Şehir Rehberi

Serhat İlinden Birkaç Hatıra

  • #


Yazı: Prof. Dr. İlhan ÖZKEÇECİ*

Edirne, bir serhat şehri olarak Osmanlı’nın Rumeli’ye ayak basmasından itibaren değerli görevler üslendi. Tarih boyunca Rumeli’ye giden Osmanlı padişahlarının en mühim stratejik merkezlerinden birisi oldu. Sultan I. Murad’dan itibaren hayata gözlerini açan Türk Edirne’si, Sultan II. Murad zamanında ciddi boyutlarda yapılanma yaşadı. Bu devrelerde şehrin karakteri oldukça değişmiş ve insanlık tarihinin de iftihar sayfaları arasına girebilecek güzelliklere, insani değerlere sahip bir belde olmuştur.

Edirne, tarihimizin önemli dönemlerinden izler taşıyan bir vatan toprağıdır. Anadolu’yu Avrupa coğrafyasına bağlayan şehir, daha Osmanlı’nın ilk devrelerinde, Sultan I. Murad zamanında sınırlarımıza dâhil olmuştu. Bu tarihten sonra bir payitaht oldu ve giderek gelişti.


Edirne, bir serhat şehri olarak Osmanlı’nın Rumeli’ye ayak basmasından itibaren değerli görevler üstlendi. Tarih boyunca Rumeli’ye giden Osmanlı padişahlarının en mühim stratejik merkezlerinden birisi oldu. Sultan I. Murad’dan itibaren hayata gözlerini açan Türk Edirne’si, Sultan II. Murad zamanında ciddi boyutlarda yapılanma yaşadı. Bu devrelerde şehrin karakteri oldukça değişmiş ve insanlık tarihinin de iftihar sayfaları arasına girebilecek güzelliklere, insani değerlere sahip bir belde olmuştur. Onun asırlarca yaşadığı bu ihtişam maalesef son yüzyılda bir büyük felakete dönüşmüş ve Türkiye’nin makûs talihi onunla beraber hüzne, acılara duçar olmuştur. Bu, bizim Avrupa toprağından büyük zahmet ve meşakkatlerle çekildiğimiz, pek çok insanımızı kaybettiğimiz bir milli felaket dönemidir.


Edirne’ye geçtiğimiz günlerde yapmış olduğum kısa bir ziyaret bende önemli izler bıraktı, geçmişin hatıralarını da tazeledi.1 Edirne’ye ilk defa 1973 yılında gittim. Liseden henüz mezun olmuş çiçeği burnunda bir gençtim. Üniversite sınavına girmek için geldiğim İstanbul’dan Edirne’ye bir arkadaşımla birlikte geçtik. Akşam Sirkeci’den bindiğimiz kara tren ertesi günü sabah bizi Edirne’ye ulaştırmıştı. Sabah serinliğinde kompartımanda uyandığımızda üstümüz, başımız her yerin is olduğunu gördük. Açık olan pencereden trenin bacasından çıkan kurumlar içeri dolmuştu. Ancak bu ziyaret çevreyi tanıyamadığımız, tecrübe edinemediğimiz bir gezi idi. Bu ziyaretten hatırımda pek bir şey kalmadığını söyleyebilirim.

Beni asıl etkileyen seyahat 1979’da İstanbul’dan bir arkadaş gurubu ile yapmış olduğum ziyarettir. Bu esnada başta Selimiye Camii olmak üzere merkezdeki diğer camileri ve hatta şehrin diğer farklı noktalarındaki küçük bazı camileri dahi ziyaret edebilmiştik. O sırada Muradiye Camii’ni de görüp bazı fotoğraflar çekmiştim. Yıllardır bu mekâna ulaşmak istedim fakat bugüne kadar tekrar görmek kısmet olmadı. İşte bu son seferimiz bu ihtiyaçlara cevap veren mühim bir fırsat oldu.


Muradiye Camii

Ziyaretimizin ilk durağı Muradiye Camii oldu. Bu değerli eser; cami, mevlevihane, imaret, çeşme ve mektepten oluşan bir külliye olarak Muradiye semtinde Saray ovasına hâkim bir tepede yer almaktadır. Günümüzde haziresiyle birlikte cami sağlam durumdadır. Diğer yapılar ise tamamen ortadan kalkmıştır. Tabhaneli-zâviyeli planda olan cami, düzgün kesme taşlarla inşa edilmiş olup güney-kuzey eksenin arka arkaya iki kubbe, yanlarda birer kubbe ile kuzeyde beş gözlü son cemaat yeri ve kuzeybatıda tek şerefeli bir minareden meydana gelmektedir. 2

Mihrap kubbesindeki kitabesine göre 1436’ya tarihlenen bu eser Sultan II. Murad tarafından yaptırılmıştır. Kaliteli, düz renkli sır ve mavi beyaz çinileriyle dikkati çeker. Dahilde yan duvarların alt kısmı altıgen mavi-beyaz İznik çinileriyle kaplanmıştır. Aralarına firuze üçgen çiniler yerleştirilmiştir. Altıgen çinilerde beyaz üzerine mavi palmet, çiçek, şakayık, arabeskler 3 görülür 4 . Caminin Bursa Yeşil Cami ve Türbesi mihraplarına benzeyen renkli sır ve mavi-beyaz tekniğinde işlenmiş mihrabı çok başarılıdır.


Bu manzume, geniş bir alanda, kıblesindeki haziresiyle, etrafındaki muhteşem ağaçları ile güzel manzara sergiler. Mezarlıktan bakıldığında Selimiye Camii uzaktan alımla kendini gösterir. Muradiye’nin bulunduğu alan şehrin fazla ilgi görmeyen, adeta metruk bir kısmıdır. Bugün burada bir kısım Roman vatandaşlar mekân tutmuşlar, çoluk, çocuklar da buraya gelen ziyaretçileri çeşitli taleplerle rahatsız etmektedirler

Zamanın getirdiği etkiler Muradiye’yi yorgun düşürmüş, bakımı, onarımı uzun bir süre gecikmiştir. Neyse ki yakın zamanda ciddi bir restorasyon geçirerek yeniden ibadete, ziyarete açılmıştır. Erken dönem Osmanlı camileri arasında sayabileceğimiz bu yapı; klasik son cemaat mekânı ile çift kubbeli iç mekânı ve bunun iki yanındaki kubbeli ek mekânları da birlikte ziyarete gelen insanlara tevazu, sükûnet, mahviyet gibi ulvi duyguları hissettiriyor


Selimiye Camii

Edirne’de Selimiye Camii, Kıbrıs’ın fethi dolayısıyla II. Selim’in emriyle Sinan tarafından 1568-1574 arasında yapılmıştır. Caminin merkezi kubbesi sekiz köşe meydana getiren sekiz paye üzerine oturtulmuştur. 6 Edirne’nin Osmanlı kimliğindeki en mühim abide Selimiye camiidir. Bu eserin büyük mimarımız Sinan’ın Ustalık devri eseri olduğu kendi ifadesiyle de sabittir. Selimiye’nin dünya mimarlık tarihindeki yerini tespit için ne kadar değerlendirme yapılsa, etütler sergilense yine de tam anlamıyla ifade edilmiş olmayacaktır. Bu seyahatimizde Selimiye Camii’ne kısa bir bölüm ayırdık. Çünkü Selimiye, Edirne’ye her gelişimizin adeta bir milli marşı gibi ana ziyaretgâh olduğundan diğer eserlere daha fazla zaman ayırmak istedik. Bu çerçevede Selimiye Camii'nin ihtişamlı müezzin mahfelinde daha dikkatli bakışlar atfederek kıymetli kareler elde ettik.

Ondan evvelki tarihlerde yine burada inşa edilen Eski Cami, Üç Şerefeli Cami ve benzeri mimari eserler bu şehrin geçmiş kültürüne çok anlamlı katkılar dahi yapmıştır.


Yolumuz Muradiye’den Selimiye’ye döndü. Caminin avlusundan geçip harime ulaştık. Burada yerli, yabancı ziyaretçiler mabedin köşesini, bucağını izliyor, araştırıyor. Merkezi kubbenin altındaki geniş lâhûti mekan insanı alıyor, götürüyor.. Yüzlerce pencereden içeri dolan gün ışığı mabedin ruhaniyetiyle etrafı nurlandırıyor. Aslında Selimiye Camii hakkında söylenecek çok söz vardır. Ama bunun için hem nefesimiz yetmez, hem de satırlarımız elvermez.

Caminin mihrap kısmına yöneliyor, duvar çinilerinden (teberrüken) birkaç kare fotoğraf çekip geri dönüyoruz. Buradaki hedefimiz caminin ortasındaki müezzin mahfeli. Devrinin eseri olup olmadığı tartışılan bu eserin kalemişi süslemeleri bir coşkun manzumedir. Kırmızı rengin hâkim olduğu dekorasyonda üst kenar frizi mahfelin etrafını dolaşan kompozisyon tekrarından meydana gelir. Kubbenin tam altında yer alan mahfel ahşaptan yapılmıştır ve on bir adet mermer sütuna dayanır.


Eski Cami (Ulu Cami)

Selimiye’den çıkıp arastayı geçerek, Eski Cami’ye ulaştık. Yolun hemen kenarında, çarşıya bedestene yakın bir mahaldeki Eski Cami, dış görünüm itibariyle ilk dönemlerin sadeliği ve ağırbaşlılığını sembolize ediyor.

Halk arasında “Ulu Cami” adıyla da bilinen Eski Cami’nin (Cami-i Atik) yapımı 1402-1403 yılında Emir Süleyman Çelebi tarafından başlatılmış, 1413’te Çelebi Sultan Mehmed tarafından tamamlanmıştır. Bedesten, medrese, muvakkithane ve sebilden meydana gelen yapı küçük bir külliye olma özelliği göstermektedir. Avlusu bulunmayan camiye üç kapı ile girilmektedir. Batıdaki kapı üzerinde yer alan kitabede yapının mimarı olarak Konyalı Hacı Alaeddin ile kalfa Ömer b. İbrahim’in adları okunmaktadır... Kesme taş malzeme ile inşa edilen kare planlı yapının üzeri dokuz kubbe ile örtülmüştür. Girişteki sekiz dilimli kubbenin üzeri aydınlık feneriyle örtülüdür. 7

Eski Cami herhalde XV. yüzyıl Osmanlı Edirne’sinin kimliğini taşıyan ve kokusunu ruhun derinliklerden alan bir manevi mekândır. Camiye girişinizde bu mana sizi kucaklar ve bütün bedeninizi kaplar. Orada, bir kenarda oturarak yapacağınız kısa bir tefekkür sizi nerelere götürür kim bilir? Caminin girişindeki hayu huyu geçerek biz de bu mana denizine doğru süzüldük.


Yüzyılların yaşanmışlığı içerisindeki bu mekânda geniş kemerler, celi yazılar, nakışlar, bezemeler, ahşap, mermer, taş her biri ayrı bir musikiyi terennüm eden renk cümbüşü ve vakar abidesi. Şehrin çarşıları turistik alışverişlerin telaşı içerisinde yerli yabancı ziyaretçileri ağırlayıp bir parça ulufe kapmak için çırpınırken Eski Cami'de bir başka dünya, bir başka âlem insanın yüzüne nefes üflemektedir. Belki her Edirne ziyaretimde uğradığım Eski Cami'nin minberi de ayrı nağmeler terennüm ediyor. Bu eserin doğu ve batı cepheleri birbirinden çok farklı yorumlardaki desenlerle işlenmiştir. Minber yan üçgenlerinin tanzimi daireler halinde gelişen geçme düğümlerle hareketlenir. Bunların hemen yanında yer alan (köşk altındaki- dikdörtgen panolar bir diğer düzenle koroya eşlik eder. Minber yan yüzeylerini çevreleyen iri geçme zencerek formunun her bir şeridi kufi ve sülüs yazılarla bezenmiştir.

İç mekân kubbelerinin pandantiflerinde desenler erken dönemin şen, şakrak, coşkun ve zaptedilemez enerjisini nasıl da sergiliyor? Muhtemelen geç dönemlerden intikal eden çok iri formdaki celi yazılar; sülüsler, divaniler, ma’kılîler sıva üzerine siyah boya ile yazılmış ve zaman zaman da tashih görmüş. Ancak her biri bir köşede ihtişamını ilan etmiş kutsî ibareler, metinler..


Edirne Eski Saray Kalıntıları

Fatih Sultan Mehmed’in babası Sultan II. Murad başarılı, hoş görülü, insani değerlere kıymet veren bir isimdir. Sultan Fatih’e önemli miras bırakmış olan bu hükümdar Edirne’de önemli eserler meydana getirmiştir. Bunların başında da herhalde Edirne Sarayı (Eski Saray) geliyor. Dr. Rıfat Osman Bey’in kayıtlarına göre8 sarayın daha temel katı inşası sırasında Sultan Murad’ın vefatı sonucunda eseri Fatih tamamlar.

Edirne Sarayı'nın yapımına, Tunca Nehri'nin iki kolu arasında kalan şehrin dışındaki ada üzerinde 854 (1450) yılında Sultan II. Murad tarafından başlanır. Önce sadece bir kasır halinde yapılan bu saray kompleksi daha sonra Fatih Sultan Mehmed zamanında genişletilmiş ve “Saray-ı Cedide-i Âmire” adını almıştır. Kanuni zamanında arazisi genişleyen saray bünyesinde “Terazi Kasrı” ve “Adalet Kasrı’nın yapıldığı da belirtilmektedir


Edirne’de Tunca Nehri sahillerinde bulunan saray 1868-73 yılları arasında tamir ve restore edilmiş daha sonra topçu ambarı ve cephanelik yapılmıştır. 1877-1878 yıllarında yapılan Osmanlı-Rus savaşı önemli bir yıkıma sebep olur. Bu sıralarda Rusların Edirne’ye yaklaşmaları sebebiyle durum güçleşmiştir. Osmanlı’nın son zamanlarında silah ve cephanelik deposu olarak kullanılan saray, dönemin vali ve ordu komutanının kararıyla yakılması sonucu tahrip olmuştur. Ayrıca 1912-1913’teki Balkan Savaşı'nın meydana getirdiği acılar Edirne üzerinde önemli hasara da neden oldu

Eski Saray'ın kalıntılarını görmek üzere gittiğimizde ortada bir kaç noktada görülen harabelerden başka bir şey kalmamıştı. Yalnızca nehir kıyısında sonraki onarımlarla muhafaza edilebilmiş ihtişamlı Adalet Kasrı ile yakın zamanlarda restore edilmiş Matbah-ı Âmire fark ediliyordu. Saray yapılarının bulunduğu alanda binaların sadece temellerinin kaldığı izleniyordu. Sadece yüksekçe, iki katlı olduğu fark edilen bir binadan önemli bakiyeler bulunmakta idi.

Saray-ı Cedide-i Âmire’yi bu şekilde gördüğümüze gerçekten üzüldük, sükût-ı hayale uğradık. Yüzyıllarca bu büyük devletin idare edildiği, bütün dünyaya hitap edilen, bu mekânlar ne hazin hallere düşmüştür. Bu mirasın çok azı başkalarının elinde bulunsa idi; adeta her taşına bir fanus icad eder, her binasını korumalar altına alırdı. Bizse bugün sadece olay mahalline hüzünle bakmakla yetiniyoruz.Tabii bu arada şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim; Eski Saray alanında Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yeni bir spor alanı var. Burası da hiç olmazsa yüzlerce yıllık ata sporumuzun ihyası konusunda bir şeyler yapıldığının ve en azından her yıl anıların tazelendiği mekânlar olmuştur.


Bu arada hoşuma giden bir nokta da, bir stat benzeri mekân olan güreş alanının dış cephesinde ki giriş kapılardan birisi üzerinde “Kırkpınar Ağası Girişi” ibaresi oldu. Malum, biz Antik Yunandan intikal eden Stadyumları birer kültür mirası olarak aldık da bugün insanlarımız bu mekânlarda kendilerini buluyor, mutlu oluyor, streslerini, sıkıntılarını atıyorlar. Tabii ki biz buna karşı değiliz. Sportif faaliyetler desteklenmeli, toplum hareketsizlikten kurtulmalı ve sağlıklı bireyler olarak toplum hayatına katkı yapmalıdır. Ancak bugün bu stadyumlar bu ihtiyacın dışında insanları kamplara bölen, birbirine kast eden, hiç olmazsa rakip taraftarı küfürlere boğan aktivitelerin yaşandığı mekânlar haline geldiğini de unutmamak gerekiyor.

Bizler, tarihen ve kültüren kendimize ait olmayan pek çok şeyi küreselleşen dünya şartlarında kabul edip seve seve yaşatırken, kendi milli değerlerimizden, kıymetlerimizden olanlara karşı “nelere sahibiz?” diyerek bakmak lütfunda bile bulunamıyoruz. O bakımdan Kırkpınar meydanındaki güreş sporumuza ait bazı mekân ifadeleri bana anlamlı geldi. Bu dönemde yaşanan istilalar, kıtaller, kan ve gözyaşı aynı zamanda Edirne’yi, Balkanlar'dan gelen muhaceretin bir geçiş noktası haline de getirmiştir.

Bugünün Edirne’si kendi kendine gelişmeye çalışan, özellikle Üniversitesiyle, halkıyla Türkiye’mizin bir sınır kalesi olarak Balkanlara, Avrupa’ya, bütün dünyaya olumlu mesajlar göndermektedir. Avrupa’ya ulaşacak yollar buradan, Kapıkule’den geçerek hedefine yönelir. Bir diğer güzergâh ise Yunanistan’a açılan Uzunköprü, İpsala ve Pazarkule kapılarından geçer.


Güzel, güneşli bir bahar günü yolumuzun düştüğü Edirne, sükûneti, tevazuu ve gayretleriyle bugünü yaşamakta, geleceğe de ümitle bakmaktadır. Yurdun en uç noktalarından birinde; tarihi, tabiatı, kültürel değerleri, geçmiş ihtişam sahneleri, batıya açılan bir kapı olarak Balkanları kucaklayan ve Türkiye’ye gelenleri ilk olarak karşılayan bir serhat şehridir. Tarihten gelen ihtişamını kaybetmiş, nüfusu oldukça azalmış, idari kurumlarıyla, eğitim kurumlarıyla, üniversitesiyle halkıyla bir başka hava, bir başka duyguya sahip Edirne. Memleketten çıkarken el sallayıp “Allah’a ısmarladık” dediğimiz, memlekete dönerken selam vererek hasretle toprağını öpüp, havasını kokladığımız Edirne.. Bütün bu halleriyle Edirne bizlere bir şey söylüyor mu? Evet, söylüyor. Nedir bu söylenenler? Bu bir türküdür, bir hatıradır, bir kahramanlık tablosudur, bir evliya menkıbesidir, bir ayrı ruh dünyasının yansımasıdır Edirne.

Rumeli türkülerinin heyecan ve coşkusunu sinesinde barındıran, “Dağlar dağlar viran dağlar / Yüzüm güler, kalbim ağlar /Yüreğime kanlar damlar / Bir olaydın, pir olaydın /Ne olur benim olaydın. – Edirne köprüsü taştan / Sen çıkardın beni baştan / Hem anadan hem kardaştan / Bir olaydın, pir olaydın /Ne olur benim olaydın.” derken bizi yıllar ötelerine götüren, milletçe yaşadığı- mız nice hasreti, üzüntüyü, acıyı hep birlikte hissetmedik mi?


Netice-i Kelam

Bu kısa ziyaret bize geçmişin bir özeti gibi pek çok şey anlattı, hatırlattı. Bunlar, asırlarca geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş, prensipleriyle idaresi altındaki milletleri ezmemiş, insan ölçülerinde yönetimi sürdürmüş bir ecdadın eserlerinin yüzlerce yıl sonra bize ilettiği mesajlardır. Bunlar doğru okunmalıdır. Ne istediği, neyi ifadeyi murad ettiği, inancı nasıl taşlara, mermerlere kazdığı çok dikkatle süzülmelidir. Ve buradan çıkarılacak dersler; bilimde, teknikte, sanat ve sosyal hayatta özümseyerek değerlendirilmesi ve kapsamlı bir reçete çıkartılmalıdır.

Başta mimarlarımız olmak üzere, dekoratörlerimiz, iç mimarlarımız, tasarımcılarımız, restoratörlerimiz, hattatlarımız, müzehhiplerimiz, çinicilerimiz, ahşapçılarımız ve daha pek çok sanat dalına gönül verenlerimize önemli hatırlatmalar olacaktır. Devrinde, bu derece modern ve çağdaş anlayışlarla eserler veren o günün sanatkârlarını, mimarlarını bugün dikkatle izlemek gerekiyor. Ve çoğu yerde adı geçen “geleneksel” sözü altına sığınmadan, sıkışmadan; güçlü, birikimli, kararlı, karakterli ve üslup sahibi sanatkârlar olmak için gayret etmek gerekiyor. Buna kendimi de dâhil ederek söylüyorum ki; bugün yeni sözler söylemeden, aynı şeyleri tekrar eder durursak gelecekte bizi bekleyen müjdeler, mutluluklar olmayacak ve hadise unutulmak, kenara atılmak ve gündemden düşmekle nihayete erecektir. Öyleyse hemen koyulalım yola; sabır, saadet, selamet ve muvaffakiyetle…


* Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı

1) Prof. İ. Özkeçeci, Trakya Üniversitesi Sn. Rektörü Prof. Dr. Yener Yörük’ün destekleri ile Güzel Sanatlar Fakültesi’nce davet edildiği “Perşembe Sohbetleri” etkinliği kapsamında 17 Nisan 2014 tarihinde "Klasik Türk Sanatında Temalar ve Akisler" başlıklı söyleşinin konuğu oldu. Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hüseyin Sarıoğlu, Güzel Sanatlar Fakültesi dekan yardımcıları Yrd. Doç. Dr. Ercan Yılmaz ve Yrd. Doç. Dr. Baybora Temel, öğretim üyeleri ile öğrencilerin katıldığı söyleşide klasik Türk sanatı öğeleri ele alındı. Bu programın hazırlanmasında; Öğr. Gör. Ayşegül Kalkan çok gayret gösterdi, Fakülte Sekreteri Nebil Ergin işlemleri yürüttü, ulaşım görevlileri Serdar Nehir ve Kamil Öz bize bu tarihi mekânları gösterdiler. destek ve katkılarından dolayı başta Sn. Rektör olmak üzere hepsine teşekkürler.. Bu makale söz konusu program vesilesiyle yapılan Edirne tarihi mekânlar gezisinden bir değerlendirme olarak hazırlandı. 2) N. Çiçek Akçıl, Cebe Özer, “Muradiye Külliyesi”, DİA, C. 31, İstanbul 2006, S. 199’dan kısaltma. 3) “Arabesk” kelimesi; artık modası geçmiş, batı kaynaklı oryantalist bir kavramdır. Batı düşüncesi; kendi şartlarında anlayamadığı, kavrayamadığı, kendi mantığı çerçevesinde ifade edemediği zengin tezyini kompozisyonlara “Arabesk” tabirini kullanır. Bu tabiri bugüne kadar bazı araştırmacılarımız da aynen kullanmışlardır. Aslında -kavramı icad edenlerce manay-ı mefhumu izah edilemeyen- bu kompozisyonlar Türk ve İslam sanatının bitkisel, soyut ve geometrik motifleriyle meydana getirilmiş olgun, göz alıcı düzenlemelerdir. 4) Gönül Öney, Türk Çini Sanatı, yapı ve Kredi Bankası Yayını, baskı: Tifdruk Matbaacılık, İstanbul 1976, S. 76. 5) G. Öney, a.g.e., s.77. 6) Ernst Diez, Oktay Aslanapa, Türk Sanatı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, 1955, s. 162. 7) N. Çiçek Akçıl, “Edirne Eski Cami”, DİA, C. 42, İstanbul 2012, S. 97’den kısaltma. 8) Dr. Rıfat Osman, Edirne Sarayı, Yay: Dr. A.S. Ünver, Türk Tarih Kurumu Yayınları, T.T.K. Basımevi, Ankara 1989. 9)Semavi Eyice, “Edirne Sarayı”, DİA, c. 10, s.452.


İSMEK El Sanatları Dergisi 18 İNDİR

>

Bu yazı 696 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK