Makale

Toplum, San’at ve Estetik

  • #


Yazı: Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN

Bireyin sahip olduğu estetik ölçütler ve daha önemlisi bunların oluşmasında aslı rol oynayan temel kabuller, birey için bir kimlik ve kişilik göstergesidir. Estetik ölçütler birey tarafından ifade edildiklerinde şahsi tercihler gibi görünebilirse de aslında bunlar kendilerini oluşturan temel kabulleri de zımnen ifade ettikleri için aynı zamanda bir aidiyet ve mensubiyetin beyan edilmesidir. Genel bir bakış açısı altında ifade edilirse gerek toplum ve gerek birey için önce san’at eseri vardır. Toplumun bir üyesi olan fert önce san’at eseri ile tanışır ve bu eserden etkilenir. Bu etkilenme neticede bireyin san’at eseri ile estetik ilgi kurmasına yol açar, bu ilgi zaman içinde gelişerek olgunlaşır. Birey artık o eser ile fiziksel bir ilişki içinde olmasa bile iç dünyasında onunla meşguldür, ona yeni anlamlar atfeder ve o eserden yola çıkarak bir takım yorumlar yapar. Bu süreç zihinsel olmaktan çok duygusal bir süreçtir veya burada akıl çok ön planda değildir, hâkimiyet duygulardadır. Ferdin bir san’at eseri ile yaşadığı bu duygusal serüven onun zevk ve duygu dünyasına, bu dünyayı zenginleştiren yeni bir boyut olarak akseder. Böylece bireyin estetik algılaması genişler, estetik değer ve yargı düzeyi yükselir. Birey ile san’at eseri arasında kurulan ilişkinin mutlaka müspet bir istikamette gelişmesi de şart değildir, diğer bir deyişle fert bir eseri her zaman beğenmek ve bu beğeniş sonucu onu içselleştirmek veya onunla hemhal olmak durumunda da olmaz. Ancak bu halde de birey ruh ve duygu dünyasında o eserle meşguldür, onun ardındaki anlam ile bir gerilim yaşamaktadır. Bazen bir eser fert tarafından reddedilebilir de, bu durumda yine estetik bir değerlendirme ve yargıdan bahsedilebilir. Fakat burada estetik değerlendirmenin sonucunda varılan yargı ölümsüzdür ve bunun neticesi olarak o eserin güzel görülerek temellük edilmesi bahis konusu değildir. Bir san’at eserinin içselleştirilmesi veya reddedilmesi bireysel ölçekte düşünüldüğünde ferdin duygu ve zevk dünyasını tanımlayan estetik ölçütler ve tercihler ile ilgili ferdi bir mesele olarak algılanabilir, bu algılama bir noktaya kadar doğrudur. Denilebilir ki bireyin estetik dünyasını tanımlayan ölçütler oluşmuştur ve her eser birey tarafından bu ölçütlere göre değerlendirilir. Bu ölçütlere uygun olan veya bunları oluşturan ana ilkelere ya da temel kabullere ters düşmeyen eserler fert tarafından beğenilerek içselleştirilir. Bir eser zahiren ferdin duygu dünyasındaki estetik ölçütlere tamamen uymasa bile eğer bu ölçütleri oluşturan temel kabuller ile ters düşmüyorsa yine de güzel görülebilir ve temellük edilir. Bu suretle birey bu eserden etkilenerek geliştirdiği ilişki sonucu estetik ölçütlerini geliştirir, duygu dünyasına yeni bir boyut kazandırır. Bireyin sahip olduğu estetik ölçütler ve daha önemlisi bunların oluşmasında aslı rol oynayan temel kabuller birey için bir kimlik ve kişilik göstergesidir. Estetik ölçütler birey tarafından ifade edildiklerinde şahsi tercihler gibi görünebilirse de aslında bunlar kendilerini oluşturan temel kabulleri de zımnen ifade ettikleri için aynı zamanda bir aidiyet ve mensubiyetin beyan edilmesidir. Çünkü ilk bakışta şahsi bir tercih gibi görülen estetik ölçütler daha derine inildiğinde bir aidiyet ve mensubiyet ifadesi olan temel kabullerden kaynaklanır. Kısaca belirtmek gerekirse bu temel kabuller bireyin ait olduğu toplumun medeniyet tasavvurundan kaynaklanan değerlerden başka bir şey değildir. Buradan hemen anlaşılır ki ilk bakışta tamamen şahsi bir özellik gibi görülen estetik ölçütler ve estetik tercih, kısaca söylenirse; estetik zevk, ferdin ait ve mensup olduğu medeniyet tasavvurunun onun duygusal ve ruhi dünyasına bir biçimde yansımasından doğar. Bu sebeple aynı medeniyet tasavvuruna sahip olan kimselerde estetik zevkin ana hatları birbirine benzemesi ve böylelikle toplumsal ölçekte bir bütünlük arz etmesi son derece tabii bir vakıadır. Birey için san’at eseri önce, san’atkar daha sonra gelir. Önce eserle tanışan, onunla duygusal bir ilişki kurarak estetik değer sürecini yaşayan ve buradan estetik bir yargıya varan fert için bu eserin sahibini tanımak bir sonraki aşamadır. Birçokları sadece eserde kalmakla iktifa ederler, buradan eserin sahibine ulaşan yolu katetmeyi göze alamazlar. Bir san’at eseri ile gerçek ve derin manada kurulan estetik ilişkinin sonunda ise bu eserin sahibini tanımak adeta duygusal bir zaruret ve estetik saygı ifadesidir. Tek tek dikkate alındığında her san’at eseri duygusal bir dünyanın ve estetik bir haberin veya haberlerin ileticisi ve taşıyıcısıdır. Bu bakımdan eser başlı başına duygulanmanın paylaşılması, haberinin tahlil edilmesi kısacası birlikte yaşanılması gereken bir varlıktır. Ancak bu birlikte yaşama sonucu eser duygu dünyamızda izler bırakır ve zevk ufkumuzu yeni renklerle aydınlatır. Bu süreç oldukça zordur, çünkü duygusal derinliklere götürebilen yeteneklerle beraber sabır, merak, titizlik ve dikkat gibi şahsi özellikler ister. Her san’at eseri için bu eserle beraber yaşama ve aynı duygusallığı paylaşma sürecini geçirmek üzere bireyde bulunması icap eden yetenekler ve özellikler farklı seviyelerdedir. Bazı eserler az bir gayret ve oldukça yüzeysel bir duygusallık sonucu estetik muhtevasını ikram ettiği halde diğer bazıları için böyle bir ikrama nail olmak oldukça zor ve meşakkatlidir. Eserdeki haberin paylaşımı noktasında ve birlikte yaşama sürecinde nihayete varıldığı zannedilen ve bu haberin tümü ile temellük edildiği zehabının uyandığı bir safhada eser üzerinde ışıldayan yeni ve meçhul bir ufkun varlığı fark edilebilir. Yetenek ve özellikler itibarı ile bu esrarlı ufku algılayabilen birey için ise bu safhada şimdiye kadar geldiği yoldan çok daha zahmetli bir yola revan olmaktan başka çare kalmaz. Bireyin san’at eseri üzerinde yaptığı bu duygusal paylaşım ve beraber yaşama yolculuğu gerçekte eserin sahibinin yanı san’atkarın ruh dünyasına doğru ihtiyar edilen bir çözümleme ve keşif seferidir. Birey san’at eseri üzerinden giderek veya başka kelimelerle ifade edilirse san’at eseri vasıtası ile san’atkarın duygu ve ruh dünyasına doğru yola çıkmıştır. Kendi estetik ikliminde arayıp bulamadığı, eksikliğini hissedip adını koyamadığı duygusal boyutlar ve deruni inceliklerle san’atkarın ruh ve duygu dünyasında tanışacak ve yine yetenek ve özellikleri nispetinde onlarla zenginleşecek ve derinleşecektir. Bu açıdan bakıldığında san’at eseri san’atkarın fertlere gönderdiği gizemli ve cazibedar bir davet ve kabul mektubudur. San’atkar bu mektup ile insanları kendi duygu ve ruh iklimine davet etmekte ve mektubun sırrını çözebilenleri başka hiçbir kayıt aramaksızın bu iklime kabul etmekte ve oradaki estetik coşku ve hazzı o kimselerle paylaşmaktadır.
Bir san’atkar birçok esere imza atmıştır, dolayısı ile o, topluma birçok açık davet mektubu yollamıştır. Genel olarak birey önce bir eseri vasıtası ile san’atkara ulaşır, estetik etki büyük ve estetik haz vazgeçilmez bir mertebeye ulaşmış ise bunu o san’atkarın diğer eserleri ile olan ilişki takip eder. Birey san’at eserlerinin verdiği sarhoş edici estetik haz içinde san’atkarın ruh ve duygu dünyasını tanımak için adeta seferber olur. Bu gayret bazı kereler o mertebede tecelli eder ki bir san’atkarı tanımak ve onunla bütünleşmek için bir ömür kâfi gelmez. San’atkar da bir ferttir ve her fert gibi bir ölçüde zemine, zamana ve muhite bağlıdır, bu saydıklarımızdan tamamen bağımsız değildir. Onun ruh ve duygu dünyası, bu dünyayı tanzim ederek sistemleştiren estetik kaygıları ve bu dünyanın dışa vurumu sırasında, yani eser verirken izlediği usuller yaşadığı toplumun temel kabulleri, kısacası medeniyet tasavvuru ile derin ve sağlam ilişkiler içindedir. Burada sözü edilen derin ve sağlam ilişkinin mutlaka olumlu manada olması gerekmez, san’atkar içinde yetiştiği ve yaşadığı toplumun medeniyet tasavvurunu benimsediği gibi reddedebilir de. Ancak gerek kabulde gerek ret halinde san’atkarın duruşunu belirleyen veya daha yumuşak bir ifade ile kuvvetle etkileyen olgu, ait ve mensup olduğu toplumun değer yargıları kısacası medeniyet tasavvurudur. Bireyin estetik ölçütleri ve tercihleri gibi san’atkarın da ruh ve duygu dünyası, estetik kaygıları ve bunları dışa yansıtma biçimi, içinde yetiştiği ve yaşadığı toplumun medeniyet tasavvuru ve bu tasavvurun dış dünyaya yansıma biçimleri olan kültürle çok yakından ilgilidir. Şimdi bu ilişkiyi daha yakın bir perspektiften gözlemleyerek açıklamaya çalışalım. Toplum fertlerden oluşur ve her ferdin ilk bakışta diğerlerinden farklı kendine özgü gibi görülen bir yaşama, düşünme ve duygulanma biçimi vardır. Ancak bu biçimlere toplumsal ölçekte bir genelleme ile yaklaşılırsa bunların her birinin kendi içinde ana hatları ile bir bütünsellik gösterdiği ve ahenkli bir yapı arz ettiği görülür. Bu bütünselliği müşahede etmenin en kolay yolu bu vakıanın müşahhas cephesini yani toplum içinde yer alan fertlerin yasama biçimlerini gözlemlemektir. Belli bir toplumun mensubu olan fertlerin günlük hayatta her zaman karşılaşılan rutin davranışlarında geniş ve genel anlamda belli kalıplar içinde hareket ettikleri görülür. O toplumda yaşayan insanların selam verip almaları, birbirleri ile muaşeretleri, yemek yeme adabı, yolculuk yapma tarzları, doğum, ölüm ve evlilik törenleri ve bunlara benzer diğer tüm davranış ve hareketleri kendi kişisel özelliklerinin üzerinde yer alan belli bir biçimler düzenlemesine göre gerçekleşir. Toplumsal ölçekte gerçekleşen ve bir bütünsellik içinde sistem haline gelen bu biçimler aynı zamanda o cemiyeti diğerlerinden ayıran özelliklerdir, bu sebeple maddi planda o cemiyeti tarif ederler. Toplumun yaşadığı ve yaşattığı biçimlerden oluşan bu sisteme o toplumun kültürü adını verelim. Benzer şekilde yine bir genel hüküm elde edebilmek için bu kez farklı bir yol izleyerek yapılacak gözlem ve tespitler, toplumu oluşturan fertlerin düşünme tarzları ve fikir dünyaları için de gerçekleştirilebilir. Bu gözlem ve tespitlerden su sonuca varmak kabildir, yine ferdi özellikler ve çeşitlilikler bir yana bırakılırsa bunların üzerinde yer alan ve fertlerin düşünce tarzlarını tanımlayan genel ve toplumsal ortak bir düşünme biçimi veya düşünme yöntemi mevcuttur. Bu ortak düşünme tarzını veya yöntemini belirlemek dış dünyada gerçekleşen davranış biçimlerindeki ortak ve genel özellikleri tespit etmek kadar kolay değildir. Ortak biçimlerden oluşan kültürü yalın gözlem ve tespit ile belirlemek mümkün olduğu halde toplumda mevcut ortak düşünme tarzı veya yöntemini kısaca söylersek ortak aklı veya maşeri aklı belirlemek için bu tür çabalar yeterli olmaz. Toplumun ortak aklı o toplumu düşünce ve fikir planında temsil eden bilim, fikir ve düşünce adamlarının zihin dünyalarını tanımak ile mümkün olur. Bu kimseler fikir ve düşünce ortamında toplumun önünde olan, toplumdan çok daha geniş bir ufka, ihatalı bir bilgi hazinesine ve derin bir düşünme kabiliyeti ile buradan fikir üretme kapasitesine sahip kimselerdir. Dolayısı ile toplumun düşünce yapısı yani ortak veya maşeri aklı bu kimseler tarafından belirlenir, bireyler farkında olarak ya da olmayarak bunların etkisinde kalır ve bu kimselerin geliştirdiği düşünce sistematiğini benimser. Toplumun benimsediği ortak aklı veya maşeri düşünce tarzını anlamak için o toplumun içinde yetişmiş bilim, fikir ve düşünce adamlarının eserlerini tetkik etmek, bu eserlerdeki ortak noktaları ve bunları doğuran ortak yaklaşımları tespit etmek gerekir. Bu çalışma sonucu o cemiyete has toplumsal düşünme tarzının özellikleri belirlenebilir. Toplumdaki ortak davranış ve ortak düşünme tarzına benzer bir şekilde toplumun ortak bir duygusallığından da söz edilebilir. Bir toplumu teşkil eden fertler duygu dünyalarında da genel çizgileri ve özellikleri ile ifade edilebilecek belli bir duygusal tarz izlemektedirler. Buna, ferdi özellikleri hiçbir zaman ihmal etmeden ancak bu özelliklerin üzerindeki bir düzlemden bakarak, toplumsal duygudaşlık veya maşeri zevk ve hissiyat denilebilir. Maşeri aklı tanımlamak için izlenen yol ana hatları ile burada da geçerli olur. Orada toplumun maşeri aklını tanımlamak noktasında bilim, fikir ve düşünce adamlarının eserleri ve birikimleri üzerinden gidilmektedir, burada ise takip edilecek yol o toplumda yetişmiş sanatkârların duygu ve ruh dünyalarının tanınması ve bu dünyalardaki muhtevanın san’at eserleri üzerinden ifade edilirken kullanılan üslubun tahlil edilerek anlaşılmasıdır. Toplumun, üzerinde uzlaştığı san’at eserlerini değerlendirirken gündeme gelen toplumsal duygu dünyası ve estetik algılaması, diğer bir deyişle maşeri zevki sanatkârlar tarafından ortaya konulan eserlerde görülen ve derinleşen estetik bir ortamda doğan ve gelişen estetik değer ve yargı dünyası ile tanımlanır. Bu bakımdan san’atkar o toplumun bir ferdi olarak maşeri zevki hem esasları ile ortaya koyar, hem de zaman içinde değişen şartlara bağlı olarak geliştirerek zenginleştirir.
Gerçekte san’atkarın eser üzerinden topluma sunduğu haber, ait ve mensup olduğu toplumun medeniyet tasavvuruna yaptığı bir vurgu veya göndermeden başka bir şey değildir. San’at eserinde çok güçlü, asıl ve güzel bir biçimde tezahür eden bu gönderme o eser ile duygudaşlık bağı kuran ve aynı topluma ait olan birey tarafından büyük bir haz ve coşku içinde içselleştirilir. Böylece toplumun medeniyet tasavvuru veya değerler sistemi o eserde ifadesini bulan bir cephesi ile bireyler tarafından temellük edilerek toplumsal bir bütünlük ve genellik kazanır. Özetle söylersek sanatkâr toplumsal medeniyet tasavvurunun maşeri zevk sahasındaki yetkili sözcüsü, belirleyicisi ve geliştiricisidir. Onun imzasını taşıyan san’at eseri de yine maşeri zevk sahasında sanatkârdan bireye uzanan bir haberdir. Yukarıdaki açıklamalardan ortaya çıktığı gibi bir toplumda kendine has ve onu diğer toplumlardan ayıran ortak (veya maşeri) davranış, ortak akıl ve ortak zevkten söz edilebilir. Bu ortak hususlar toplumsal bağları teşkil ederler ki bunlar sayesinde toplumun var olma iradesi, birlikte yaşama şuuru ve beraber eylem yapma kudreti doğar. Ortak akıl ve ortak zevk toplumda benimsenen medeniyet tasavvurunun veya değerler sisteminin zihin dünyasına ve gönül alemine düşen yansımaları ile zuhur eder. Var olma iradesini belli eden davranış ve eylemler de bu yansımaların dış dünyadaki izdüşümlerinden başka bir şey değildir. San’atkar içinde yaşadığı toplumun medeniyet tasavvurunu benimsediği ölçüde o topluma ait olur ve bu aidiyetten yola çıkarak kendi duygu ve ruh dünyası üzerinden toplumun ruh ve duygu dünyasına tasarruf eder. Bu yolda ilerleyerek verdiği eserlerdeki gücü nispetinde de o topluma mensubiyetini pekiştirir. Burada aidiyet kavramı pasif bir birlikteliği, mensubiyet kavramı da aidiyetten yola çıkılarak ortaya konan eylemi veya aktif bir beraber olmayı ifade etmek üzere kullanılmıştır. San’atkar özümsediği değerler sistemi veya medeniyet tasavvuru itibarı ile topluma aittir, bu değerleri yansıtan eserler verdiğinde de bu aidiyetin yanına bir de mensubiyet gelir. Çünkü ortaya konulan eser ile aidiyet aşikâr hale gelmiş, san’atkar eseri üzerinden değerlendirilerek benimsediği medeniyet tasavvuruna nispet edilir olmuştur. San’atkarın eseri ile ortak bir duygusallık serüveni yaşayan birey, bu eser ile sadece duygu planında müşterek olup bu olguyu dış aleme yansıtmadığı sürece eser ile, aslında toplumsal medeniyet tasavvurunun bu eser üzerinden iletilen haberi ile pasif bir ilişki içindedir. Çevredekiler bu gizemli ilişkiden habersizdirler, buna aidiyet adını verelim. Bu ilişki estetik bir coşku derecesine varıp bireye ait yeni bir estetik ufka dönüştüğünde ise herhalde diğer insanlarla paylaşılması gereken bir güzellik olacaktır. Bu güzelliğin paylaşılması ve yaygınlaştırılmasını da bireyin toplumsal medeniyet tasavvuruna mensubiyeti olarak nitelendiriyoruz. Kısaca denilebilir ki san’atkarın duygu ve ruh dünyası, bu dünyayı düzenleyen estetik ölçütleri ve bu dünyayı dış âleme yansıtırken yani eser verirken izlediği üslup, ait ve mensup olduğu toplumun medeniyet tasavvuru ile derin ve kuvvetli bir ilişki içindedir. Aynı ilişki san’at eserinin muhatabı olan birey için de geçerlidir. Estetik özne olan bireyin duygu dünyası ve estetik ölçütleri büyük ölçüde yine ait ve mensup olduğu toplum tarafından belirlenmektedir. Toplumsal yapıyı kuran, yaşatan ve sağlamlaştıran medeniyet tasavvurunun yaşamak ve gelişmek için mutlak surette sanata ve dolayısı ile onun yapıcısı olan san’atkara ihtiyacı vardır. Toplumun sahip olduğu medeniyet tasavvuru toplumsal katmanlarda yayıldığı nispette, benimsendiği ve içselleştirildiği ölçüde güç ve kudret kazanır, toplumsal var olma iradesini, beraber yaşama şuurunu ve birlikte eylem yapma kudretini ortaya koyar. Medeniyet tasavvurunun benimsenmesi veya toplumsal bir kabul görmesi daha ziyade fikir ve düşünce dünyası üzerinden gelişen bir olgudur. Bilim ve düşünce adamları eylemleri ve eserleri ile topluma ait ortak düşünce tarzını yani maşeri aklı oluştururlar. Bu aklın, kişisel yetenek ve özellikleri çok farklı geniş halk katmanları tarafından arzu edilen bir düzey ve muhtevada anlaşılarak kabul edilmesi oldukça zordur. Bunun yerine geniş kitleler kendilerine örnek olarak aldıkları bazı yetkin kimselerin fikir ve düşüncelerini kabul, daha doğrusu tahkike güç yetiremeyecekleri için taklit ederler. Buna karşılık toplumsal medeniyet tasavvurunun içselleştirilmesi bir başka alanda, duygular ve ruh dünyasında gerçekleşir. Burada ise sanatkârlar hâkimdir ve tasarruf sahibidir. Sanatkârlar verdikleri eserler ve yaşadıkları hayat tarzı ile maşeri zevki teşkil ve tanzim ederler. Bir san’at eseri üzerinden yayılan estetik bir haberin yahut medeniyet tasavvuruna ait bir yorumun en ücra noktalardaki en münzevi bireylere ulaşması, fikri bir eserin ya da bilimsel bir yorumun bu noktaya ulaşmasına göre çok daha kolay, çabuk ve yaygındır. Ayrıca san’at eserinin haberi büyük ölçüde bir başka birikime ihtiyaç kalmadan bir anda içselleştirilebilir. Çünkü duyguların dili ve iletişimi aklın diline ve iletişimine göre çok daha çabuk ve etkindir. Zihni sahada bir merhaleyi geçmek için inceleme ve düşünme aşamalarında uzun gayretlerin sarf edilmesi gerekirken ya da bu yapılamadığında taklit ile yetinmek gerçeği ortaya çıkarken duygusal sahada yeni bir merhale veya haber, zaman, mekân ve muhit şartlarına uygun bir biçimde olmak koşulu ile hemen yerine ve maksadına vasıl olur. Bu bakımdan bir medeniyet tasavvurunun geniş kitlelerce içselleştirilmesi, benimsenip kabul görmesinden daha kolay ve şümullüdür. Bu noktadan değerlendirildiğinde ise toplumun kendi medeniyet tasavvurunu geniş kitlelere teşmil etmek ve sevdirmek açısından san’atkara olan ihtiyacı inkâr edilemez bir biçimde ortaya çıkar. Bir san’at eseri toplumun medeniyet tasavvuruna ait bir değeri (bu değere genel anlamda kısaca öz de diyebiliriz) zaman, mekân ve muhit şartlarına uygun bir biçimde ve estetik bir söylem içinde ifade ettiğinde geniş toplumsal katmanlar tarafından beğenilir, sevilir ve içselleştirilir. Eser bizatihi dış dünyada var olan malzemeler ile ortaya konmuş fiziksel bir gerçekliktir. Dış dünyaya akseden bir varlık ve bir uygulama ürünü olduğu için de kültürel bir vakıadır. Eserin maddesel boyutu ile yani biçimsel olarak, algılanması onun arka planında yer alan ve ifade edilmesi asıl gaye olan mücerret kavrama, diğer bir deyişle öze göre çok daha kolaydır. Bu nedenle biçim, kitle tarafından ardında bulunan öze göre çok daha çabuk ve yaygın olarak anlaşılır. Ve neticede eser, daha ziyade biçimsel yönü önde olarak maşeri bir beğenişe mazhar olur ve toplumsal ortak zevkin oluşmasına bir katkı yapar. San’at eseri maddesel bir biçimlenme olduğu için aynı zamanda durağan bir bünyeye sahiptir, biçimsel olarak zaman içinde değişmesi söz konusu değildir. Kısaca söylemek gerekirse san’at eseri içinde bir öz barındıran sabit bir biçimdir. Kitle bir zaman diliminde kendi özel şartları içinde çok beğendiği bir san’at eserini, o eserin ardında duran ve ona ruh veren medeniyet değeri yani öz ile özdeşleştirir. Estetik heyecanın diri olduğu, medeniyet tasavvurunun kudretini kaybetmediği ve bilinçle algılandığı zamanlarda bu özdeşleşme büyük bir mahzur teşkil etmez, hatta eserde vurgulanan medeniyet değeri gibi soyut bir kavramın çok daha kolay ve yaygın anlaşılıp içselleştirilmesini sağladığı için faydalıdır. Diğer bir deyişle bu özdeşleşme sebebiyle biçim ile öz birbiri ile aynileşmiş, çoğu kez öz, biçimin gölgesinde kalmış ve öz adını verdiğimiz mefhum veya değer kolay ve yaygın anlaşılmakla birlikte biçimin kalıbına dökülmüştür. Geçen zaman içinde özün biçime ruh ve hayat veren özelliğinin toplumsal katmanlar tarafından unutulduğu sık görülen bir hadisedir ve bu durumda öz artık bir biçim olarak algılanır. Öz ile bicim arasındaki ilişki, biçimin durağan bünyesi dolayısı ile donar ve rijit bir mahiyet kazanır. Hâlbuki medeniyet tasavvuruna ait bir değer olan öz, farklı zaman, mekân ve muhitlerde farklı biçimlerde ifade edilmek mecburiyetindedir. Öz bir kavramdır ve medeniyet tasavvurunu kuran ve ona hayat veren bir özelliğe sahiptir. Özün değişen koşullarda yeni biçimler kullanılarak mutlaka ifade edilebilmesi gerekir ki bu işlevini yerine getirsin yani toplum bu yeni dönemde de maziden tevarüs ettiği medeniyet tasavvuru ile hayatiyetini sürdürsün, kimliğini ve kişiliğini muhafaza edebilsin. Diğer bir deyişle zaman, daha doğrusu zaman içinde değişen şartlar, biçimleri sorgular, zorlar ve değişime sürükler, toplumun bu yeni dönemlerde de kendi kalarak var olabilmesi yani kendi özgün medeniyet tasavvuru ile hayatına devam edebilmesi için özün yeni biçimler altında ifade edilmesi kaçınılmaz bir zarurettir. Biçim ile öz arasında bir vakitler var olan ve o şartlarda çok müspet neticeler veren özdeşlik, biçimin kaçınılmaz olan durağan bünyesi, özün de farklı zamanlardaki yeni şartlara göre ifadesini bulmak noktasında belli bir kalıba bağlı kalamayacağı gerçeği dikkate alındığında artık bu yeni dönemde vazifesini yerine getiremez olur ve biçim özün ifadesinde yetersiz kalır.
Öz ile biçim arasında kurulan ve zaman içinde giderek bir özdeşliğe dönüşen ilişkinin özün yeni nesiller tarafından içselleştirilmesinde yetersiz kalışı yeni insanların o öze önem verdiklerini gösterdikleri halde onu ifade eden esere bir anlam verememeleri ile ortaya çıkar. Kitleler eserin ardında var olan öze değer verdiklerini beyan ettikleri halde o özü içselleştirmek için en kolay ve çabuk sonuca götüren vasıta olan san’at eserine daha doğrusu o biçime bigane ve yabancıdırlar. Dolayısı ile öz ile biçim arasındaki ilişki kurulamadığı için gerçekte toplumsal olarak değer verildiği ifade edilen öz de tam manası ile beğenilip içselleştirilmiş değildir. Bu durumda tutulacak yol için şu hususlar akla gelebilir, özün ifadesinde görülen bu yetersizlik başlangıç safhasında ise san’at eseri, üzerinde yapılan yeni yorumlarla yeni kitlelere hitap edebilen bir anlam haritasına oturtulabilir. Bu yorumlama yapılırken eserin ardındaki özden inhiraf etmemek ve taviz vermemek gerekir, aksi halde öz yara alır ve toplumun medeniyet tasavvuru zedelenir. Bu yorumlama faaliyeti kitlelerin eseri anlayıp ardındaki özü içselleştirmesi için yeterli olmadığında o özü ifade edebilecek yeni biçimlerin aranması vazgeçilmez bir hareket olur. Yorumlama ve yeni biçimler arama faaliyetlerinde eski biçimlerden ve bu biçimlerde kurulan biçim ile öz ilişkisinden faydalanmak ve mazide gelişmiş sanatı ihtiram ve dikkatle tetkik etmek göz ardı edilemeyecek bir mecburiyettir. Çünkü mazide gelişmiş san’at toplumun maşeri zevkinin mazısıdır, mazı olmadan ve mazı içselleştirilmeden hal inşa edilemeyeceği için mazideki san’at, da bu günün sanatının temeli ve mesnedi olacaktır. Ancak bu suretle medeniyet tasavvurunun bünyesinde mündemiç olan evrensel boyut ifadesini ve işlevini bulmuş olur ve toplum kendi kalarak dönemler üzerinde hayatiyetini sürdürür. Yorumlama faaliyetine girişilmez ve özün yeni biçimler ile ifadesi hususundaki arayışlar sürdürülmez ise öz toplumda ifadesini ve yansımasını bulamayacağı için giderek nefes alamaz hale gelir ve bu tutum devam ettiğinde ise hayatiyetini kaybeder. Gerçekte nefes alamayan da, hayatiyetinden bir unsuru kaybeden de toplumdur, öz soyut bir değer olarak niteliklerini aynen muhafaza etmektedir. Toplum giderek o özden uzak kaldığı için nefes almakta zorluk çekmekte ve o özü tümü ile yitirdiğinde ise hayat kaynaklarından birini kaybetmiş olmaktadır. Zira özler yani değerler, bir sistem teşkil ederek topluma kişilik ve hayat veren medeniyet tasavvurunu ortaya koyarlar, bir özün yanı bir değerin unutulması veya terk edilmesi bu tasavvuru yaralar. Değerler üzerinde veya özlerde giderek artan unutulma ve terk edilme toplumun medeniyet tasavvurunun harabiyetine yol açar ve o toplum artık kendi kalarak var olamaz, birlikte yaşama şuurundan ve beraber eylem yapma kudretinden mahrum kalır. Bu açıdan değerlendirildiğinde san’atkar toplumsal medeniyet tasavvurunun yaşatılması ve kendi kalarak istikbale nakledilmesi gibi çok mühim vazife ile görevlidir ve bunu icra etmeyi mümkün kılan etkin bir mevkie sahiptir. O, kendinden önceki san’at birikimini içselleştirmiş ve yorumlamış bir halde kendi döneminde yasatırken bir yandan da aynı kökten beslenmek üzere geleceğin san’at dünyasını hazırlamakta, o dünyanın temellerini vazetmektedir. Sanatın ruhları etkileyen o harikulade duygusal gücü onun emrine verilmiştir. O, bu kudreti ile medeniyete ait özlerin bütün devirlerde kitleler tarafından büyük bir coşku ve sevk içinde içselleştirilmesini sağlar ve böylelikle toplumun zamanlar üzerinde kendi kalarak devam etmesine imkân vermek gibi ulvi bir mesuliyeti deruhte eder. Fotoğraflar: Bahadır TAŞKIN / İstanbul Antik Arşiv

Bu yazı 754 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK