Mimari

“Cennetin Kapıları” Ölümsüzlüğe Açıldı

  • #


Yazı: Muhammed İKBAL     Fotoğraflar: Cemal Emden, Y. Mimar Hasan Basri Hamulu arşivinden.

Cennetin Kapıları; Hürremşah’ın tasavvuruyla bezediği sırlı taşlar, sekiz asra şahitlik etmiş nadide yapıdaki cennet hayali. Divriği Ulucamii ve Şifahanesi’nin girişinde karşılayıp nakışlarında sanatçısını anlatan şaheser. Mimar ve Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Doğan Kuban’ın gördüğü günden beri korunmasıyla ilgili uğraştığı bu yapı fotoğraflarıyla da büyülüyor. Kitaplaşan fotoğraflarla “Cennetin Kapıları” geleceğe taşınıyor.

Mimarlık ve sanat tarihinin dünyaca ünlü isimlerinden Prof. Dr. Doğan Kuban, Divriği Ulucamii ve Şifahanesi’yle ilgili yarım asırlık çalışmalarını “Divriği Ulucamii ve Şifahanesi’nde Hürremşah’ın Yontu Sanatı/ Cennetin Kapıları” adıyla kitaplaştırdı. Eser, dünyada benzerine rastlanmayan cami ve şifahane kapılarındaki oymaların özel olarak çekilmiş fotoğraflarından ve Kuban’ın bu kitap için kaleme aldığı metinlerden oluşuyor. Mimar, bu eserle, yok olmasından endişe duyduğu yapıtı belgelerle ölümsüzleştirmeyi amaçlamış. Yapıların üzerinde yazdığı üzere isminin Ahlatlı Hürremşah olduğu anlaşılan sanatçının elinden çıkan bu mimari eser var olma savaşı verirken, Kuban yıllardır dikkatleri bu soruna çekmeye çalışıyor. Aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan Divriği Ulucamii ve Şifahanesi ile ilgili elinden geleni yaptığını söyleyen sanat tarihçisi, gençlerin artık bu eserleri yaşatmak için kavga etmesi gerektiği görüşünde.

Divriği Ulucamii ve Şifahanesi’nin dünya çapındaki önemi, İslam ve Anadolu-Selçuklu sanatında iki boyutlu genel geçer Selçuklu ve İslam Ortaçağ bezeme geleneğinin tümüyle dışında, üç boyutlu ve heykel nitelikli bir taş oyma başyapıtı olmasından kaynaklanıyor. Bunun yanında kapılarının üzerinde bulunan motiflerin zenginliği, olağanüstü coğrafi ve tarihi kapsamı, ait olduğu dönem bakımından ne Hıristiyan, ne de Müslüman mimari yapılarına benzememesi ve taç kapı tasarımının İslam mimarisindeki taç kapı tasarımlarından genel üslup olarak ayrılması da onu özel kılan sebepler arasında.
Divriği’de taşı dantelâ gibi büyük bir tutkuyla yontan, cennet kapısını tasavvur eden, biçimsel denemeleriyle hayranlık uyandıran büyük usta hakkında pek fazla bilgi bulunmaması da yapıyı gizemli kılıyor. Ulucami, Şifahane ve Ahmet Şah ile karısının türbesinden oluşan bu külliyenin kapı ve duvarlarına işlenen tüm motifler asimetrik olarak tasarlanmış ve her karede binlerce taş işlemeli motif bulunuyor. Tüm bu bilgilerden yola çıkıldığında sanatçının tekrardan kaçındığı, kendisini sürekli yenilediği ve hiçbir motife bağımlı kalmadığı anlaşılıyor.

İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanan kitap Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği, İKSV işbirliğiyle YEM Yayın tarafından yayınlandı. Kitap için çekilen fotoğraflar ise yurt içinde ve dışında pek çok yerde sergilendi. Kitap, Ortaçağ mimarisinin en görkemli yapılarından birini böylelikle ölümsüzleştirdi. Kuban, ileride yapının herhangi bir yerinin zarar görme ya da yok olma durumuna karşı da kitapla yeni durum arasında kıyaslama yaparak tespitte bulunulabileceğini aktarıyor.

Anadolu Türk Kültürünün Oluşturduğu En Görkemli Yapı

Prof. Dr. Doğan Kuban’ın, Divriği Ulucamii ve Şifahanesi ile ilgili yolculuğu, bu yapıyı 1965 senesinde görüp hayran kalmasıyla başlamış. Mimar, Türkiye’de âşık olduğu iki büyük yapıdan birinin bu külliye olduğunu söylüyor. Kapılarla ilgili rölöve çalışması yapan, onları Amerika’da doktora öğrencilerine ders olarak anlatan, her fırsatta bu yapıların yok olduğunu dile getiren Kuban, bu uzun serüvende kapılarla ilgili hiçbir şey yapılmadığını anlatıyor. Kuban’a göre Divriği Külliyesi, Türkiye’de Anadolu Türk kültürünün oluşturduğu en görkemli yapı. Yıllardır bunun dünya çapında da fark edilmesi için çalışan Kuban, “Dünyadaki bütün kapılar üç aşağı beş yukarı aynı ama bu kapı diğer kapılara benzemiyor. Örneğine dünyanın hiçbir yerinde rastlayamayacağınız bu yapılar ancak dâhi bir sanatçının eseri olabilir. Sanatçının kendi elinden çıkan külliye kapıları bile birbirine benzemiyor. Bir üçüncüsünü yapsaydı o da bambaşka olurdu herhalde.” diyor.

Kuban, külliyenin İslam dünyası için de ayrı bir öneminin olması gerektiği görüşünde. Çünkü Divriği Külliyesi figüratif olmayan bir sanatın İslam dünyasındaki en güzel örneklerinden biri. Dünyaca öneme sahip külliye, tüm uğraşlara rağmen hâlâ koruma altında değil. Bu durumun farkında olan ve eserin yok olmasından endişe duyan Doğan Kuban, bu gösterişli sanat eserini fotoğraflarla ölümsüzleştirmek istemiş. Böylece Cennetin Kapıları için çalışmalar da başlamış.
Kendine özgü mimarisi ve oymalarıyla göz kamaştıran kapıların fotoğrafını çekip belgelemek için Mimar ve Fotoğraf Sanatçısı Cemal Emden’den çekim yapması istenmiş ve uzun uğraşlar sonucu kitaba konu görseller ortaya çıkmış. 14 metrelik kapılar için iskele kuran Emden, gece çekimleriyle tüm ayrıntıları fotoğraflamış. Tüm bu çalışmalarda Kuban’ın İstanbul Teknik Üniversitesi’nden eski bir öğrencisi olan Hasan Basri Hamulu’nun büyük katkısı olmuş. Çocukluğu Divriği Ulucamii kapısının karşısında geçen Hamulu, Divriği için bir şey yapmak istemiş. Yüksek Mimar Hamulu, böylece fotoğraf çekimlerini koordine etmenin yanı sıra kitap için çekilen fotoğrafların yer aldığı “Cennetin Kapıları” sergilerinin de küratörlüğünü yapmış. Kuban, külliye için gönüllü olarak yaptıkları ve serginin yurt dışında tanıtılması ile ilgili çalışmalarından dolayı Hamulu’nun tam bir filantrop olduğunu söylüyor.

Hürremşah’ın Romanını Yazmaya Heves Ettim

Divriği Ulucamii ve Şifahanesi’nin sadece adı bilinen sanatçısı Hürremşah’la ilgili eserlerinden yola çıkılarak söylenecek çok şey var. Sanat tarihçisi Kuban, Hürremşah’la ilgili sadece tahminde bulunulabileceğini anlatırken, çalışmaları sırasında roman yazmaya heveslendiğini de ekliyor.

Kuban’a göre söz konusu yapıda adı geçen bu gizemli sanatçının eserindeki motifler, yalnızca sanatsal değil, kültürel olarak da zengin bir dağarcığa sahip olduğunu gösteriyor. Sanatçıyı sûfilere benzeten mimar, Hürremşah’ın İranlı bir Müslüman olduğunu tahmin ediyor. Mimar Kuban, ustanın yaşadığı dönemle ilgili şu tespitlerde bulunuyor; “Harzemşah’ın büyük bir ordusu var. Sarayları yanında, orduları yanında, şairleri yanında, ustaları yanında. Moğolların önünde oradan oraya kaçıyor. Belki Hürremşah da o ordunun içinde bir yerde.  Harzemşah’ın ordusuyla her tarafı dolaşmış. İran, Turan, Hindistan. Belki tüm bunlardan etkilendi. Zaten kendisi muhakkak sanatçıydı. Sonra buraya gelmiş. Eserde ‘1229 tarihinde bitti’ yazıyor ama bitmemiş. Yarım kalan yerler var. Bitti dediği zaman adam artık yok. Demek ki tüm bu yerleri gençliğinde dolaşmış.”

Bu kadar büyük bir sanatçının tek bir eser vermesinin mümkün olmadığını anlatan Kuban, Hürremşah’ın 12. yy. İran alçılarından, Türk geleneğindeki Şaman’ın göğe çıkışını temsil eden 3’lü ve 9’lu tasarımdan, Sasaniler dönemindeki palmetlerden (eski çağlardan itibaren kullanılagelen dilimli, simetrik yaprak şeklinde bir bezeme motifi) etkilendiğini düşünüyor. Soyutlamalar yapan sanatçının Ortaçağ’ın yaygın sembolü lotus’u da kullandığını, kapılarda cenneti anlattığını belirtiyor. Palmetlerin ve sarmaşıkların temsil ettiği hayat ağacı, Hititler’den beri kullanılan güneşler ve Hindistan’dan Mısır’a kadar her yerde hayatın simgesi lotus, hepsi bu dünyada temsil ettiklerinden farklı biçimlere bürünerek cennetin bir yansıması olarak duruyor. Kuban da eserine bu yüzden “Cennetin Kapıları” adını vermiş.
“Hürremşah hem heykeltıraş, hem taş ustası. Zaten o dönemde taş ustası ve mimar birbirinden farklı şeyler değil. Aynı zamanda yapıyı tasavvur etmiş ve kendisi de büyük bir kısmını yapmış.”  diyen Kuban, Hürremşah’ın Mimar Sinan’dan daha büyük bir sanatçı olduğunu düşünüyor. Bunu da el işçiliğinin yanı sıra kompozisyonlarının da özgün olmasına ve mimarlıktan fazlasını yapmasına bağlıyor ve “Hürremşah; İran’dan, Orta Asya’dan bütün yerel kültürlerin varlığından haberdar,  biçimsel ve sembolik olarak haberdar. Hem teknik anlamda, hem tasavvur anlamında büyük bir adam.” diye konuşuyor.

Bu kapıların korunması için farklı fikirler ortaya koyan Kuban, ne yapılırsa yapılsın öncelikle külliyenin iklim şartlarından korunması gerektiğini söylüyor.  Kitap çalışması ve resim sergilerinden sonra hükümet kanalıyla kendisine yardımcı olunduğunu, ama henüz somut bir şey yapılamadığını belirten mimar, “İyi niyet ve para ayırmak yetmiyor. Dışarıda olduğu için korunması zor. İnce işlemelerine, motiflerine kar doluyor, buz oluyor, rüzgâr da yıpratıyor. Heykel olduğu için bir usta bulayım da tamamlasın diye bir şey diyemezsiniz.” diye konuşuyor.

Yapıyla birlikte, yüzlerce noktadan kırılmış, sekiz yüz yıllık erozyon, su alma, hava kirlenmesi, bakımsızlık, bilgisiz restorasyon politikaları nedeniyle bozulmuş bir yontunun yaşatılması söz konusu. Bu yapının en mükemmel şekilde korunması ve dünyaya kazandırılması için Kuban’ın önerisi, burayı müze haline getirmek. Çelik konstrüksiyon ve cam bir muhafaza ile bu önerinin gerçekleşebileceğini anlatan Mimar, dünyada bu şekilde korumaya alınmış Babil yapıları olduğunu ve Bergama Altarı’nın heykelinin özel binada durduğunu ifade ediyor. Üzerinde çatlaklar olan külliyenin ufak bir depremde yok olabileceğine dikkat çeken Kuban, zaten daha önce külliyenin batı cephesinin yıkılığını ve 5 sahndan 2’sinin yok olduğunu hatırlatıyor. Mimar, yapıya koruma amaçlı müdahale edilmemesi halinde gelecek yıllarda görkemli eserden geriye sadece fotoğrafların kalacağını belirtiyor. Bu nadide kapıların önünde çocukların top oynadığını anlatan Kuban, birkaç kişinin çabasıyla külliyeye sahip çıkılamayacağını belirtiyor. Mimar, elinden geleni yaptığını ve bundan sonra gençlerin bu yapı için çaba sarf etmesi gerektiğini de ekliyor. Kuban, bir yandan da, neredeyse ömrünü adadığı ve her gün biraz daha yok olmaya yüz tutan bu külliyenin bir an önce korumaya alınması için önayak olmaya devam edecek gibi görünüyor.

İstanbul’un Mimarisi Yok

Ünlü Mimar Doğan Kuban’ı bulmuşken İstanbul’un mimari yapısını nasıl bulduğunu da soruyoruz. “İstanbul’un mimarisi mi var?” diye sorarak anlatmaya başlayan Kuban, ahşap yapılarla ilgili daha önce hazırladığı bir eserde Topkapı Sarayı’nı, yok olan Hatice Sultan ve Beyhan Sultan yalılarını göstererek “Şimdi restorasyon yok. Her şey uydurma. Bunlar yok oldu. İstanbul’da çok azı kaldı. Erken dönemler tamamen yok oldu, kalanlar da geç dönem yapıları. Paris’e gidin, şehrin asıl merkezi 19. yüzyıldan kalmıştır. Bütün güzelliği de oradadır. Hollanda öyledir, İngiltere öyledir. Bizde her tarafa yeni bina doldurdular. Eski binaların kopyasının yapmaya başladılar. Komik bir şey bu.” diyor.
Cennetin kapılarını yapan Hürremşah’a “Gel cami yap” denmeseydi bu eserin ortaya çıkamayacağını dile getiren Kuban, sanata sahip çıkılmamasının nedenini şöyle anlattı: “Toplumun sanata olan ilgisi çok önemli. Toplumun isteği de kültürüyle ilgili. Her şeyi kopya ediyoruz. Televizyonlar, kulaklıklar, sanatta da böyle. Otomobilin, kıyafetin bir tasarımı, sanatı var sonuçta. Bir uygarlık var; ya onun içine katılacaksın, ya yok olacaksın, ya da esir olacaksın. Toplumun kültürü dünya ile uyuşmak zorunda. Ama ağır takip ediyoruz.  Cep telefonu gibi gelişmelere ayak uydurmak kolay. Sanat başka bir şey. Daha derin, bu yüzden kolay olmuyor.”

Prof. Dr. Doğan Kuban Kimdir?

1926’da Paris’te dünyaya gelen Doğan Kuban, 1949 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Yüksek Mimar olarak mezun olmuş. 1952’de aynı kurumun Mimarlık Tarihi ve Rölöve Kürsüsü’ne asistan olarak atanmış. 1953’te Aspendos Tiyatrosu onarımında danışmanlık yapan Kuban, 1953-56 arasında Kapadokya ve Pisidia’daki Antik Çağ ve Hıristiyan anıtlarının araştırılmasında Ortaçağ tarihi, Bizans ve Antik Çağ mimarisi uzmanı İtalyan tasarımcı Paolo Verzone’nin asistanlığını yapmış, 1954’te yeterlilik tezi olarak, Türkiye’de Batılılaşmayı ilk kez bir mimarlık ya da sanat tarihi sorunsalı olarak ele alan “Osmanlı Barok Mimarisi Hakkında Bir Deneme” çalışmasını hazırlamış. 1954’te İTÜ Mimarlık Fakültesi’nce Rönesans mimarlığının araştırılması amacıyla İtalya’da görevlendirilmiş, yurda döndükten sonra “Osmanlı Dini Mimarisi'nde İç Mekân Teşekkülü-Rönesansla Bir Mukayese” (1958) adlı teziyle doçent unvanını almıştır. 1962-63 Fulbright doktora sonrası araştırma bursuyla ABD'de, Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde konuk öğretim üyesi olarak ders vermiş; 1963-64’te Washington DC’deki Dumbarton Oaks Bizans Araştırmaları Merkezi’nde Anadolu’daki Hıristiyan Yapıları Kataloğu üzerinde çalışmış, 1966-76 arasında aynı kurumun finanse ettiği İstanbul Kalenderhane Cami kazısı ve restorasyonunda Cecil Striker'la eşbaşkan olarak proje ve kontrollük çalışmaları yapmış. 1964’te Suriye’de Oleg Grabar yönetimindeki Doğu Kasr-ül Hyr kazısının ilk mevsiminde kazı mimarlığını yürütmüş olan Kuban, Türkiye’ye döndükten sonra 1965’te “Anadolu Türk Mimarisinin Kaynak Sorunları” adlı teziyle profesör olmuştur. Divriği Ulucamii ve Şifahanesi üzerinde çalışan Kuban, bu yapıyla ilgili iki kitap ve pek çok makale yazmıştır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 11 İNDİR

Bu yazı 1458 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK