Tezhip

Dört Başı Mamur Müzehhibe; Mamure Öz

  • #


Yazı:  Semra ÜNLÜ

İnsanın iştigal ettiği iş, karakterine de yansır derler. Mamure Öz de; sakin, duru, insanı başka diyarlara sürükleyen bir mizaca sahip olduğunu her haliyle gösteriyor. Hiç aklında yokken tanışıp gönül verdiği tezhip sanatını anlatırken farkına varabiliyorsunuz bunun. Çalışırken, zaman mefhumunu yitirecek kadar tezhip sanatına âşık olan usta müzehhibeyi, Üsküdar Valide-i Atik Külliyesi’ndeki Nakkaş Tezyini Sanatlar Atölyesi’nde ziyaret ettik. Sanatçı, tezhip sanatına başlamasından bu sanattaki önceliklerine ve gündemindeki projelerine kadar pek çok konuya değindi.

“Bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti.” der, “Yeni Hayat” adlı kitabında Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk. Gerçekten de bazen bir adım atarız ve bütün hayatımız değişir. Bu adım, yaşamımızın tüm gidişatını etkiler, bizi bambaşka mecralara sürükler. Tezhip sanatçısı Mamure Öz’ün hayatı bu duruma en güzel örneklerden biri. Yirmi bir yaşında bir genç kızken, ablasının tavsiyesi üzerine Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’ne adımını atması, sanatçının hayatında önemli viraj olmuş desek yeridir. Zira adımını attığı bu enstitüde, bir daha kopamayacağı tezhip sanatıyla tanışmış ve hayatını geleneksel Türk süsleme sanatlarının yaşatılmasına adayan, ardında büyük ve çok kıymetli bir sanat arşivi bırakan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’i tanıma ve ondan ders alma şerefine nail olmuş usta müzehhibe.
Üsküdar Valide-i Atik Külliyesi’ndeki Nakkaş Tezyini Sanatlar Atölyesi’nde bizi misafir eden Mamure Öz’le, tezhip sanatına başlamasından bu sanattaki önceliklerine, gündemindeki projelerden, geleneksel sanatlarımıza günümüzde hak ettiği değerin verilip verilmediğine kadar pek çok konuda konuştuk.

Mamure Öz, tezhip sanatıyla ilk tanışmasını, “O güne kadar sadece Kur’an-ı Kerim’in etrafındaki süslemeler olarak biliyordum tezhibi. İlk başladığım zaman rahmetli hocam Süheyl Ünver’den, ayrıca Melek Anter, Azade Akar, Cahide Keskiner’den dersler aldım. Bana ilk fırçayı tutturan Sevgi Yılmaz Hanımefendidir. O zaman 21 yaşındaydım. Çok çekingen, mahcup bir kişiydim. Yaptıklarımın biraz farklı olduğunu kısa zamanda anladı hocalarım. Tabii ben bunun farkında değildim. Bir de daha önce boş zamanlarımı değerlendirmek için gittiğim resim kurslarında seçtiğim motiflerin, hep rumi motifler olduğunu, tezhiple tanıştıktan sonra fark ettim.” sözleriyle anlatıyor. Aynı yılın sonunda Topkapı Sarayı’nda Kültür Bakanlığı’nın açtığı bir kursa müracaat etmiş ve yine aynı hocaların ders verdiği bu kursa kaydolmuş sanatçı.


Tezhip Her Daim Göz Bebeği Olmuş

Süheyl Hoca’nın atölyesinde kursa devam eden herkesin hem tezhip, hem minyatür, hem de şukufe denilen natürel üsluptaki çiçekleri çizdiğini söyleyen Mamure Öz, “Geleneksel sanatların içinde yer alan, boya ve fırçayla yapılabilecek her şey yapılıyordu orada. Ben, minyatüre devam ettim bir yıl kadar.” diyor. O bir yıl süresince fırçanın izi parmaklarında iyiden iyiye yer etmiş Mamure Öz’ün. Tıpkı tiyatro sanatçılarının sahnenin tozunu yuttuktan sonra bir daha iflah olmayışı gibi Öz de, fırça tutan parmaklarına rengârenk boyalar derinden derine nüfuz edince bir daha kopamamış geleneksel sanatlarımızdan, ille de tezhipten.

Topkapı Sarayı’ndaki kurs kapandıktan sonra, derslere tekrar Cerrahpaşa’da devam edilmiş. 1982 yılında Topkapı Sarayı’nda aynı kurs yeniden faaliyete geçtiğinde yeniden başvurmuş Mamure Öz. “Ancak bu kez beni öğrenci olarak almadılar. ‘Senin bilgin öğrenci olacak düzeyde değil, ileride.’ dediler. Fakat ben de o güzel ortamdan ayrı kalmak istemedim, kaydolmadan öylesine gittim geldim. Sürekli bir şeyler yapıp hocalara gösteriyordum.” diyerek tezhip sanatıyla kurduğu gönül bağının ne denli sağlam olduğunu anlatıyor.

Sanatını sürekli geliştirmek için bitip tükenmek bilmez bir azimle gece gündüz çalışan Mamure Öz, kendisindeki artıları ve eksileri de analiz edebilmiş. Kompozisyon bilgisinin daha tam olarak oturmadığının farkına varmış sanatçı. “O sırada Mimar Sinan Üniversitesi iki yıllık sertifika programları açmıştı. Kompozisyon bilgimi geliştirmek için, bugün bu müessesede birlikte çalıştığım arkadaşım Semih İrteş’in branşı olan kalemişleri sınavına girdim. Orada iki yıl kalem işi bölümüne devam ettim.” diyen Mamure Öz ile İrteş’in yolu, mesleki anlamda bir daha ayrılmamış.

Mamure Öz, sanat yaşamında kat ettiği yolda diğer hocalarının yanı sıra Cahide Keskiner’in de kendisine büyük destek olduğunu şu sözlerle dile getiriyor; “Cahide Keskiner hocamız Kültür Bakanlığı’na, Topkapı Sarayı’ndaki eğitmen kadrosuna beni de dahil etmek için müracaat etmiş. Müracaat üzerine kadro geldi ve ben, 1982’den 2012’ye kadar Topkapı Sarayı’nda ders verdim. Bu sene kursumuz kapandı. Bir senelik bir ara verildi restorasyon nedeniyle, seneye inşallah devam eder.”


Her Bir Motife Ruhunu Katıyor 

Mamure Öz’ün usta ellerinden nadide inciler gibi dökülen hangi motife, hangi çiçeğe, hangi yaprağa baksanız, ona ruhunu kattığını görürsünüz. Kafanızı bir çalışmasından diğerine çevirdiğinizde anlarsınız ki, onun ruhu her bir çizgide azalmamış, daha da çoğalmıştır âdeta. Allah vergisi yetenek böyle bir şey olsa gerek, diye aklımızdan geçiriyoruz. Fakat elbette yalnızca Allah vergisi yetenekle gelmemiş Mamure Öz, bugün bulunduğu noktaya. Kendisinin deyimiyle “deliler gibi” çalışmış. Çalıştıkça yeni şeyler öğrenmiş, öğrendikçe bilgiye olan açlığı daha da büyümüş. “Tezhipte her yüzyılda farklı sistemler olduğunu fark ettim. Yüzyıllara göre çalışma planı yapıp, incelemelere başladım. Bu bilgiye olan açlığımda gerçekten beni doyuran iki kişi var; biri canım hocam Cahide Keskiner Hanımefendi. Bütün arşivini açtı faydalanmam için. Diğeri de sevgili arkadaşım, can yoldaşım Semih İrteş Bey. Kompozisyon konusunda çok şey öğrendim ondan. Onlar benden bir ödev beklerken, ben onlara on ödev verdim. Yaptığım bir çalışmaya bakıldığında ‘Bu Mamure Öz’ün yaptığı bir eser’ denilecek duruma gelmek için çok çalıştım. Şimdi de öğrenci yetiştiriyorum, hatta öğrencilerim de kendi öğrencilerini yetiştiriyor.” diyor Öz. Sanatçı, bu sözleriyle, geleneksel sanatların en iyi “usta-çırak” ilişkisi yoluyla aktarıldığının altını çiziyor bir anlamda.

Söz yine Süheyl Ünver’e geliyor. Bugün artık sanat camiasında kabul görmüş, isim yapmış pek çok ustanın üzerinde emeği bulunan Ünver’in, en çok talebe yetiştirmesiyle bilindiğini söylüyor Mamure Öz. Usta müzehhibe, rahmetli hocasını minnetle anarak, “Bugün geleneksel sanatlarımız bu duruma geldiyse, Süheyl Hocamızın çalışmaları sayesindedir. Onun en önemli özelliği öğrenci yetiştirmesidir. Onun çağdaşı başka tezhip sanatçıları da var, ama onlar fazla öğrenci yetiştirmemişler; saysanız iki veya üçtür. Ama Süheyl Hoca yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Süheyl Hoca’nın atölyesine gelenler, tezhip yapmasalar bile geleneksel el sanatlarıyla ilgili bilgi edindiler. Onun bilgisinin enginliği karşısında hayretler içinde kalırdım.” diye konuşuyor.


Osmanlı Nakkaşhane Geleneği Üsküdar’da Yaşatılıyor 

Biz söyleşimizi sürdürürken kulağımızın pası, bahçedeki gül ağaçlarında yeni yeni açmaya başlayan güle aşkını ilan eden bülbülün şakımasıyla siliniyor. Mamure Öz’ün anlattığına göre, Üsküdar’ın kuytusundaki bu gizli cennet bahçesine yolu, geçen yıl düşmüş bülbülün. Halsiz, perişan bir haldeymiş geldiğinde. Bakmışlar, beslemişler, şimdi güllere aşk şarkıları söyler hale gelmiş. Bülbülün de hakkı var hani. Bakmaya kıyamıyor, büyülenip kalıyorsunuz gördüğünüz güzellik karşısında. Mamure Öz, “Siz bakmayın buranın bu haline. Yıkık dökük, harabe bir haldeydi biz buraya geldiğimizde.” diyor. Epey emek harcanmış, bahçeyi şimdiki haline getirmek için.

Mamure Öz ve Semih İrteş, Osmanlı dönemi nakkaşhanelerini günümüzde Valide-i Atik Külliyesi’ndeki Nakkaş Tezyini Sanatlar Atölyesi’nde yaşatıyor âdeta. Burada tezyini sanatlarımızın en güzel örneklerini hayata geçiriyorlar. Atölyede aynı zamanda, usta-çırak ilişkisiyle öğrenciler de yetiştiriyorlar. Mamure Öz, buradaki atölye modelini ilk olarak Fatih’teki Sema Nakışhanesi’nde uyguladıklarını şu sözlerle dile getiyor; “Fatih’te 1991 yılında açtığımız Sema Nakışhanesi bu konuda ilk örnekti. Orayı kurmaktaki amacımız, eski nakışhane sistemini yeniden hayata geçirmek, o bağlamda eserler üretmek. Yani bir baş nakkaş ve onun tasarımlarını yapan bir ekip… O ekipte kimi altın ezecek, kimi kontur çekecek, kimi zemin dolduracak. Ama baş nakkaş, yapılan çalışma üzerinde sürekli denetim sahibi olacak. Yapılan şeyin tasarımı mutlaka baş nakkaşa ait olacak. Biz böyle bir sistemin küçük bir modelini Fatih’te hayata geçirmiştik. 19 yıl orada kaldık. Buraya geldikten sonra ekibimiz daha kalabalıklaştı. Burada hepimiz bir aradayız, herkes birbirine yardım ediyor. Çok da iyi neticeler alıyoruz.”

Fatih’teki Sema Nakışhanesi döneminde bir ara ebru sanatıyla da uğraştığını öğreniyoruz Mamure Öz’ün. Nakışhane’nin alt katının, ebru yapımına çok uygun olduğunu belirten Öz, “Zira ebru biraz nem ister. Orasının rutubet ortamı ebru için çok uygundu. Ebruzen Nur Taviloğlu ile birlikte aşağı kata ebru teknesi kurduk. Öğrenmeye başladım ebruyu ve çok zevk aldım. Yaklaşık iki yıl ebruyla uğraştım. Ayrıca iki yıl hat da çalıştım. Bunlar benim üvey çocuklarım, diyorum. Minyatür de öyle… Ama ille de tezhip. Tezhip benim gözbebeğim, öz evladım.” sözleriyle uğraştığı diğer tezyini sanatlar bir yana tezhibe ne denli kıymet verdiğini anlatıyor.


Teknoloji Hem Avantajlı Hem de Dezavantajlı 

Mamure Öz, sanatçı dostu Semih İrteş ile birlikte Üsküdar’daki saklı bu cennet bahçesinde kurulu atölyede saray nakkaşhane geleneğini sürdürmeye çalıştıklarını söylerken, zihnimiz, o dönemle şimdiki dönem arasında bir karşılaştırmaya girişiyor. “Sizce o dönemin nakkaşları mı daha şanslıydı, bu dönemin nakkaşları mı? Kendinizi avantajlı görüyor musunuz?” diye soruyoruz. Pek çok açıdan avantajlı olduklarını bakın nasıl ifade ediyor usta müzehhibe; “Ben gerçekten şanslı yaratıldığıma inanıyorum. Bir kere bugünün teknolojisi büyük kolaylıklar sağlıyor bize. Örneğin elektrik 16. yüzyılda yoktu, şimdi ise istersek gece de geç saatlere kadar çalışabiliyoruz. Evlerimiz kaloriferli, sıcacık. Üşümeden çalışabiliyoruz. O açıdan günümüz koşullarında yaşayıp eser üretmek güzel.”

Bir tek malzeme konusunda eski nakkaşlara imrendiğini söyleyen Mamure Öz, “O yüzyıllarda kullanılan malzemeler ne yazık ki yok artık. Teknolojinin dezavantajları da var yani. Mesela kâğıttaki ve boyadaki asit sebebiyle, yaptıklarımızın ne kadar süreyle hayatta kalabileceğini bilemiyoruz. Dayanıklılık problemi var yani. Boyanın ve kâğıdın içeriğindeki asit zamanla o eserin üzerinde birtakım tahribatlara sebep olacak. Keşke, o günkü malzemelere bugünkü koşullarda sahip olabilsek.” diyor.

Mamure Öz’e, geleneksel sanatlarımıza günümüzde hak ettiği değerin verilip verilmediğini de soruyoruz. Geleneksel Türk el sanatlarının altın çağını yaşadığı 16. yüzyılda, tezyini sanatların devlet himayesinde yapıldığına dikkat çeken Öz, “Günümüzde daha o düzeyde değil ne yazık ki. Ama iyiye gidiyor çok şükür. İsterdim ki, devletin himayesinde bir merkez olsun ve sırf sanatı korumak adına orada bir kurul oluşturulsun. Ve tezhip öğretecek kişileri bu kurul seçsin. Süheyl Hoca’ya üç kez giden biri bugün kalkıp ders veriyor. Çok fazla bilgi eksiği var, tasarım bilgisi hiç yok bir kere. Bu şekilde cahil cesaretiyle ders verenler, kendi eksik bilgileriyle insanları yanlış yönlendirebiliyorlar. Bütün üniversitelerde, bu konuda birikimli, bilgisine güvenen kişiler ders verse keşke.” sözleriyle, sanatın ehil olmayan kişilere emanet edilmemesi gerektiğini vurguluyor.


“Eski Bir Yazma Esere Bakınca İçim Titrer” 

İnsanın ölümsüzlük iddiasıyla kendisini ifade etme biçimi olan sanat, insanlık tarihi gibi sürekli bir değişim ve gelişim halindedir. Sanattaki bu dönüşüm, “geleneksel” (klasik) ve “modern” kavramlarıyla ifade edilir. Kimi sanatçı, sanatını icra ederken geleneğe sıkı sıkıya bağlıdır, kimisi de modern akımlara kapılır ve geleneği kökten reddeder. Bazı sanatçılar ise modernizme ayak uydurarak geleneğe sahip çıkar ve böylelikle eskiyle yeninin harmanlandığı farklı bir sentez ürünü çıkar ortaya.

Tezhip sanatına gönül vermiş olan ve 36 yıldan bu yana kalemini, fırçasını elinden bırakmayan sanatçı, kendi deyimiyle “klasikçi”. Geleneksel olanla arasında kurduğu duygusal bağı bakın nasıl dile getiriyor; “Klasiği benimsiyorum daha çok. Klasik bir esere baktığım zaman içim titrer. Eski bir yazmadaki bir tezhibi gördüğüm zaman içim titrer. O kâğıda emek veren, o kâğıdın üzerine elini süren benim için çok değerlidir.” Mamure Öz, geleneksel sanatlarımızdan olan hat sanatında da klasik olanı, siyah mürekkep ile terkip edilmiş olanı daha fazla beğendiğini belirterek, “Renkli hat çalışan ustalar da var ama benim için siyahın yeri bir başka. Hat sanatında yeniliklere açık değilim. Klasikten asla ödün vermem. Yeşiller, kırmızılar pek açmıyor beni.”

Hazır söz hat sanatına gelmişken, bir ara hat ile de uğraştığını belirtiyor Mamure Öz. Tezhip, hat, ebru, minyatür… Bu sanatların hepsinin bir arada sürdürülmesinin çok mümkün olmayacağını, daha doğrusu verimli olmayacağını düşünmüş sanatçı. Öz, “Bu nedenle sadece birine yoğunlaşarak yola devam ettim, bu tercihimi de tezhipten yana kullandım.” diyor.


Tezhipte Maneviyat Duygusu Önemli 

Geleneksel sanatlarla uğraşmak maneviyat gerektirir. Öyle ki, manevi değerlerden bihaber bir sanatçının kaleminden, fırçasından dökülen bir sanat eseri öksüzdür, eksiktir. Usta müzehhibe Mamure Öz de, şu sözleriyle doğruluyor bu düşünceyi; “Bu sanatla uğraşırken öncelikle çok sabırlı olmak gerekiyor. Bu sanatın ikinci olmazsa olmazı ise yapılan işin maneviyatla ilgili bir iş olduğunun idrakine sahip olmaktır. Tezhip yapan, ‘Bunu bitirip para kazanacağım’ı değil, Allah’ın ayetlerine, Hazreti Peygamber (SAV)'in hadislerine hizmet etmekle yükümlü olduğunu düşünmeli. Büyük bir manevi hizmet veriyoruz çünkü. Tezhip sanatçısı bunun idrakinde olmalı muhakkak.”

Maneviyat elbette önemli, fakat sanatla uğraşırken ilham perilerini de memnun etmek şart olsa gerek. Öyle ya, bir kaçtılar mı geri getirebilene aşk olsun. Mamure Öz’e, tezhiple uğraşırken nelerden ilham aldığını soruyoruz. Haftanın beş günü, hatta bazen hafta sonu bile geldiği atölyenin bulunduğu saklı cennet bahçesinin, sanatçının başlıca ilham kaynağı olduğu aşikâr. Kendisi de onaylıyor bunu. Rengârenk çiçeklerle bezeli, kuş cıvıltılarının eksik olmadığı bahçe, ilham perilerinin en güzelini davet ediyor olmalı çalışırken. Öz’e ilham veren bir başka şey de müzik. “Müzik dinlerim çalışırken. O günkü ruh halime göre müzik seçerim. Türk sanat müziği’ni çok seviyorum. Zeki Müren’i, Müzeyyen Senar’ı severek dinlerim. İranlı keman sanatçısı Farid Farjad’ı çok severim bir de.” diyor sanatçı.


Mamure Öz’e, “İhtiyacınız olan ilham geldi ve siz de sabırla, şevkle çalışmaya başladınız. Bir eseri ne kadar sürede tamamlıyorsunuz?” diye soruyoruz bu kez de. Duvara asılı olan büyükçe bir panoyu gösteriyor. Bu çalışmanın neredeyse bir yıl sürdüğünü, eserin en az beş haftada tamamlanabildiğini ifade ediyor.

O kadar emek verip, titizlikle çalıştığı bir eserin üzerine, tam bitimine yakın, sözgelimi bir damla mürekkep damlasa ne olur acaba, diye düşünmeden edemiyoruz. Mamure Öz,“Hata tezhipli alanın içinde olduğu sürece bir problem yok, onu tamir edebilirsiniz. Ama kâğıt kalması gereken yerdeyse, o çok zor gerçekten. Kâğıdın üzerindekini hiçbir şekilde telafi edemiyorsunuz. Üzerine serpme, zerefşan yapabiliyorsunuz gerçi, ama eğer çok kötü bir hataysa emek zayi oluyor.” diyerek gideriyor merakımızı.

Tezhipte Altın Yaldız Emeğe Değer Katıyor 

Tezhip; evvela Allah vergisi yetenek, sonrasında sabır ve illâ ki ince ruh isteyen bir sanat. Bir gönül işi... Eğer tüm bu özellikler var ise kişide, altın kullanılması hasebiyle, bu sanatın biraz pahalı bir uğraş olması o kadar da önemli değil. Mamure Öz, “Tezhip gerçekten bir gönül işi. Allah vergisi bir yetenek ve bu sevda olursa hiçbir engel çıkmaz. Ne malzemesinin pahalı olması engeldir, ne hat yazısının parası. Hiçbir şey engel değildir. Biri bu işi öğrenmek için aşkla başlarsa zaten, daha başladığı ilk zamanlarda hocası onun yeteneğini fark ediyor. O zaman ona farklı muamele ediyor. O kişinin maddi durumu hiç önemli olmuyor, hoca ona o imkânı sağlıyor. Başka türlü olması mümkün değil çünkü.” sözleriyle doğruluyor bizi.


Usta müzehhibe, kullanılan malzemenin pahalı olmasının, işin değerini daha da artırdığını söylüyor. Sanatçının söylediğine göre, tezhipte altın yaldız kullanılmasının biricik sebebi, altının zamana karşı direnme gücünün, imitasyon yaldızla karşılaştırılamayacak kadar büyük olması. “Eğer biz bu iş için altın kullanmayıp yaldızla yapsaydık, verdiğimiz emek ziyan olurdu. Çünkü bazen bir yılda bile karardığı oluyor. Ama altın öyle değil, emeğimize değer katıyor.” şeklinde konuşuyor sanatçı. Yıllardır tezhiple uğraşan bir sanatçı olarak, illa ki bu alanda gelmek istediği bir yer vardır, diye düşünüyor ve “Tezhipte gelmek istediğiniz nokta nedir?” diye soruyoruz Mamure Öz’e. Sanatçının tek derdinin, kendisi gibi birini yetiştirmek olduğunu öğreniyoruz anlattıklarından; “Kendim gibi birini yetiştirmek istiyorum. Kafamdakileri tümüyle ona aktarabilirsem ne mutlu bana. Benden aldıklarının üzerine kendisi de bir şeyler katacak tabii ki. Nasıl ki ben hocalarımdan aldıklarımla kalmadım, üzerine bir şeyler kattım, onlardan da aynı şeyi bekliyorum. Bazen bakıyorum günümüzde hocayla öğrencinin eserini ayırt edemiyorsun. İyi bir şey değil bu. Öğrenci hocasından etkilensin ama kendinden de bir şeyler koysun. Başka türlü ilerleme olmaz zaten.”

Mamure Öz’e son olarak, sipariş çalışmalarının dışında özel bir projesi olup olmadığını soruyoruz. Havasını teneffüs etmekten keyif aldığı o güzel bahçede yetişen çiçeklerden etkilendiğini belirterek, “Bahçede ne çıkıyorsa onları resimlemeye başladım. Bahçemizde yetişen bütün her şeyi, en küçük bir çiçeği bile. Bir çiçek sergisi açmayı düşünüyorum, ‘Bizim Çiçeklerimiz’ adıyla” diyor. Tezhip sanatına gönül veren sanatseverlere küçük bir hatırlatma: Mamure Öz’ün 50 kadar çalışmasının yer alacağı sergi, gelecek sene baharda açılacak.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 14 İNDİR

Bu yazı 1854 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK