizen Başar, “Sadece ölüm ayırır hocayla talebeyi. Hatta örnekleri çoktur, bazılarını ölüm bile ayıramıyor. Rüyasında talebesine ders göstermeye gelen hocalar var.” diyor. Hocası vefat ettikten sonra rüyasında hocasından ders almaya devam edenlerin isimlerini de verdi Fuat Hoca, daha doğrusu bir an kaçırdı ağzından: “Falanca kişi mana âleminde bu isimden ders almıştır, falanca hattat da şuradaki levhaları yazarken sıkışınca şu hoca himmet etmiştir.” deyiverdi. Âcizane bu yazıyı o isimleri zikrederek noktalamayı düşündük, fakat sonra başka bir güzellik geldi aklımıza. Bir hafta sonu Küçük Ayasofya Camii’nin serin bahçesine, yahut caminin hemen karşısındaki mütevazı atölyelere bir nazar ediverin; ehlinden, Fuat Başar’ın dilinden dinleyin bu güzellikleri…  

İSMEK El Sanatları Dergisi 14 İNDİR

Bu yazı 1066 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK