Makale

El Sanatları ve Estetik Üzerine “Yaşamdan Dakikalar”

  • #


Yazı: Emine UÇAK

Reyting yarışıyla giderek yozlaşan medyamızda ‘nitelikli programlar’ yapılırsa gereken ilgiyi göreceğinin kanıtı oldu; Hıncal Uluç, Haşmet Babaoğlu, Sunay Akın, Nebil Özgentürk dörtlüsünün yaptığı “Yaşamdan Dakikalar” programı… El Sanatları Dergisi olarak kültür, sanat alanının bu önemli dörtlüsüyle el sanatlarından, estetiğe, geçmişten geleceğe yansımalar üzerine ‘yaşamdan dakikalar’ paylaştık.

Reyting yarışıyla giderek yozlaşan medyamızda ‘nitelikli programlar’ yapılırsa gereken ilgiyi göreceğinin kanıtı oldu; Hıncal Uluç, Haşmet Babaoğlu, Sunay Akın, Nebil Özgentürk dörtlüsünün yaptığı “Yaşamdan Dakikalar” programı… İSMEK El Sanatları Dergisi olarak kültür, sanat alanının bu önemli dörtlüsüyle el sanatlarından, estetiğe, geçmişten geleceğe yansımalar üzerine ‘yaşamdan dakikalar’ paylaştık.

El sanatları sizde neyi çağrıştırıyor?

Sunay Akın: El sanatları bana bu coğrafya üzerinde insanlık tarihi boyunca oynanan satranç oyununun hamlelerini çağrıştırıyor. Nasıl ki; satranç oyuncusu düşünerek, ince eleyip sık dokuyarak bir hamle yapıyorsa el sanatları da bugüne böyle ulaşmıştır. Tek bir kültürün değil, birçok kültürün bir araya gelerek oluşturduğu aşureyi çağrıştırıyor. Yani el sanatı demek bence aşure demektir. Nasıl ki aşureden nohutu, fasulyeyi, inciri çıkartırsanız; bir şeyler eksik kalıp tadı bozulursa, el sanatlarını oluşturan kültürlerden birini de görmezden gelmek bence aynı yanlışlığı yapmak demektir. Nebil Özgentürk: Bana, insanın yaratıcı gücünü, kendi el emeğini ve yalnızlığını çağrıştırıyor. Dünyanın her tarafında insanların birey olma, bireyselliğini sürdürme çabasını ifade ediyor.

Haşmet Babaoğlu: Bana da kaybolmuş, ortalarda görünmeyen bir şeyleri çağrıştırıyor. Hatta daha acıklısı hayatımızın içinde olan, hasır neşir olduğumuz bir şeyi değil de hediyelik eşya olarak kırk yılda bir aklımıza gelen bir şeyi çağrıştırıyor. Çok özel ve marjinal bir sanat alanını çağrıştırıyor gibi.

Peki bu ilgisizliğin, giderek kaybolmasının sebepleri nelerdir?

Nebil Özgentürk: Sadece Türkiye’nin değil dünyanın değişimiyle ilgili bir durum. El sanatlarının yaşaması için organizasyonlar yapılmıyor, gerek duyulmuyor. Üreticinin alıcıyla buluşabileceği bir mekan yok. Şimdinin insanı badyguard, manken olmak istiyor. Gençler markayı tercih ediyor, elle yapılmış kazağın, oyulmuş kasığın, eski yorganın bir ehemmiyeti yok. Hayatın algılanmasının değişimiyle ilgili. Türkiye bu küreselleşmeden en çok etkilenen, en çok şımaran, yabancılaşan ülkelerin başında geliyor; televizyonuyla, medyasıyla.

Haşmet Babaoğlu: Haklısın. Dünyada hiçbir geleneksel sanat bizdeki gibi yalnızlaştırılmış, marjinalleştirilmiş değildir. Bana göre bunun son yüz yıldaki suçlusu muhafazakarlardır. Muhafazakarlar kendilerine muhafazakar demişler ama ata yadigarı sebil çeşmeleri susuz bırakmışlardır. Dolayısıyla geleneksel sanatların bu hale gelmesi beni hiç şaşırtmıyor. Saçımı sakalımı ağarttığım bunca sene boyunca; İstanbul’u seven ve dolaşan biri olarak şu akan bir eski çeşmeyi bulamıyorum. Ata yadigarı bir çeşmenin çeşme olarak kaldığını görmedim. Muhafazakar olduğunu söyleyen bununla ilgilenmezse; her şeyi boş veren bir kültürün temsilcilerinin geleneksel dediğimiz bir sanata sahip çıkması zaten olacak bir şey değil.

Asıl sorun şu, günlük hayatımızda 80’lerden sonra oldu bu durum. Durup bakmayı kaybettik. Batılılardan bile hızlı yaşıyoruz. Batılı saat olarak hızlı yaşıyor, saati önemsiyor. Biz saati bile önemsemeden ne olduğunu bilmeden hızlı yaşıyoruz. Evlerindeki eski kilimlere bakmayan insanlar, dünya berbatı makine halisini evlerine aldılar. Bu hali üreticileri o korkunç halıları kendi evlerindeki kilimlere bir kez bakmadan ürettiler. Bir geleneksel halıya doğru dürüst bakmadıkları için öyle korkunç halılar yaptılar. Bu sadece kötü niyetten olmuyor. Giderek, güzelliklere durup bakmayan, görmeyen bir toplum olduğumuz için de oluyor.

Hıncal Uluç: Bakın size bir olay anlatayım; iki yıl önce Mardin’e gittik. El sanatları ürünlerinin satıldığı bir sokak var. Tek bir dükkanda adam yok. Sahibi bile yok, kahvede olduklarını öğrendik. Sokak baştan başa el işi üzerine ama bir kişi bile yok. İşte o sokağı Avrupa’ya taşıyın, yürüyecek yolu bulamazsınız.

Bir gün Amerikalı eşim Holly ile yeni evlendiğimiz zamanlarda benim evde işlerime yardımcı olan bir kadın var, annemden miras kalan. Onun evine gittik. Yemeğe çağırmıştı. Holly yemek yediğimiz kaplara, sofra örtüsüne, perdelere hayran kaldı. Muhteşem bir ev dedi. Bu gördüklerinin hepsini ben hediye ettim dedim. Evde kullanmadıklarımı ona verdim dedim. Seni böyle bilsem evlenmezdim dedi. Baştan başa elle örülmüş bir perde tam bir servet.

El işinin değeri bu Türkiye’de. Yabancılar bu işleri biliyor gelip topluyorlar. Bitmiş bir sanatın kalıntılarını topluyorlar. Paşabahçe olmazsa Ebru sanatı yok. Bir antika eser kereste diye satılıyor. Bu millete bunu anlatamayacaksınız. O dükkanlar boş olunca adam çocuğuna o mesleği, o sanatı öğretir mi? Durum pek fazla iç açıcı değil.


El sanatlarını canlandırmak için neler yapılabilir? Bu konuda toplumun farklı kesimlerine veya kurumlarına düşen görevler nelerdir?

Sunay Akın: Yerel yönetimler çok güzel şeyler yapıyor. İyi niyetle katkıda bulunmaya çalışıyor. Fakat onların yapacağı her şey sinirli kalıyor ama şunu yapmaları lazım; müzecilik sektörüne önem verilmelidir. Örneğin İstanbul bir buluşma yeridir. Haydarpaşa garı artık kapatılacak. Yerel yönetimler bu garın müze yapılmasına karar vermelidir. Çünkü Haydarpaşa Garı, Anadolu’ya açılan kapı. Anadolu’daki bütün el sanatlarının sergilendiği anlatıldığı bir müze olabilir. Tarihe ait, geleneğe ait ürünleri ortaya çıkarırken bunların müzesini kurmazsanız topluma ulaştıramazsınız.

Nebil Özgentürk: Medyamızın manken haberlerini bırakıp el sanatlarıyla ilgili, toplumun gerçek sorunlarıyla ilgili haberlere yer vermesi gerekiyor. El sanatlarıyla ilgilenenlerin emeğinin karşılığını alabilmesi için organizasyonlar yapılması gerekiyor.

Haşmet Babaoğlu: Evlerde biblo vazifesi yerine bir değer kazanırsa bu gerçek bilgi ve görgü olur. Bir sosyolog olarak bunu düşünüyorum. Evdeki bir tablo bir şekilde size gülümsüyor, yahut oraya farklı bir bakış oluyor. Resimim dışındaki bir sanatın evlerde böyle bir misyonu olduğunu düşünmüyorum. Diğer sanatlar sadece biblo olarak, sus eşyası olarak duruyor. Ben de orada bir değişim olmasını bekliyorum. Bu birdenbire olacak bir şey değil. Kültürel zenginliği taşımakla olur. Haşmetçe söylersek; bu muhabbetle olur. Muhabbet deyince karşılıklı konuşma olarak algılıyor. Bu değil. Muhabbet şudur; Erzurum’dan gelince hadi bana güzel bir oltu tesbih getir bu da muhabbettir. Ben şunu önemsiyorum. Sabah kalktığında insanlar evlerinde babaanneden kalan bir gümüş işlemeli tepsi bile olabilir sizin yaptığınız bir ebru da olabilir ona bakıyor musunuz? Her gün tekrar tekrar bakıyor musunuz? Benim bahsettiğim budur? Her gün onlara tekrar tekrar bakan çoğaldıkça iş değişir.

Basit bir örnek söylüyorum. Çiçekleri düşünün evlerde, bakılmazsa oluyorlar. Bu sanatların bakılmazsa, emek verilmezse ölmeyeceğini kim söylüyor? Geleneksel sanatları gelenekteki gibi algılayamayız. Dünya değişti. Modern bir resimdeki değeri kazanmalı el sanatları ve geleneksel sanatlar.

Son yıllarda popüler bir ilgi de görüyoruz. Bunu gerçek bir ilgiye çevirebilmek için neler yapılabilir?



Haşmet Babaoğlu: Erenköy’de Ulus’ta, Etiler’de hanımlar küçük ahşapların üstüne modern figürlerle boyama yapıyorlar. Fatih’teki Eyüp’teki hanımlar da belki ebru çalışıyor. Güzel. Güzel ama arkadaki motivasyona bakar mısınız? Bunu bir vakit geçirme, bir oyalanma bir uğraşı olarak düşünüyor. Bu tür bir ilgiyi de küçümsemiyorum. Böyle başlar her şey ama keşke gerçek bir ilgi olsaydı. Sultanahmet’e kursa giden kadın aynı zamanda bir de Sultanahmet’e baksaydı. Zaten bakarsa yavaş yavaş iş değişecek. El Sanatları Dergisi’ni bu anlamda önemsedik ve programımızda konuştuk. Bir uğraşın ötesinde bu konuya kafa yorulduğunu, emek verildiğini, yaşatma çabası olduğunu görüyoruz bu dergide. Bu tür örnekler artarsa mutlaka durum olumlu yönde değişmeye başlayacaktır.

Sunay Akın: Tekrar geriye dönerek söylüyorum ki; Haydarpaşa gibi Boğaz’ın kıyısında herkesin gözü önünde tarihe mal olmuş bir binada onları müze içinde topluma sunmak gerekiyor. 50 kuruşlukların üzerinde bir kadının resmi var Sabiha Tansuğ. Sabiha Hanım bütün Anadolu’yu köy köy dolaşarak giyim konusunda örnekler toplamış. Bazıları yüzyıllık daha eski olanları da var ve evinde duruyor. Bizim el sanatlarımıza, kültürümüze yakıştırdığımız bu mudur? Sabiha Hanım’a el uzatsak bunu bir müze yapsak onun ihtiyacı yok ama bizim toplum olarak ihtiyacımız var. Bizde eksik olan budur.

Haşmet Babaoğlu: Müzeleri turistlere ait bir şey sanıyoruz. Müzelere okul ödevi olarak bakıyoruz. Çocuklar da okul ödevi olduğu için gittiklerinde bir angarya olarak bakıp hiç ilgilenmeden, görmeden çıkıyor. Kaybımız bu; zihnimiz dağıldı.

Sunay Akın: Müze derken mevcut müzeler gibi değil. Müzecilik bizde çok gelişmiş değil. Müziğiyle, dekoruyla öyle farklı bir şekilde sunmalıyız ki bir filmin bir sinemanın içine girmiş gibi hayran kalmalı. Yoksa öyle bir mankeni giydirip koyarak müzecilik olmaz. Işık oyunlarıyla, ses oyunlarıyla görkemli hale getirilmeli.

El sanatlarında estetik kavramına girersek?

Hıncal Uluç: İşin estetik yönünü söylediğimizde devreye yetenek giriyor. Sanatla herkes uğraşabilir. Küçükken ben de uğraşıyordum. Eskiden her şey elle yapılırdı. Elbisenizden ayakkabınıza kadar, kullandıklarınızdan, oturduğunuz koltuktan, masaya kadar. Üstünüze örttüğünüz yorgana kadar. Tüm örtüler tığ ve iğneyle işlenirdi. Ben de küçükken anneme yardım etmek için yapardım. İşin bir öğrenme yani var. Bunu öğrenebiliyorsunuz. 6 yasındaki Hıncal kadınlara ait gibi görünen bir nakış işini yapmayı becerebiliyordu. Zor bir şey değil, bunu öğretirseniz yapar. Onun ötesinde estetiğe geçmek için yetenek gerekiyor. Birinin yaptığı ürüne bakıp aynısını yapınca el işçiliği yapmış oluyorsunuz. Sanat işçiliği yapmış olmuyorsunuz. Ressam, heykeltıraş veya müzisyen için nasıl özel bir yetenek gerekiyorsa el sanatı için de yetenek gerekiyor. Herkes koltuk yapar, ama büyük usta başka yapar. Estetik tamamen zevk ve yetenek işidir.

Sunay Akın: Estetikte en önemli yargıyı zaman veriyor. Eskiyle yeninin çatışmasına baktığımızda ne her zaman eskinin yanında olmalıyız ne de yeninin her zaman kötü olduğunu düşünmeliyiz. Bu bir sentezdir ortaya çıkan estetik adına. Geçmişin içinde çok kalmak yeniyi dışlamaktır, geçmişi tamamen unutup, sırt çevirip bir yeniyi ortaya koymak da yanılgıdır. Çünkü mutlaka gelenekten, geçmişten beslenilir. Bence pusulayı ortaya koyduğumuz anda neyin yapılması gerektiğini görür sanatçı. Zaten bu sanatçının içindeki bir kavgadır.

Her sanatçı bu kavgayı içinde verir. Ben edebiyatçı olduğum için şiirden yola çıkayım. Ben şiiri keşfettim diye ortaya çıkamam. Çünkü şiir yüzyıllardır yazılıyor. Elbette ki ben bu geleneğin içinden şiirler yazacağım ama kendi üslubumu koyarak. Onun üstüne kendimi koyacağım, kendi duyarlığımı, kendi şair gücümü koymalıyım ki yeni bir şey olsun.


El sanatçılarının estetik ürünler oluşturabilmesi için hangi kaynaklardan beslenmesi gerekiyor?

Hıncal Uluç: Bütün yetenekler geliştirilebilir. Yani ham yetenek ise yaramaz. O yeteneğin işlenmesi lazım. Bunun için okullar, üniversiteler, üniversiteye gidemeyenler için seminerler, kurslar düzenlenmelidir. Bütün bunlar yetenekleri ortaya çıkarmak ve o yetenekleri işlemek amacıyla yapılmalıdır.

Sunay Akın: Okuyacak, okuyacak, okuyacak. Kendini keşfedecek, Yunus der bir ben var benden içeri. Kendini keşfedecek, kendini geliştirecek çok okuyup çok araştırması gerekiyor, sanatın her alanıyla ilgilenmesi gerekiyor. Sadece kendi alanında değil sanatın her alanıyla ilgilenmesi gerekiyor, takip etmesi gerekiyor.

Şimdi Balkanlar’ı düşünün ne kadar zengin, Kafkasları düşünün ya da Mezopotamya’yı düşünün ne kadar renkli, müthiş. Hepsinin geçtiği yer Anadolu. Dünyanın el sanatları konusunda en eski, en renkli örneklerinin verildiği yerler bu topraklar. Bütün sanatların kökeni el sanatları ve Asya’dır. Bugün modern dediğimiz bütün sanatların kökeni bu topraklardır. Yeter ki sanatçılarımız nerede olduklarına iyi baksınlar yeterli kültür ve birikim bu topraklarda mevcut.

Estetik konusunda farklı algılamalar var?

Sunay Akın: Bu çok güzeldir. Matematikte bir pi sayısı vardır ama estetiğin pi sayısı yoktur. Bu çok sesliliği, demokrasi kültürü barındırır içinde. Orkestraya baktığımızda nasıl farklı çalgılar varsa estetik konusunda da sanatın hangi dalında olursa olsun düşünce farklılığı olacaktır. Hayatın kendisi de böyle değil midir? Önemli olan bir armoni oluşturabilmek, bir aşure yapabilmek. Estetik kaygılar farklı olacaktır. Ama bütün o kaygılarla birlikte, farklı bir tat çıkacaktır.

Son olarak özel bir soru sorayım. Kendinize en yakın hissettiğiniz el sanatı hangisidir? Ya da şöyle sorayım evinizde, hayatınızda en çok kullandığınız el sanatı hangisidir?

Hıncal Uluç: Ben maddi gücümün, imkanlarımın yettiğince el işi istiyorum. Çünkü biz böyle büyüdük. Kilis’te mobilya fabrikası yoktu. Yorgan alıyorsanız el işlemesiydi. Ayakkabılarım el işiydi. İlk fabrikasyon ayakkabımı lisede aldım. Ondan evvel ayakkabıcıya giderdim etrafı çizilirdi benim ayağıma özel ayakkabı yapılırdı. Hayatımın en büyük lüksünü ben çocukken yaşamışım.

Sunay Akın: Benim cevabım burada belli. Çocuğa yönelik olanlar yani oyuncaklar. El sanatlarında şu an en çok unutulan, kaybedilen, erozyona uğrayan ne yazık ki oyuncak konusudur. Pek çok oyuncağın doğduğu ilk kez üretildiği yerdir Anadolu. Fakat bugün el sanatlarından oyuncak üretenler artık kalmadı. Bunların yaşatılması gerekir. Eyüp Belediyesi Tarih Vakfı’nın desteğiyle böyle bir girişim başlattı, Eyüp oyuncaklarının canlandırılması konusunda. Bu çok sevindirici bir gelişme. Bunlar iyi niyetli girişimler ama yeterli değil, bunun oyuncak endüstrisi durumuna gelmesi gerekir. Kendi ülkemin oyuncakçı dükkanlarında Çin’den ithal edilen oyuncakları değil el sanatıyla yapılan oyuncakları görmek isterim.

Hıncal Uluç: El sanatları büyük bir servet ama biz farkında değiliz sadece oyuncakta değil her konuda böyle. Bakın, yıllar önce Amerikalı eşimle Amerika’ya gittim. Bir mağazaya girdik. Kapının girişinde bir gömlek göğsünde bir arma var: 10 dolar. İki kat yukarı çıktık aynı gömlek aynı arma ama bu kez 110 dolar. Hiç üşenmedim tekrar aşağıdakine baktım her şey aynı. Tezgahtara sordum aşağıdaki katta aynı gömlek 10 dolara nedir bu fark diye sordum. Buradaki el işi dedi. Kim fark edecek diye sordum? Siz fark edeceksiniz dedi. İşte el sanatı bu.

Nebil Özgentürk: Ben kilimleri çok seviyorum. Anadolu’daki kilimlerin insana geçmiş bir yapısı vardır. Kilimlerde kullanılan doğal renkler o yapılma halleri beni çok cezp eder. Evimde rengarenk kilimler vardır, duvara bile aştığım kilimler vardır.

Haşmet Babaoğlu: Ben de kilimlere meraklıydım. Nebil anlatırken bunun ne kadar geride kaldığını düşündüm. Evimde ve hayatımda çok kullandığım el sanatı yok. Ama şimdi aklıma geldi tespihlere merakım var.

İSMEK El Sanatları Dergisi 3 İNDİR

Bu yazı 1113 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK