Makale

Sanatın Ruhu

  • #


Yazı: İlhan ÖZKEÇECİ

Bir medeniyetin veya bir toplumun kültürünün göstergesi olan sanat, aynı zamanda toplumların geleceğe bıraktığı izlerdir. İlk insanlardan bugüne bizler tarihteki milletleri bu eserlerinden tanırız. Bu sebeple her medeniyet gücünü simgelemek, kalıcı olmak, gelecek için kendinden, yaşadıklarından bir iz bırakmak, en önemlisi kültürlerini, inançlarını, duygularını ve değerlerini aktarmak adına sanat eserleri üretmiştir.

Toplumların hayatında insan ömrünü çok aşan süreklilikler söz konusudur. Bu süreklilikler toplumları millet yapan değerlerin yeni nesillere aktarılmasıyla sağlanır ve bu değerler genç kuşakların benimsediği oranda biçim değiştirerek varlığını sürdürür. Tarih boyunca tüm kadim medeniyetler kendi varlıklarını ve değerlerini geleceğe aktarmanın en kalıcı yollarından biri olarak sanatı seçmişlerdir. Zira sanatın ve sanatsal etkinliklerin, insan hayatının amacını ifade etmede ve bu amacı gerçekleştirme sürecinde vazgeçilmez bir yeri vardır.

Bir medeniyetin veya bir toplumun kültürünün göstergesi olan sanat, aynı zamanda toplumların geleceğe bıraktığı izlerdir. İlk insanlardan bugüne bizler tarihteki milletleri bu eserlerinden tanırız. Bu sebeple her medeniyet gücünü simgelemek, kalıcı olmak, gelecek için kendinden, yaşadıklarından bir iz bırakmak, en önemlisi kültürlerini, inançlarını, duygularını ve değerlerini aktarmak adına sanat eserleri üretmiştir. Sanat ve sanatsal üretimin gücü veya güçsüzlüğü ülkelerin dünyadaki kültürel, tarihsel, toplumsal konumunu belirlemede etkin rol oynamıştır. Bu gücün farkında olan büyük uygarlıklar, sanata ve sanatçıya verdikleri önemle binlerce yıldır kullanılagelen estetik anlayışlar, normlar geliştirmişlerdir. Bu sebeple kendileri asırlar önce fiilen yok olup tarihte kalsalar da özgün eserleri hâlâ yaşamaktadır.

Sanatsal üretim ve tasarımlar aynen bilimsel gelişmeler, teknik tasarımlar gibi bir toplumun kültürel değerlerinden, günlük yaşantısından, inançlarından, ekonomisinden, yönetiminden, sıkıntılarından, başarılarından, kısaca toplumun bütününden ayrı düşünülemez. En büyük güç kaynağı inanç olan ve toplumların değer sistemleriyle beslenen sanat, tarih boyunca yönetimlerin desteği ve yönlendirmesiyle gelişmiştir. Hatta büyük sanatçılara sahip olmak, savaşlarda onları kendi himayesine almak imparatorluklara ayrı bir itibar ve güç kazandırmıştır.

Neredeyse tüm insanlık tarihi boyunca bu minval üzere süregiden sanat faaliyetleri günümüzde çok farklı ve karmaşık bir görünüm arz eder. Genel olarak baktığımızda uzun bir süredir sanat tarihimiz Batı’nın hâkim güç olma sürecinde diğer toplumlara dayattığı evrimci pozitivist düşünce biçimi içinde şekillendirilmiştir. Türk sanatı hakkında yapılan önemli araştırmalar da kendini uygar dünyanın merkezine koyan Batı medeniyetinin üstünlüğünü kabul ettiğimiz bu dönemde gündeme gelmiştir. Bu anlayış çerçevesinde Türk sanatı, İslam sanatı bünyesinde değerlendirilmiş ve bu bütün içinde ele alınmıştır.
Bizim bir pay sahibi olmadığımız bu bakış açısı içinde sanatın tarihi mağara devri resimlerinden Antik Yunan'a, oradan Rönesans'a ve modern Batı sanatına ulaşan bir seyir izler. Batı geleneği dışında üretilen tüm sanatsal birikimi bu seyrin dışında tutularak tâlı ve basite indirgenmiş bir biçimde değerlendirilir. Bugün hâlâ büyük ölçüde hâkimiyetini ve geçerliliğini koruyan Batılı düşünce tarzı, muhteşem bir geçmişi olan sanatımızla ilgili gerçekçi bir yaklaşım ve özgün kavramlar geliştirme konusunda bize yardımcı olamaz. Batılı emperyalist görüşün aksine eğer bugün önyargısız bir dünya tarihi yazacak olsak, muhakkak ki bunun merkezini eski dünyanın çok geniş toprakları ve önemli bir bölümünü de İslâm coğrafyası oluşturacaktır. Böyle bir tarih yazıldığında Avrupa, tarihe çok sonra katılan (XVIII. yüzyıldan sonra) ve ancak her açıdan beslendiği bu merkezin çevresinde kalan bir tarih olma vasfını aşamaz. Batı bu eksiğini kapamak ve kadim medeniyetler yaşamış toprakların günümüzde kendi güçlerinin idrakine varmasını engelleyebilmek için bu toplumları uzun süredir modernite serabıyla oyalamaktadır. Modernleşme siyasi, ekonomik, ideolojik çıkarlar çerçevesinde bilinçli olarak geliştirilen sürekli bir projedir ve sadece Türkiye'yi değil tüm dünyayı kapsayan, toplumların bütün hayatını etkileyen çok yönlü bir olgudur.

Modernleşme maceramızın tartışması ayrı bir konudur, ancak biz burada bu sürecin sanat hayatımıza yansımalarını ele alacağız. “İlkel” veya giderek yumuşatılmış ifadelerle “az gelişmiş, gelişmekte olan” vs. olarak tanımlanan toplumlar, bu projenin olumsuz etkilerini yüz yıllarca üzerlerinde taşımış, kompleksli bir savunma mekanizması geliştirerek, “ilkel geçmişlerinden kurtulmak” veya böyle olmadıklarını ispatlamak çabasına düşmüşlerdir. Teşbihte hata olmaz ama modernleşme düşüncesi aynen bir insanın kendine, bir yabancının, hatta hasmının gözüyle bakmasına, kendini onun değerlendirmeleri ve direktifleriyle yönlendirmesine benzemektedir. En trajikomik olanı buna kendini mecbur zannetmesidir. Bu bakışın benzetmedeki kişinin hayrına olmayacağı çok açıktır. Başka türlü bir yaşam ve düşünce tarzı olamazmış gibi kendini çözümsüzlüğe mahkûm etmek, kargadan başka kuş tanımayıp bülbülün sesinden, kartalın heybetinden, güvercinin sâfiyetinden vb. her farklı güzellikten kendini mahrum etmektir. Nitekim bu modernleşme hercümerci içinde gönüllü olarak reddi mirasla kendi elimizle kendi hazinelerimizi talan ettiğimizden şimdi maalesef yerine yenisini koyamayacağımız çok şeyler kaybettik.

Bu mantıksız anlayışla bizim olmayan bir tarihe sahip çıkarak onun sorunlarını bile benimsemeye çalıştık ve dünyamızı ışık ışık aydınlatan medeniyet çağlarımızı Batı’nın “karanlık çağı” diye biz de karanlık kabul ettik. Halbuki Batı’nın kendisi için “karanlık çağ” olarak adlandırdığı dönemde, İslâm toplumları görkemli bir medeniyetle altın bir “aydınlık çağ” yaşamışlardır.

İslâm medeniyeti eşsiz yükseliş dönemi olan 700 1200 yılları arasında; toplumların bilim ve kültür hayatına önemli katkılar sağlarken, hayat seviyesi, iktidar kudreti, görgü, bilgi, insan hakları, dini müsamaha, ilim, edebiyat, sanat, tıp ve felsefede dünyaya öncülük etmiştir. İslam’ın girdiği her coğrafya, her toplum mutlaka gelişmiş, her alanda bulunduğu durumdan çok daha ileri bir yaşam tarzına kavuşmuş ve bu beldeler bir daha geri dönmemek üzere İslamlaşmıştır. Dolayısıyla İslam’ın toplumlara ilk kazandırdığı yüksek bir medeniyet seviyesi olmuştur. “Coşku, heyecan ve dinamizm” bu dönemi anlatan en doğru kelimeler olacaktır.

İslâm dünyası, etnik yapı, dil, adetler, toplumsal ve siyasi teşkilatlar, kültür ve teknoloji şekilleri açısından sayısız beşeri yaşantı farklılıkları gösterir. Kendi içindeki tüm bu çeşitliliğe rağmen İslâm, onları birleştirerek, insanlığın büyük manevi ailelerinden birini oluşturur. İslâm dünyasına katılan her yeni unsur kendi birikimlerini de bu kültüre katarak zenginliğini artırmıştır. İslam’ın kabul edildiği ülkelerde o bölgenin sanat ve sanatçısından yararlanılarak meydana getirilen sanat eserleri farklı üslup ve karakterlere sahip olmuşlardır. İndus nehrinden Atlantik denizine kadar uçsuz bucaksız coğrafyada, bölge, zaman, toplum farklılıklarına rağmen görülen sanat eserlerine birliğini veren, her şeyden önce İslâm dininin vaz' ettiği kaidelerdir.

İslâm sanatı tabiri caizse “ölü toprağı saçılmış” dünyaya, canlı ve yeni bir ruh getirmiştir. Muhteşem mimarı eserler yanında İslâm sanatı daha önceki medeniyet ve kültür çevreleri içinde farklı biçimlerde görülen bezeme türlerine kendine özgü bir tarz ve kimlik kazandırarak, harikulade güzellikler meydana getirmiştir. İnsanlık tarihinin geliştirdiği farklı duygular ve estetik çizgileri birleştiren bu eserlerde sanatkârlar neredeyse insanüstü tablolar ortaya koymuş, mimarı mekânlarda iç ve dış dekorasyonda zengin kompozisyonlarla yeni yeni eserler vücuda getirmişlerdir. İslâm sanatına özgü bir gelişme olarak tasarımlarda yazının kullanımı ile düşünceler ve mesajlar en güzel biçimde aktarılmıştır. Birçok alanda görülen sanat eserleri estetik güzelliklerinin yanında mutlaka bir işleve sahiptir ve bu gelişmiş, zengin kompozisyonlar felsefi olarak derin anlamlar ifade etmektedir.

Sanatı güzel ile bütünleyen İslâm sanatının olgun kompozisyonlarını tasavvufi öğretilerle bağlantılandırarak yapılan açıklamalarda Batılı araştırmacıların yorumuyla genel vurgu, İslâm düşüncesi içinde yer alan dünyanın geçiciliği konusuna odaklanır. Bu yorumlara göre; “Müslümanlar için her şey bir hayalden ibarettir ve gelip geçicidir. Başlangıçsız ve sonsuz olan tek bir Allah vardır. Bu dünyada insanlar bir süre bulunduktan sonra, ebedi dünyaya göçeceklerdir. İnsanlara düsen görev maddeye itibar etmemek, ondan arınmağa çalışmaktır. İslâm sanatçıları eserlerinde bu dünya görüşünü yansıtmıştır.” Müslüman toplumların araştırmacıları da bu yorumları hiç sorgulamadan hatta hayranlıkla kabul etmişlerdir.  
İslam sanatını biçimlendiren fikir, temelde İslam inancıdır. Ancak sanatsal üretimi dünyanın geçiciliği vurgusunu ön plana çıkararak açıklamak, tek yönlü ve eksik bir yaklaşımdır. İslam sanatçısının soyutlama ile geçici olan maddi dünyadan kurtulma çabasında olduğu ve bu dünya görüşü ile eser verdiği şeklindeki bu yaklaşım, heyecan verici bir çeşitlilik gösteren İslam sanatının dinamik ruhunu açıklayamaz. Mimarîde ve diğer sanat dallarında ortaya konmuş nadide eserlerle insanlığa yepyeni bir açılım getiren İslam sanatını bu sığ bakış açısı ile açıklamak yaşanılan tarihin gerçekleriyle örtüşmez. Dünyanın geçiciliğine inanıp hiçbir şeye değmez olduğunu düşünen bir toplumun, bu miskin düşünce ile tüm dünyayı etkileyen muhteşem bir medeniyet kurması mümkün değildir.

Ön yargılı biçimde “Müslüman, Hıristiyanlıktaki gibi Allah'ı çizemez.” veya “Dünya geçicidir, onun için çizilmeye değmez.” şeklinde yorumlanan İslam sanatı, bu sınırların çok ötesinde bir ruha sahiptir. Eşi benzeri olmayan bir hız ile büyüyen, muhteşem bir medeniyet doğuran, girdiği toplumlara yeni bir yaşam sevinci getiren İslam’ın sanatındaki bu çeşitlilik, tasarımlardaki mükemmel hayal gücü, bitmeyen heyecan, dünyanın geçiciliği düşüncesi ile her şeyden vazgeçmiş bir zihniyetin ürünü olamaz.

Batı dünyasının, tezyinat anlayışını dünya hayatının boşluğu melankolisiyle özdeşleştirdiği İslam inancında dünya hayatı boş değil, aksine doldurulması büyük sorumluluklar isteyen zor bir süreçtir. Dolayısıyla ölüm sonrası kadar, sonsuz hayatı hazırlayıp şekillendiren bu yaşam içinde denge ve ölçüler her şeyden önemlidir. Bu tezyinatın anlattığı en önemli gerçek, “yokluk” değil, hayat ve ölüm, akıl ile iman, doğru ile yanlış vb. arasında hassas dengeleri kavrayabilmek olabilir. Sonuçta İslam’ın hayat anlayışının şifrelendiği bu tasarımlar; hayatı, iç içe geçmiş insan ilişkilerini, insanların bitmez tükenmez isteklerini, mücadelelerini, kaosu, kaos içinde var olan ilâhî düzeni, görünenin ardında her zaman var olan ilâhî iradeyi mükemmel bir estetik olgunlukla anlatır. Feyz aldığı ilâhî kaynağın verdiği ilhamla doğru okunduğunda evrensel düzeni, hayatın hassas dengelerini, insan ilişkilerini kavramada çok değerli ipuçları sunar.

Türk sanatı işte böyle güçlü bir kaynaktan beslenerek zirvelere ulaşmıştır. Türkiye aynı zamanda bugün de dünyanın merkezini oluşturan tüm felsefi düşüncelerin ve inanç sistemlerinin doğup geliştiği büyülü bir coğrafyanın, Asya'nın önemli bir parçasıdır. Köklü ve güçlü kültürü ile neredeyse insanlık tarihi ile yaşıt olan Asya, dört bir köşesi ile kadim bir geçmişe sahiptir. Tarih boyunca nice ihtişamlı medeniyeti bağrında yetiştirmiş, bunların birikimlerini yeryüzüne taşımış olan Asya'da, insanlığın ortak tarihi yazılmıştır. Her dönemde ağır, yıkıcı, vurucu savaşları, akıl almaz istilâları, uzun soluklu göçleri ve büyük nüfus hareketleriyle birlikte bu kıta, çok büyük değişim ve altüst oluşlara şahit olmuştur. Bu yıkımlara rağmen başta Orta Asya Türk kültürü olmak üzere; Çin, Hint, İran, İslam ve Mezopotamya gibi önemli medeniyetlere sahip olmak ayrıcalığını taşımış, insanlık tarihinde bugün de ihtiyaç duyduğumuz sayısız değerleri, güzellikleri, özellikleri yaşatmıştır.

Zengin, velûd, dinamik, büyük Asya'nın ve İslam dünyasının bir parçası olan Türkiye'nin bu üst kimliği bir avantaj olarak değerlendirmesi mümkündür. Hepsinden önemlisi Türkler’in İslamiyet'i kabul etmelerinden, bu yana bin yılı aşkın süredir. İslam, hem bireysel hem toplumsal tüm sanat eserlerinin amacını belirlemiş, onlara ruh vermiştir.

Görüldüğü üzere bu uzun ve geniş kapsamlı tarihsel süreçte gelişen sanat mirasımız geniş kitlelerin zannettiğinin aksine sadece Osmanlı sanatıyla sınırlı değildir. Sanat tarihimizin bilinen derin kökleri İslam öncesi dönemlere, binlerce yıl önceye ve hâlâ kullanılan motiflere kaynaklık eden Orta Asya'ya dayanır. Türk devletleri her dönemde ulaştıkları coğrafyada eski sanat geleneklerinde ve çağdaşları olan farklı kültürlerde bulunan güzel ve faydalı unsurları hiç çekinmeden almış ve bu birikimleri, inançları doğrultusunda belli bir arıtma süzgecinden geçirerek kendi bünyelerine katarak özgün bir sanat anlayışı geliştirmişlerdir.

Böylece Türk sanatı Orta Asya, Mezopotamya, İran, Anadolu gibi fethedilen ve içinden geçilen topraklar üzerinde var olmuş binlerce yıllık medeniyetlerin tecrübelerinden süzüle süzüle taşınıp gelen tabiri caizse tüm insanlık tarihinin bir birikimi olmuştur. İslam toplumlarının son büyük imparatorluğu olması hasebiyle bünyesinde topladığı muhteşem mimarı abideleri, 150 milyon civarındaki dünyanın en zengin arşiv belgeleri, sayısı dört yüz bin olduğu tahmin edilen el yazma eserleri ile Türk kültürü ve sanatının eşsiz hazineleri sadece bizim için değil, tüm dünya için vazgeçilmez önem taşır. Hiç şüphesiz bu hazineler hakkıyla değerlendirilirse, insanlığın ufkunu açacaktır.

Yalnız şu var ki, tarihte evrensel medeniyetler kurarak köklü kurumlar geliştiren, mükemmel eserler üreten Asya ve İslam toplumları, günümüzde, sorunlu, birbirinden kopuk ve parçalı bir görüntü sergilemektedir. Kültürel, bilimsel, teknolojik, siyasi, düşünsel kısaca her alanda kendi tezlerini üretemeyen, dağınık, bağımlı ve edilgen bir konumdadır. Bu konuma paralel olarak sanatsal üretim konusunda da günümüzde parlak bir dönem yaşandığı söylenemez.

Türkiye olarak yakın tarihimizde, Osmanlı’nın son döneminde ve sonrasında Cumhuriyet döneminde Avrupa tesirleri toplumsal hayatın tüm alanlarında yoğun bir şekilde artmış ve Türk toplumunun hayat tarzını köklü biçimde değiştirmiştir. Toplum, yaşanan yenilikler ve önceki hayat tarzı arasında büyük ikilemler yaşamış, hâlâ da yaşamaktadır. Burada gözden kaçmaması gereken en önemli nokta, modernleşme sürecinin başından itibaren genel olarak toplumun istek ve talepleri neticesinde değil, yönetim tarafından topluma dayatılması şeklinde gelişmiş olduğunu görmektir.

Gerek sanatçılar gerek sanat tarihçiler gerekse eğitimciler, Batı’nın pozitivist, evrimci tarih anlayışı içinde ilkel insandan modern topluma ulaşan tek bir sanat çizgisi kabul edip, bu çizgiyi takip etmeyi, ona öykünmeyi amaç edinmiştir. Bu kısır anlayış sonucunda sanat, “çağdaş Türk sanatı” ve “geleneksel Türk sanatı” olarak ikiye ayrılır. Bu ayrım içinde ilk olarak geleneksel adıyla olumsuz veya olumsuzlaştırılmış bir imajla yola çıkarak baştan özellikle resmi çerçevede dışlanmış bir durum yaşayan klasik sanatlar, geleneksel el sanatları olarak uzun bir süre hor ve aşağı görülür. Sürekli savunmada olan, geçmişte kalmış eski bir kültürün izlerini sürükleyen, tekrara düşmüş küçük çabalar olarak ve neredeyse hat, tezhip gibi dar alanlarda sadece tablolarla sınırlandırılır. Çağdaş sanat ise, Batılılaşma süresinde modernleşmeyle eşdeğer tutulup yüceleştirilerek, genelde resim ve heykele indirgenerek sanat eğitiminin temel gayesi olur, Batı’daki akımları ve yeni gelişmeleri taklit eder. Yanlış temellenmiş bu mantıksız ikilem maalesef çok uzun süre sanat ortamını ikiye ayırarak görece verimli ve üretken olmasını sınırlamış, sanatta yeni açılımları, başarılı akım ve üslupların gelişmesini engellemiştir.

Bu ikiliğin doğurduğu kimlik ve aidiyet sorunu bir yana, toplum içinde uzun süre kendi değerlerinden uzak sanat anlayışının dayatılması, sanat-toplum ilişkisini zedelemiş ve toplumun sanattan kopmasına yol açmıştır. Zira sanat ancak içinden çıktığı toplumun kültürel değerleriyle beslenip zenginleşirse kendi özgün kimliğini bulur ve evrensel beğeniye ulaşabilir. Tarih boyunca hayatın her alanını, kullandığı en alelade eşyayı dahi bir sanat eseri haline getiren bu toplum, bütün olumsuzluklara rağmen özüne işleyen kültürel değerlerle direnmiş ve bir şekilde birikimlerini yaşatmaya gayret etmiştir. Başlangıçta sadece yaşatabilme ve sürdürebilme gayretleriyle sürdürülen sanat çalışmalarında, özellikle 1980 sonrasında eldeki klasik örneklerin çeşitli yorumlarıyla eserler verilmiştir. Tarihte belli dönemlerde öne çıkan motifler, renkler, kompozisyon kurguları maalesef çok da bilinçli olarak nitelendiremeyeceğimiz bir biçimde bir arada kullanılmaktadır. Günümüzde kamu ve özel çok çeşitli kuruluşlarda tezhip eğitimi verilmekle beraber bunlar arasında ciddi bir diyalog veya koordinenin olduğu söylenemez.
Yaşadığımız çağda, hem Türkiye'ye, hem de tüm dünyaya genelleyebileceğimiz bir biçimde sanatsal üretimin etkinliğinden söz etmek zordur. Tüm dünyada teknolojik gelişmelerin öne çıktığı görülürken, estetik boyutun aynı oranda geliştiği söylenemez. Rönesans’taki gibi veya İslam aydınlanmasındaki güçlü sanatsal yükseliş, insanları sürükleyen sanat akımları yok bugün.

Bu tespitlerle karamsar bir tablo çizmiş olmayalım. Bu konuda yapılacak çok şeyler var. Sanatımızın geleceği için atılacak adımlardan bazılarını şöylece netleştirebiliriz:

Mantıklı bir yaklaşımla bir dönemin bu ikilemi körükleyen kısır ve gerilimli bakış açısını aşabildiğimiz zaman, sanat faaliyetlerimiz yeniden bir dinamizm kazanarak, evrensel beğeniye ve yeni klasik dönemlere ulaşacaktır. Türkiye artık diğer ülkeleri takip eden, tarihini sürükleyen bir toplum olmaktan kurtulmak ve geleceği kurmak adına yeni adımlar atmak durumundadır. Bu adımlar, entelektüel bilince sahip sanatçıların ve bilim insanlarının yetiştirilmesi ve topluma önderlik etmesiyle mümkündür.

Öncelikle tarihçilerin bir türlü içinden çıkamadıkları sanat tarihinin sorunlu faraziyelerini ve kısır çekişmelerini sorgulayıp aşarak, kültürümüzün geçmişi ile arasında yıkılan köprüleri onarmak zorundayız. Ancak şunu da unutmadan; her ne kadar mükemmel bir geçmişe sahip olsak da eskiye takılıp kalamayız, onlardan güç alırız, ilham alırız, fikir alırız ama eskiyi veya bir başka toplumu taklit ederek özgün olamayız. Mevlana'nın dediği gibi “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni bir şey söylemek lazım.”

Bu bağlamda ele alınması gereken önemli konulardan birisi, sanat eğitimi konusu olmalıdır. Türk klasik sanatlarının mimarı, süsleme ve dekorasyon boyutları yanında asıl düşünsel boyutuyla günümüz akademik eğitimine yansıması önemli bir husustur. Sanat eğitiminde aslolan, araştırma ve geliştirmeyi ön plana çıkarmak olmalıdır. Sanat tarihimizle ilgili temel tezler ve yaklaşımlar, kendi toplumumuzun aydını, düşünürü, tarihçisi, bilim adamı tarafından değil, yabancı araştırmacılar tarafından belirlenmiştir. Bu verili teorileri, kavramları, terimleri, adlandırmaları araştırmacı, gerçekçi ve objektif bir yaklaşımla yeniden ele alıp analiz etmek gerekmektedir. Sanata, sanatsal üretime bakış açısıyla güncel gerçekliği bütünleyen bir felsefi yaklaşımın ürünü, sanat anlayışını ve tarihsel süreçte sanatsal üretimin gelişimini sorgulayan, sanat olgusuna çok boyutlu bir yaklaşım getiren ilkeli bir sanat eğitimi hedeflenmelidir. Bu sayede yapılan çok yönlü araştırmalar, geleceğin sanatçılarına da güncellenmiş bir altyapı oluşturacaktır.

Türk sanatının gerek çok uzun bir tarihe yayılması, gerekse neredeyse tüm dünyayı etkileyecek şekilde geniş bir coğrafyayı kapsıyor olması, bu konuda yapılacak araştırmaları zora sokmaktadır. Tüm yönleriyle bu sanatı anlatabilmek bir kişinin harcı olmadığından araştırmacıların verdikleri eserler bu bütünü tamamlayamayacakları için sadece bir “parça” olmak durumundadır. Bu sebeple, ancak uzman ekiplerin eşgüdümlü ve profesyonel çalışmalarıyla, hem dönemleri, hem diğer sanat çevrelerini ve hem de etkileşimleri, değişmeleri göz önüne alarak, karşılaştırmalı, doyurucu sonuçlara ulaşılabilecektir.

Kültürlerin ön plana çıktığı, küreselleşme süreci olarak adlandırılan yeni dönemde yerel kimliklerin önem kazandığı, medeniyetler çatışması, uzlaşması vs. gibi kavramların tartışıldığı günümüz dünyasında, çok zengin sanat, kültür ve medeniyet mirası olan Türkiye'nin bu çalışmalara çok daha fazla ihtiyacı vardır.

Sanat tarihimiz açısından, sorunlu kavramları, adlandırmaları, tanımları gündeme getirip tartışarak bunları yeniden tanımlayıp adlandırabiliriz. Bu ise öncelikle Türk sanatının “geleneksel” olarak adlandırılmasından başlayarak, sadece sanat dünyasını etkilemeyen, çok boyutlu tesirleri olan bu kavram yerine, hiç değilse hiç bir zaman eskimeyen, pabucu dama atılamayacak ve içinden çıktığı toplumun değerleriyle evrensel beğeniye hitap eden ilkeler, kurallar ve eserler manasına “klasik” tabirini kullanabiliriz.
Sanatın işlevsel, simgesel boyutlarıyla ve kültürel arka planıyla birlikte seyredilen bir obje olmaktan çıkarak, yeniden hayatın içinde yer alması gerekmektedir. İnsan eliyle biçimlenmiş bir çevrede yaşamak zorunda olan çağdaş insanın bu yapay ve sorunlu çevrede daha doğal ve estetik görünümlere ruh sağlığı açısından da acilen ihtiyacı vardır.

Sanat konusunda asıl amaç, sanatın özünde var olan gerçekliği kavramaya çalışmak olmalıdır. Bu öz ve arka planda var olan temel felsefe kavranmadığı sürece nereden alırsanız alınız (ister batıdan ister doğudan) bunlar sadece bir kopya, asılsız bir görüntü, bir taklitten öteye gidemez, yeni ufuklar açıp geleceği kuramaz. Dolayısıyla geçmişte bu sanatsal seviyeye ulaşan toplumların medeniyet tasavvurunu kavramak ve burada aslolanın sadece sanat eserleri değil bütün bir yaşama biçimi olduğunu görmek gerekir. Ruhu olmadan sanat olmaz, ruhunu tanımadan yapılan sadece bicim olur. Sanatın ruhu sanatçının inancıdır. Bu yüzden günümüzde insanları etkileyip sarsan büyük akımlar yoktur, tüm dünyada sanat teknolojini gölgesinde veya daha kötüsü hizmetindedir. Bu sebeple öncelikle işe en can alıcı noktadan, yani sanatın amacını sorgulayarak başlayabiliriz.

Dönem dönem kendini yenileyen ve zengin bir çeşitlilik arz eden sanat mirasımız, dar bir bakış açısıyla sadece hat, tezhip, kitap resmi vb. gibi yazma kitap sanatlarına indirgenmektedir. Hâlbuki bir sanatçı için; bir değer sisteminin sürekliliği içerisinde binlerce yılda olgunlaşan mimarı formlar, oturmuş klasik normlar, biçimler, kalıplar vazgeçilemez mükemmel bir eşin kaynağıdır. Maalesef bizim kıymetini bilmediğimiz, hatta farkında bile olmadığımız cihan şümul bu klasik unsurlar farklı medeniyet ve kültür çevrelerince değerlendirilip yenilenmekte ve sahiplenilmektedir.

Klasik sanatların boş zamanları değerlendirilecek sıradan bir hobi gibi görülmesi yanlışına düşülmemelidir. Toplum içinde ilgilenen ve kendi çapında güzel çalışmalar yapanlar olabilir ama bunun ötesinde ciddi devlet politikaları ile madden manen desteklenmelidir. Büyük medeniyetler böyle kalıcı olmuşlardır. Zamanı iyi kavramak, çağın değişimlerini doğru okumak gerekir. Sanatsal etkinlikler ve beğeniler de değişmektedir, günümüzde öne çıkan ve kitleleri, özellikle yeni nesilleri pervasızca biçimlendiren sinema, TV gibi görsel çekiciliği yoğun alanları analiz ederek bu konularda özgün ve kendi kimliğimizi yansıtan yeni projeler geliştirmek gerekmektedir. Bunların ötesinde sanata yeni boyutlar kazandırmak, yeni sanat alanları, farklı sanatsal faaliyetler geliştirerek bir çığır açmak ve böylece gelecekte takip edilen konumuna yükselmek düşüncesiyle hareket etmeliyiz. Bizim birikimimiz eğer şuuruna varırsak buna yeter.

* Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

İSMEK El Sanatları Dergisi 3 İNDİR

Bu yazı 674 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK