Sergi

Sanatla Mabedin Buluştuğu 3 “Hüsn-i Hat” Şöleni Ayasofya’da

  • #


Yazı: Hamza ASLAN

Kadim medeniyetlerin mabetleriyle sanatları çoğu zaman tamamlar birbirini. Bazen mabet sanatı taşır ardı sıra, bazen sanat takar mabedi peşine. Ayasofya’da, nam-ı diğer Hagia Sophia’da ise sanat ve mabet asırlardır omuz omuza devam ederler yolculuklarına. Harikulade mozaikleri, çinileri, fetihten sonra devasa hüsn-i hat levhalarıyla sanat ve mabet birlikteliğinin en güzel örneklerindendir Ayasofya.

Osmanlı’dan günümüze, çeşitli sebeplerden dolayı “Ayasofya” adıyla anılan birçok cami var. Örneğin Mora yarımadasında Benefşe Ayasofya Camii, Edirne Enez’de bir nâmı da Ayasofya olan Fatih Camii, Orhan Gazi’nin İznik’i fethetmesiyle kiliseden çevrilen Ayasofya Camii, Trabzon’da eski bir manastır kilisesi olan Ayasofya Camii, Edirne Kaleiçi’nde yakın zamana kadar Ayasofya adıyla tanınan cami… Bunlarla birlikte Selanik, Sofya ve Ohri’deki diğer Ayasofyalar… Fakat bu Ayasofyalar arasında en meşhuru tabii ki herkesin aklına ilk gelen, İstanbul’un fethiyle ilk Cuma namazı kılınan, etrafındaki külliyesiyle büyük bir önemi haiz Cami-i Kebir Ayasofya.


Küllerinden Doğan Ayasofya 

Ayasofya’nın temeli ilk kez 4. yy’da atılmış. Ahşap çatılı bu ilk yapı, I. Constantin (324-337)’in bir eseri olarak kabul edilse de, oğlu Constantinus (337-361) döneminde tamamlanmış ve 360 yılında açılmış. Yaklaşık 40 yıl sonra, 404 yılına gelindiğinde şehirde bir ayaklanma çıkmış. Patrik İoannes Khyrasostomos’un sürgün edilme hadisesiyle çıkan ayaklanma, şehirde büyük bir yangını da beraberinde getirmiş ve Ayasofya yanmış. 10 yıl kadar sonra İkinci Ayasofya yeniden yükselmiş şehirde. II. Thedosius’un yaptırdığı bu ikinci mabet, yine bir ayaklanma sonucunda yeniden yanmış. 532 yılında İustinianos (527-565) ve karısı aleyhine çıkan Nika ayaklanmasındaki yangın yıkmış ikinci Ayasofya’nın bir kısmını.

Yandıkça küllerinden doğmuş Ayasofya. Üçüncü kez yapımına başlanmış. İş, Trallesli (Aydın) Anthemios ile Miletoslu (Milet-Balat) İsidoros isimli mimarlara verilmiş. 10 bin civarında işçi çalışmış bu iki mimarla birlikte. İustinianos, bu inşaat için imparatorluğunun dört bir yanından malzemeler getirtmiş. Anadolu’dan, Mısır’dan, Suriye’den sütunlar, muhtelif renkte ve cinste mermerler alınmış. İustinianos, bu mabedin, Hz. Süleyman’ın Kudüs’te yaptığı Süleyman Mabedi’nden daha büyük olmasını istiyormuş. Altı yıl sonra, 537 yılında büyük bir törenle açılmış III. Ayasofya. Ve tabii yüksekliği 55.6 metre, çapı ise yaklaşık 32 metre olan kubbenin altında şükrettikten sonra şöyle demiş İustinianos; “Ey Süleyman, Tanrı’nın yardımıyla şimdi seni geçtim işte!”


Ayasofya’nın Müslümanlar ve Hıristiyanlar İçin Önemi 

Ayasofya, inşa edildiği tarihten itibaren hem Hıristiyanlar hem de ilerleyen dönemde Müslümanlar için çok kıymetli bir konumdadır. Doğu Roma İmparatorluğu’nun en büyük kilisesi olan Ayasofya, o zamanki adıyla Hagia Sophia, Ortodoks Hıristiyanların adeta göz bebeğidir. İmparatorlar, taçlarını Ayasofya’da giyerdi. Savaşa çıkmadan önce, zafer dilemek için burada dua edilirdi. Savaş dönüşü, eğer ki galibiyet kazanılmışsa muzaffer olmanın mutluluğuyla burada şükredilirdi. Ayasofya, Hıristiyanların nazarında aşılamayan bir eser konumundaydı.

Tarihi süreç içinde, Müslümanlar için de Ayasofya’nın ciddi bir itibarı ve önemi oluştu. Sadece Anadolu’da yaşayan Müslümanlar için değil, Hicaz bölgesinde mukim olan Müslümanlar için de Ayasofya’nın namı yürüdü.

Ahali arasında bu itibar o derece yaygınlaşmıştı ki, Ayasofya’ya dair söylentiler dilden dile aktarılır olmuştu. Hz. Peygamber Efendimiz dünyayı teşrif ettiklerinde, İustinianos’un heybetiyle övündüğü, Ayasofya’nın kubbesinin çatladığı rivayet edilmiştir.


Sanatla Mabedin Hagia Sophia’da Buluşması 

Binasının dışı kadar içi de heybetlidir Ayasofya’nın. Gerek Hagia Sophia iken, gerek Ayasofya olduktan sonra sanatından taviz vermemiştir. Narteksten naosa geçerken ziyaretçilerini karşılayan İmparator Kapısı üzerinde, altın renkte zeminin üzerine, tahtta oturan İsa’nın ayaklarına secde eden İmparator VI. Leon figürü Ayasofya’nın kıymetli mozaiklerindendir. Güney galeride, Meryem ve Vaftizci İoannes’in ortasında bulunan İsa’nın oluşturduğu “Deisis” sahnesi de, Ayasofya’daki en estetik mozaiklerdendir. Kucağında çocuk İsa ile tahtında oturan Meryem’e, imparatorlardan Büyük Konstantin Konstantinopolis şehrini, İustinianos ise Ayasofya’nın maketini takdim eder halde mozaiklenmiştir.

Yıllarca çok kitap yazıldı Ayasofya’nın tarihi ile ilgili. Çini ve mozaiklerinin neleri temsil ettiği, üzerlerinin kapatılması, tekrar açılması, Fossati’nin onarımları, efsaneleri, gizemli dehlizleri dilden dile aktarıldı. Fakat en az bu çini ve mozaikler kadar önemi haiz ve trajik sanat eserleri daha var Ayasofya’nın. Fethin sembolu olup minberin iki yanına asılan, fakat günümüzde yerinde olmayan (!) Sancak-ı Şerifler ile Fetih Kılıcı gibi… Günümüzde yerinde asılı olan fakat yıllar evvel Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin çürümeye terk edilen celi sülüs devasa levhaları gibi…


Ayasofya “Hüsn-i Hat”la Tanışınca... 

İstanbul’un fethini müteakip, fethin usulü gereği şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilir. Ki bu da usulen Ayasofya olunca ilk Cuma namazı orada kılınır. Ortodoks Hıristiyanlığının en görkemli yapısı, cami olur. Birçok ilave yapılır daha sonra Ayasofya’ya. Dört farklı minaresi eklenir. Mihrabın iki yanına Budin’den getirilen tunç şamdanlar konur. III. Murad zamanında, Bergama’dan yekpare mermerden oyulmuş iki büyük küp getirilir. Padişah türbeleri, sıbyan mektebi, şadırvan, muvakkithane, sebiller, imarethane ve Fatih medresesi yapılır. Fakat Ayasofya’ya asıl heybetini katan, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin celi sülüs levhaları ve kubbesine yazdığı Nur Suresi’nin 35. âyetidir belki de.

Sanat tarihçisi, İstanbul ve Bizans tarihi uzmanı Prof. Dr. Semavi Eyice’nin TDV İslam Ansiklopedisi Ayasofya maddesinden öğrendiğimize göre, şu an Kazasker’in levhalarının asılı olduğu yerde İbrahim Efendi’nin levhaları varmış: “1651’de Teknecizade İbrahim Efendi’nin hattı ile yazılmış caminin içini süsleyen büyük levhalar konulmuş ise de bunlar 1847-1849 tamirinde kaldırılarak yerlerine bugün görülen Mustafa İzzet Efendi’nin 7,5 metre çapındaki yuvarlak levhaları asılmıştır.”

Camiyle hat sanatı, birbirini tamamlayan, muhteşem bir uyumla insanları zevkyâb eden ikiz kardeş gibidir. Kazasker’in levhalarıyla Ayasofya’da böyle bir bütünlük oluşturmuştur âdeta. Bursa Ulu Camii ile levhaları gibi, Fatih Camii Haziresi ile Râkım’ın celi sülüs kitabeleri gibi… Lafza-i Celal ve İsm-i Nebi ile Hulefa-i Raşidin ve Hasaneyn Efendilerimizin ism-i şeriflerinin yazılı olduğu 7,5 metre çapındaki levhalar da, Ayasofya’nın heybetine heybet katmıştır. Tabii bir de İustinianos’un, Süleyman Mabedi’ni geçmesiyle övündüğü o azametli kubbeye yazılan Nur Suresi’nin 35. âyeti…


Kazasker'in levhalarının hikâyesi, TDV İslam Ansiklopedisi'nde şu cümlelerle anlatıyor: “Ayasofya’nn 1849’daki tamiri sırasında ilk olarak küçük boyda yazdığı Nur ayeti (en-Nur 24/35) caminin kubbesine göre satranç usulüyle büyütülüp varak altınla işlenmiştir. Lafza-i celal, ism-i nebi, ilk dört halife ve Hasan-Hüseyin isimleri önce küçük boyda yazılmış (bunlar mihrabın duvarında hala asılıdır) ve caminin azametine uygun olması için 7,5 m. çapında daire şeklinde büyütülünce kalem ağzı da 35 santimetreye çıkmıştır. Kazasker bu celilerini daha sonra uzaktan seyrettiğinde, ‘Ah, kabil olsa da şu levhaları tekrar yazsam.’ dediği bilinmektedir.”

Kazasker'in Levhalarına Hürmetsizlik

Ayasofya-i Kebir Camii 1934’te müzeye dönüştürülürken, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin her biri 7,5 metre çapındaki levhaları da dışarı çıkarılmak istenir. Fakat dünyanın en büyük levhaları, muşamba üzerine varak altınla işlendikten sonra caminin içinde çatıldığı için, kapılardan çıkarılamaz. On beş yıl, caminin içinde, yerde duvara dayalı bir halde tutulur. İbnülemin Mahmud Kemal İnal merhumun gayretiyle, 1949 yılında yerlerine asılır levhalar. İbnülemin bu elim hadiseyi “Son Hattatlar” kitabında şöyle aktarıyor:

“İsmi Celâlî, ismi Nebeviyi, esamii çar yar ve Haseneyni ihtiva eden bu elvahı celile, bir takım kıymet bilmez eşhas tarafından indirilüb bir kenare konulmuş ve bazılarının bazı yerleri zedelenmişdi. Bu hal bizimle beraber diğer erbabı imanı dağdar etdiğinden tekrar asılması içün oğraşdıksa da müveffak olamamışdık. Nihayet Ayasofya Müzesi Müdiri Muzaffer Remazan Beyi teşvik ve teci' etdiğimde ‘Para yok, olsa asarım.’ demişdi. Öteden beri benimle beraber bu işe sarfı zihn eden yüksek mühendis Ekrem Hakkı ve tüccardan Nazif Beyler, icab eden parayı hasbeten lillâh vererek Ekrem Beyin nezareti altında levhalar ta'mir edildi. Yine o zati ekremin himmetile levhalar, bikeremihilkerim 28 kanuni sani 1949 (22 rebiulevvel 1368) de elvahı şerife yerlerine asıldı. Ekrem gelüb beni götürdü. Levhaları mahalli kadiminde görünce ağlamağa başladım. Cenabı ekremülekremine hamdü sena ve Ekrem ve Nazif ile Muzaffere teşekkür ve dua etdim.”


Ayasofya’da Hattat Padişahların da Levhaları Var

Ayasofya’da Kazasker’in levhalarının yanı sıra dönemin ünlü hattatlarının ve padişahların da levhaları var. Mihrabın sol duvarında, Hattat Mehmed Esad Yesari’nin ve Şeyhülislam Hattat Veliyyüddün Efendi’nin enfes celi ta’lik levhaları bulunuyor. Mihrabın sağ duvarına ise II. Mahmud, II. Ahmed ve II. Mustafa’nın hatları asılı. Ayrıca Ayasofya’da ebru sanatımızın bir örneğini görmek de mümkün. Ayasofya Camii’nin hatiplerinden Hatip Mehmed Efendi tarafından yapılan ve türüne kendi isminin verildiği “hatip ebrusu”, II. Mustafa’nın levhasının zeminini oluşturuyor. Bu levhalar birer şaheser olsalar da, II. Mahmud imzalı bir levha yakasını söylentilerden kurtaramamış. İbnülemin’in “Son Hattatlar” kitabından öğrendiğimize göre Evranoszade Sami Bey, “Büyük Hattatlarımızın Tarihlerinden Bir Hulasa” başlığıyla yazdığı uzun bir makalenin -Trabzon Milletvekili Salih Bey tarafından verilen- suretinde şöyle diyor:

“...Ayasofya’da Sultan Mahmud imzalı büyük levha, doğrudan doğruya Râkım’ın kaleminden çıkan ve en büyük hattatlarımızı hayretlere düşüren bir nümune-i hârikadır.”

Merhum İbnülemin bu duruma temkinle yaklaşıyor ve bu konu hakkında “Son Hattatlar” kitabında şunları yazıyor:“ Ayasofya’daki levhanın ‘Sultan Mahmud’un değil, Râkım’ın kaleminden çıkdığı’ isbate muhtacdır. Evranoszadenin tabiriyle ‘bir nümune-i harika’ olan o levhaya imzasını koymasına üstadı, padişaha müsaade etmiş ise hakikate mugayir hareketde bulunduğu ve şakirdinin de bulundurduğu içün ma'nen mes'uldür. Padişah da kendi eseri olmıyan bir levhaya bi mühaba ketebe yazmak suretile hakikate riayet ve tarihe sadakat etmediğçün mes'uliyetden kurtulamaz. Fekat bu mühim maddeyi kavli müceredle değil, muteber vesika ile isbat etmelidir. Zira kavli mücerred, her vakt kabili reddir.”


Kazasker’in Levhalarının Gölgesinde Lisan-ı Hat ile Aşk-ı Nebi Sergisi 

Asırlardır muhtelif sanat dallarında şaheserlere ev sahipliği yapan Ayasofya, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin levhalarının gölgesinde anlamlı bir sergiye ev sahipliği yaptı. Hat koleksiyoneri Mehmet Çebi’nin sanat yönetmenliğinde 114 Hilye-i Şeriften oluşan Lisan-ı Hat ile Aşk-ı Nebi Sergisi, yerli ve yabancı binlerce ziyaretçinin ilgisini çekti. 2012 yılı Kutlu Doğum Haftası İstanbul Etkinlikleri kapsamında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği dünyanın en büyük Hilye-i Şerif serginin açılışında sanat ve siyaset dünyasından birçok isim hazır bulundu. Birbirinden güzel 114 Hilye-i Şerif, tezhip ve minyatür sanatlarının da inceliğiyle sergiyi gezenlere duygulu anlar yaşattı.

Büyük hattat Hafız Osman Efendi’nin klasik hilye formu kullanılarak yazılan levhalarla birlikte, modern tasarıma sahip hilyeler de Lisan-ı Hat ile Aşk-ı Nebi Sergisi’nde sanatseverlerle buluştu. Hasan Çelebi, Hüseyin Kutlu, Turan Sevgili, Savaş Çevik, Hüseyin Gündüz gibi usta hattatların hilyelerinin yanı sıra yurt dışından birçok hattatın hilyeleri de Lisan-ı Hat ile Aşk-ı Nebi’de sergilendi.

Muhtelif medeniyetlerin ve dönemlerin sanat eserlerine ev sahipliği yapan Ayasofya, 15 yıl boyunca Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin levhalarına hürmette kusur edenleri, belki de Lisan-ı Hat ile Aşk-ı Nebi Sergisi ile affettirmiştir. Fethin sembolü olan Sancak-ı Şeriflerin ve Fetih Kılıcı’nın yerlerine iadesi(!) temennisini de ekleyerek nice “Hilye”li Ayasofya sergileri gezmek dileğiyle…

İSMEK El Sanatları Dergisi 14 İNDİR

Bu yazı 1006 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK