Çini

Meşk, ‘Diz Kırmak’la Başlar

  • #


Yazı: Fatma ŞAN

Meşk, gelenekli sanatlarımızın hem eğitiminde, hem kendini koruyarak bugüne ve geleceğe taşınmasında önemli bir kurumdur. İcra edeceği sanatı bu usül ile öğrenmiş binlerce sanatçı tekâmülünü böyle tamamlamış ve nice güzel eserler bırakmıştır ardında. Atölyesinde yürüttüğü çalışmaların yanı sıra çini usta öğreticisi olarak İSMEK’te öğrenci de yetiştiren çini sanatçısı Fatma Şan, sanat eğitimimizdeki bu kadim geleneği kendi tecrübesinden hareketle anlattı. Fatma Şan, öğrenme eylemindeki kutsallığın, talibin bir insanın karşısında ilminden dolayı ‘diz kırabilme’sinde gizli olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Diz kırmak, egonun, benliğin çatırdadığı andır. Başka bir insanın hâkimiyet sınırları içine girdiğin an... ‘Meşk’in asıl başladığı nokta. Talim ettiğin her çizgi, bir motife, her desen bir cennet bahçesine dönüşüverir.”


Çiniye, ilk olarak klasik motiflerin öğretilmesiyle başlanır. Yani işin “Rabbiyessir”i ile… Öğrenciliğimin ilk demlerinde hayli zaman tekrar ve tekrar aynı motifin benzerlerini çizerken birçoğu gibi benim de içimde isyanlar kopuyordu. “Herkesin yaptığı, her yerde gördüğümüz şu motifleri neden durmadan tekrar ediyoruz!” Hatta bir gün bu düşünce yüzünden ödevlerimi bitirip kendi başıma, derste öğrendiğim motifleri deforme ederek farklı “bir şeyler” çalışıp hocama gösterdim. Hiç ummayacağım kadar kızdı bana. Önce klasik motif-kompozisyon anlayışını iyice öğrenmem gerektiğini, bu farklı olduğunu düşünerek yaptığım şeylerle uğraşmak için çok erken olduğunu söyleyip gitti. Hocam tutucu biri değildi. Sadece sağlıklı öğrenci yetiştirmek istediği için böyle davranmıştı. Onun için, benim durumum ayan beyan ortadaydı. O, heyecanlarımı görüyor, beni yolda tutabilmek için sert bir manevra ile yönümü düzeltiyordu. Bunu daha sonra anlayacaktım.


Öğrenme yolculuğunda zaman içinde düşe kalka fark etmeye başladığım şey; hocamın sözlerine, dileklerine direnç gösterdiğimde boş yere vakit kaybediyor, yok yere enerjimi tüketiyor oluşumdu. Yolda ilerledikçe daha da netleşti; özellikle sanat dallarında hocaya, yani öğrencisi olduğun kişiye içten ve gönülden teslimiyet lazımdı. Neden teslimiyet? Çünkü talebe, bilmek istemediği şeyi öğrenemez. Neyi isteyip neyi istemeyeceğini bilmez. Hoca, bilir ve öğretir. Fazla değil. Az değil. Yavaş yavaş… Ne kadar lazımsa o kadar. Tam da bu yüzden önyargısız ve tereddütsüz kendini teslim etmelidir. Tek şey için; “öğrenmek”. İşte bu yüzden sanatçıyla öğrencisi arasındaki ilişki zaman içinde kendiliğinden manevi bir boyuta taşınır. Ve böyle olduğunda Hakk’ın, hocadan talebeye doğru bir kanal açtığına şahit oluruz. Öğrenci için ne lâzımsa, bu kanaldan akıp gelir. Evet, öğrenme rahmani bir durumdur. Hocanla mücadele halindeyken küçük bir adım bile atamaz, ilerleyemezken, kavga etmeyi bıraktığın, onun ilmine muhtaç olduğunu idrak ile kabul ettiğin anda artık mucizevî bir şekilde kanatlanarak uçup gidebilirsin.


Kültürümüzde öğrenme geleneği böyledir aslında. Öyle bir yabancılaşma dönemi yaşadık ki, özgürlük adına herkese ve her şeye kafa tutabileceğimizi zannettik. Yok yere ego savaşları yapıldı. Talebe ile hoca arasına görülmez duvarlar örüldü. Yara bere içerisinde fark edebildik, ilme, sanata nasıl ulaşmamız gerektiğini… Talip yani öğrenci, meşk yolunda benliğinden sıyrılıp egosunu bir kenara bırakmalı değil midir? O yolda önce muhabbeti, samimiyeti ve çalışma şevkiyle durmalı değil midir? Öğrenme eyleminin kutsallığı, bir “insan”ın karşısında ilminden dolayı “diz kırabilmek”te gizlidir. “Diz kırmak” egonun, benliğin çatırdadığı andır. Başka bir insanın hâkimiyet sınırları içine girdiğin an... “Meşk”in asıl başladığı nokta. Talim ettiğin her çizgi bir motife, her desen bir cennet bahçesine dönüşüverir.


Örneğin, Anadolu’da yüzyıllarca devam eden Ahilik geleneğinde hoca-talebe, usta-çırak ilişkisi bir disiplin ve kurallar çerçevesiyle belirlenmiştir. Aslında bu anane, kadim kültürün her sahasının temelinde mevcuttur. Talebe hocasının sözlerini adeta ilahi bir hikmet kabul eder. Ustasının, hocasının elinden, dilinden sadır olanlarla kemal basamaklarını ağır ağır tırmanır. Hocanın yükümlülüğü öğrenciyi edep dairesinde yetiştirmektir. O, talibe evladı gibi nazar eder. Talebeyse kan bağı olmaksızın, hocasını, anne-babası gibi görür.


“Meşk, iki insanın, hocanın-talibin emeği ile kurulan akrabalığın izdüşümüdür.” Ahilik geleneğinde, meşk ettiğin ustayı-hocayı incitmek, nankörlük etmek, ebeveyne nankörlük etmek gibidir. Toplum tarafından lanetlenmiş gibi dışlanırsın. Meşk tek hocadan başlayıp devam eder. Yolda hoca değiştirilmez, terk edilmez. Ondan izinsiz esere isim konulmaz. İsim koyma ruhsatı izin-icazete tabidir. Bir eserin kıymeti, iş sahibinin kimin öğrencisi olduğu yani kimin rahle-i tedrisinden geçtiği ile ölçülür. Çırağın kusuru ustasından bilinir. Maharetini değerlendirirken de kimlerden meşk ettiği, icazet aldığı sorulur önce… Hoca yoldur, yoldaştır; aynı zamanda mihmandardır.


Biz de çini öğretirken tıpkı hocalarımız gibi öğrencimizin temel prensipleri iyi öğrenmesi konusunda hassasiyet gösteririz. Sadece kabuğu değil, taşıdığı ruhu, özü, manayı kavrayabileceği bakışı kazandırmaya gayret ederiz. Öğrencimiz meşk sofrasına oturmaya talip olduğundan itibaren sabır imtihanları başlamıştır. Çininin yapım aşamaları gerçekten meşakkatlidir; çilelidir. İki defa fırınlanır. Yani ateşlere, yüksek ısılara girip çıkar. Talebenin yol ortasında usanmasının ve aşırı üzüntüye kapılmasının önüne geçmek için en başta disiplinli çalışmaya alıştırılır. Talibin zora dayanıklılığı sınanır. Hâlâ dersini, ödevini sıkı sıkıya yapıyor, meşkine aşkını katıyorsa, yani gönlü işine akıyorsa asıl derslere başlanır. Tek başına istidatın yeterli gelmediğini biliyoruz.


Hatırlıyorum da öğrenciliğimde hocamın verdiği sadece lâle motifinden oluşan tabak tasarımı ödevini defalarca tamamlayıp, defalarca sil baştan tekrar tasarlamıştım. Çünkü tashih için her götürdüğümde artık bitmiş olduğunu düşündüğüm tasarımın arkasını çevirip, “Şöyle daha güzel olur”, diyerek yeni çizgilerle beni yönlendirmiş, yepyeni bir tasarım yaptırmıştı. Kâğıdı, şu an sayısını hatırlayamayacağım kadar tersyüz edip lâleli tabağı tekrar tekrar çizdim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, sadece sabrımı, ciddiyetimi değil yaptığım işe duyduğum sevgiyi de sınamıştı.


Bütün sanat dalları gibi çiniyi de, hakkıyla icra edebilmek için onu çok sevmeli, gönül vermeli... Ne kadar yetenekli olursak olalım gerçekten istemeden, sevmeden çalıştığımız şey meşk olmaz. Meşk, aşktan ayrılamaz bu yüzden. Uğruna geceler boyu çalışıp sabahlarız. Onunla ilgili en ufak bilgi, birkaç fotoğraf için kilometrelerce yol kat eder, kütüphanelerde saatlerimizi, günlerimizi geçiririz. Onun adının anıldığı yerlere koşarız. Ve yine onunla baş başa kalacağımız anı heyecanla bekleriz. Evet, sanat icracısını aşkıyla esir eden sevgilidir. Ve her meşk, sevgiliye yaklaşmak için birer umut...


* Çini Sanatçısı, İSMEK Çini Usta Öğreticisi

İSMEK El Sanatları Dergisi 18 İNDİR

Bu yazı 917 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK