Allah'tan Güzel Kim Boyayabilir?

  • #


Yazı: Ömer Faruk DERE

Hangi yolla yapılırsa yapılsın ebrû her daim insanlığı büyülemeye devam edecektir. Müslümanca eser verebilmek için, önce İslâm’ı derinlemesine kavramalı, Müslümanca düşünebilmeli, hikmet nazarıyla bakabilmeli, baktığının ardındaki mutlak iradeye râm olarak, ilahi güzelliğin ummânına yelken açmalıdır. Ancak o zaman İslâm sanatının tarihi mirasıyla sağlam köprüler kurabilecek ve hilkati körü körüne taklitten kurtularak geleneğine uygun eserler üretebilecektir.

Ebrû sanatımızın tarihini eldeki belgeler ışığında beş asır geriye kadar takip edebilmekteyiz. Bu coğrafyada beş asırdır ebrûcular tekne üzerinde hayallerini yüzdürmektedirler. İnsanların hayallerine, inançları, ictimaî kabulleri ve hayat gayeleri yön verir. Yaşadığı toplumdan soyutlanmış bir sanatçı düşünülemez. O, his ve heyecanı hayattan ve hadiselerden alır. İçinde yaşadığı toplumun bütün dinî, millî ve ahlâkî değerlerini eserlerinde görmek mümkündür.1  Diğer bütün İslâm sanatlarında olduğu gibi ebrû sanatımız da köklü medeniyetimizi oluşturan kültür ve inanç değerlerine hizmet etmesi maksadıyla kullanılmıştır.
Ebrû kitap sanatlarının bir şubesi olarak gelişmiş, kendisine bazen bir murakkaada yazı pervazı, bazen bir mushafın cild yan kâğıdı, bazen de bir hat levhasının etrafında iç ve dış pervaz olarak yer bulmuştur. Ebrû kitap cildlerinin ön kapaklarında cild yerine sıklıkla kullanılmış, bu tarz cildelere çehar-gûşe cild denilmiştir. Kullanılan ebrûların üzerlerine ezilmiş varak altın serpiştirilerek zer-efşanlı ebrû, hatib ebrûlarının dış sınırlarına da altın kontur çekilerek tahrirli ebrû meydana getirilirdi.

Hat sanatında sülüs-nesih hatlarla yazılmış kıt’a formundaki eserlerde nesih satırlar sülüs satırdan daha kısa tutulduğundan iki yanlardaki dengeli boşluklara koltuk denilir. Genellikle tezhip yapılan bu koltuklara maliyeti daha düşük olduğundan uygun ebrûlar uygulandığı da görülür. Koltuklarda kullanılmak üzere özel olarak hazırlanmış küçük desenli ebrûlara koltuk ebrûsu denilmektedir.

İlk başta yazılı ebrûlar yapmak üzere, ebrûlanması istenilmeyen alanların Arap zamkıyla kapatılarak tekneye yatırılması suretiyle elde edilen akkâse ebrû, gelişen teknik imkânlarla şablon çıkarılarak maskelenen kâğıdın tekneye birden fazla yatırılarak paftaların renklendirilmesiyle yapılır olmuştur. Akkâse ebrû, tasarlanmış bir desenin (yazı, minyatür, resim vs.) ebrûyla renklendirilmesi olduğundan mevzumuzun dışında kalmaktadır.

Çiçekli ve akkâse formlarının XX. yüzyılın başlarından itibaren gelişmeye başlaması ve modern resim anlayışındaki abstre soyut resim zevkinin gelişmesi, ebrûyu kitap ve yazı albümlerinden duvarlara taşıyarak bir plastik sanat hüviyetine taşımıştır. Eski zamanlarda ebrûya başlı başına bir sanat olarak değil, daha çok kitap sanatlarının bütünleyici bir unsuru olarak bakılmıştır.
Ebrû sanatımızda desen arayışları ebrûnun keşfinden günümüze kadar devam eden bir süreçtir. Bu süreçte gelenekten gelen “battal, gel-git, taraklı, şal,…” gibi temel formlar asırlardır uygulanarak klâsik ölçülerine ulaşmıştır. Ancak bu temel formların zemin olarak kullanılıp üzerine çeşitli desenlerin yapıldığı “hatib ve çiçekli” ebrûlar için aynı şeyleri söylemek henüz erkendir. Kısmen bazı hatib desenlerinin bu desenin isim babası olan Hatib Mehmed Efendi eliyle olgunlaştırıldığını ve klasik ölçülerine ulaştığını söylemek mümkünse de yakın tarihimizden günümüze kadar bu desenlere yenileri eklenerek zenginleşmeye devam etmektedir.

Çiçekli ebrûlar ise yirminci asrın başlarından itibaren gelişmeye başlamış ve günümüze kadar hep “aslına en yakın nasıl resmedilebilir?” sorusuyla gelişimini devam ettirmiştir. Bu soru sonunda biz ebrûcuları bir çiçeğin fotoğrafını çekmişçesine, çiçeğe ayna tutmuşçasına üç boyutlu görüntüleri resmetmeye kadar götürmüştür.

Çiçekli ebrû yapan biz sanatkârların geldiği son nokta “su üzerinde çiçek ressamlığı” veya diğer bir ifadeyle “su üzerinde bilimsel bitki çizimi yapma”dır. Bazı sanatkârlar ise çiçekli ebrûlar yapmanın gereksiz olduğuna inanmakta ve zuhurâtın fotoğrafının çekildiği tekne yüzeyine müdahale etmenin yaradılışa müdahale etmek olduğunu düşündüklerinden ebrûnun yalnızca battal olarak yapılmasından yanadırlar.
Bu yazımızın konusu, ebrû sanatının yorum zenginliğinden kaynaklanan uygulama tercihlerini yargılamak asla olmayacaktır, aksine bu çeşitliliğin her birinin zamanla birer dal haline dönüşeceğini, ebrûda temel formları tercih edenler, tam stilize çalışanlar, yarı stilize çalışanlar ve realist çiçek ressamları şeklinde bir ayrışmanın zamanla oluşacağını bu satırları okuyanlara öngörü olarak sunmaktır.

Geleneğimizden gelen formlar içinde iç içe geçmiş damlaların ince bir tel yardımıyla şekil verilmesinden oluşan hatib formu bazı bitki ve hayvan motiflerinin tam üsluplaştırılarak (stilize) tekneye yansıtılmasıdır.

Teknelerde kır çiçeklerine benzer şekillerle ilk olarak açmaya başlayan çiçekler, 1917-18’li yıllarda merhum Necmeddin Okyay’ın pek çok çiçeği yarı üsluplaştırarak teknede resmetmesiyle yepyeni bir mecraya kaymıştır. Ebrû sanatında çiçekli ebrû denemeleri çok eskilere dayanmaktadır. Necmeddin Okyay’dan önce yapılan çiçek denemeleri daha çok kır çiçeği tarzında olmuştur. Çok güzel örnekleri ortaya konmuş olsa da şekil olarak tekâmül edişi üstadın yaptığı uzun ve çileli olduğunu tahmin ettiğimiz çalışmalar neticesinde olmuştur. Çiçekli ebrûların nasıl ortaya çıktığını hocanın kendinden dinleyelim: "Medresetü’l-Hattâtîn'e tanımadığım bir zat gelerek çiçekli ebrû yapmamı istedi. 'Efendi beyim, bu sanatta öyle çiçek filan olmaz; gerçi eskiler tecrübe etmişler ama o da çiçeğe pek benzemez' dedim. Adam: 'Hoca değil misiniz? Yapmanız lâzım' cevabını verince eve geldim, tekneyi kurdum; çiçek şekillerini çıkarmak için uğraşmaya başladım. O sırada evimize çok sevdiğim arkadaşım Hattat Macid Bey geldi. Ben lâle şekli, çıkarmaya çalışıyordum. Mâcid’im birden: 'Birader şu uçları yukarı doğru çeksene!' dedi. Ben hayatımda iş bilmeyenlerden o işe dair çok şey öğrenmişimdir. Bu da öyle oldu. Elimdeki tek at kuyruğu kılını teknenin içinde iki taraftan yukarı doğru çekince şekil tıpkı lâleye benzedi. Çok heyecanlandım ve zevklendim. Günlerden cuma olduğu için benim vazifeli bulunduğum Üsküdar Yeni Vâlide Camii’ne gittik. Namazdan sonra lâle, sümbül, karanfil, o mevsimde hangi çiçekler varsa hepsinden alıp eve getirdim; onlara bakarak ebrû teknesinde tek at kuyruğu kılıyla aynını resmetmeye başladım. İşte Mâcid’in o ikazı ve Rabbimin lütf u keremiyle bu iş oldu…”2
Okyay’ın açtığı bu yol talebesi Mustafa Düzgünman tarafından daha da işlenerek günümüze kadar devam etmiştir. İşte bu tarza “yarı üsluplaştırılmış tarz” diyebiliriz.

Çiçekli ebrûların aslına en yakın resmedilmesi gayretleri ebrûda boyut, ışık ve perspektif oyunlarına bağlıdır. Günümüz ebrûculuğunda bu problemlerin hemen tamamı başarıyla halledilmiş durumdadır. Bu memnuniyet verici gelişmeler sayesinde Türk ebrûculuğu çiçekli ebrû çeşitliliği yönünden dünyada rakipsiz bir konuma yükselmiştir. Bu realist tarz çiçekli ebrûlara da “şükûfe” tarzı diyebiliriz.

Peki ebrû sanatında bu tarzların dışında İslâmî süsleme sanatlarının ruhuna uygun yeni bir tarz arayışına gidilemez mi? Ebrû teknesine yalnızca çiçekler mi konu    edilebilir?

Bu soruların cevaplarının süsleme sanatlarımzın arka planında aramak gerekir. İslâm’da tasvir yasağı Müslüman sanatçıyı daima soyuta yöneltmiş, bir yönüyle kısıtlarken diğer bir yandan da imanına uygun eserler vermeye sevketmiştir. Şöyle ki, Müslüman sanatçı kendini yaratan Rabbi gibi bir hâlık olma vehminden ve bu vehmin doğuracağı bir gizli şirkten de her zaman çekinmiştir. Ayrıca tevhid inancı, sanatkârı bütün yaratılmışlarda O’nu aramaya yönlendirmiştir. Bakara suresinin üçüncü âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “O (takva sahibi) kimseler ki, gayba inanırlar….”
Gaybe iman eden Müslüman için yalnızca duyu organlarıyla idrak edilen bu fâni âlemin güzellikleri tatmin edici olmamıştır. O, bu dünyanın güzelliklerinin ötesindeki güzelliklere vurgundur. Gölgeleri oluşturan güneşe yüzünü dönme gayretindedir.

Gözümüzle gördüğümüz bu dünya var olup yok olma dünyasıdır. Müslüman sanatçı, bu kesret dünyasının şekillerinde fazla oyalanmaksızın fenomenlerin iç yüzüne dalarak, görünüşler dünyasının verdiği huzursuzluktan kurtulup mutlak olanın verdiği huzura kavuşmak için çabalar.

Göz dış dünyayı üç boyutlu olarak kavrar. Günümüzde görsel medyanın hayatımızın tümüne olan hâkimiyeti neticesinde beynimiz görsellikte devamlı üçüncü boyutu algılamaya zorlanmaktadır. Oysaki Müslüman sanatçı üç boyutlu görünüşleri iki boyutlu olarak teknesinde resmetmek suretiyle nesneleri canlı gibi göstermekten kaçınmıştır. O canı olmadığı halde canlıymış gibi görünen figürler elde etmek istemez. Can vermek mümkün değilse canlı gibi göstermenin manası ne olabilir?3 Devamlı olarak soyuta yönelmiş İslâm sanatlarında, nesneleri resmetmede kullanılan en önemli metot üsluplaştırmadır (stilzasyon). Üsluplaştırma, objelerin doğadaki biçimlerinin şematikleştirilip yalınlaştırılarak resmedilmesine denir. Nesne, karakterine bağlı olarak, amaca uygun biçimde yalınlaştırılır. Böylece eşyanın karakteri daha yalın, daha manalı ortaya konmuş olur. Stilizasyona konu olan nesne, duyarlı bir gözlem sonunda kazanılan izlenimlere dayanılarak, benzerlerinden ayrılan özelliklerini (karakterini) bozmadan girinti ve çıkıntıları çizgisel niteliğe dönüştürülerek biçimlenir. Stilize yaparken, yani sadeleştirme yöntemine giderken nesnenin karakterini korumak ve anlaşılırlığını bozmamaya özen göstermek gereklidir. Nesneleri sadeleştirerek genel çizgileri aramak, onun özündeki değişmeyeni keşfetme isteğidir. Çizgi noktaların tek tek birleşmesiyle oluştuğuna göre birbirinden ayrı gibi görünen nesnelerin özde hiçbir farkının olmadığı ortaya çıkar.
İslâm sanatlarında stilizsyon nesneleri, ilâhi güzelliklerin kendisini en fazla gösterdiği bahar mevsiminden seçilmiştir. Çiçekler dışında bahar mevsimini ifade edecek pek çok nesne sanatçının hayal dünyasına bağlı olarak teknede şekillendirilebilir. Ebrû dışındaki süsleme sanatlarımızda kullanılan hatayî, penç, yaprak gibi bitkisel motifler, bulut motifi, münhani ve rumî gibi hayvansal motifler hep üsluplaştırma metoduyla süsleme sanatlarımızda kullanılmıştır.3  Ebrû sanatında da özellikle hatib formları bu tarza tam olarak sadık kalan mükemmel stilizasyon örnekleridir. Kadim ustalarımızın çiçek formlarına bu kadar yönelmemiş olması hatib formlarında istedikleri tatmine ulaşmış olmalarından kaynaklanmış olabilir. Yoksa teknik olarak enfes hatibler yapabilen ustaların basit çiçek şekillerini yapmamalarını başka türlü açıklamak mümkün görünmemektedir.

Çiçekli ebrûlarda İslâm sanatlarının ruhuna uygun üçüncü bir yol “tam üsluplaştırılmış” yol olmalıdır. Bu tam stilize çiçeklerde çizgi etkisi arttırılarak daha stilize ve grafiksel formlara ulaşılabilir, helezonik ve simetrik kompozisyonlar dahi denenebilir.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz. Hangi yolla yapılırsa yapılsın ebrû her daim insanlığı büyülemeye devam edecektir. Müslümanca eser verebilmek için, önce İslâm’ı derinlemesine kavramalı, müslümanca düşünebilmeli, hikmet nazarıyla bakabilmeli, baktığının ardındaki mutlak iradeye râm olarak, ilahi güzelliğin ummânına yelken açmalıdır. Ancak o zaman İslâm sanatının tarihi mirasıyla sağlam köprüler kurabilecek ve hilkati körü körüne taklitten kurtularak geleneğine uygun eserler üretebilecektir. "Allah’tan güzel kim boyayabilir?”

1. Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, İstanbul 2010, s.34. M. Uğur Derman, Sakıp Sabancı Müzesi Hat Koleksiyonundan Seçmeler, İstanbul 2002. s.228. 2. Beşir Ayvazoğlu, Aşk Estetiği, İstanbul 1993 3. Azade Akar-Cahide Keskiner, Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, İstanbul 1978.

 

İSMEK El Sanatları Dergisi 11 İNDİR

Bu yazı 1207 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK