İSMEK

Sedef, İSMEK’te Yeniden Canlanıyor

  • #


Yazı: Nurettin BUDAK

Sedef sanatı için usta-çırak ilişkisi hayati önem taşırken ustalar sedef öğretecek çırak bulmakta zorlanıyor. İSMEK’in sedef işlemeciliği branşında eğitim veren tanınmış sedefkâr Hulki Yavuz ise İSMEK’te geleceğin sanatçılarını yetiştiriyor. Öğrencilerinin arasından geleceğin sedefkârlarının çıkacağını söyleyen sanatçı sedefe olan ilgiden de memnun.

Sedef; gökkuşağı renklerin ahengiyle Osmanlı saraylarını süsleyen sanat. Yanar döner deniz kabuklarıyla ahşabın nakış nakış işlenmesi. Takı kutuları, sehpalar, kapılar, tablolar… Sedef, çok eski tarihlerden beri çeşitli amaçlarla kullanılmış, farklı kültürlere göre şekillenmiş olsa da Osmanlı döneminde en nadide örneklerini vermiş ve yine ne parlak zamanlarını bu dönemde yaşamış. Hatta Osmanlı’da mimarlara ilk olarak sedefkârlık eğitimi verilmiş. İhtişamlı yılların ardından ustalarını bir bir kaybeden sedef şimdilerde İSMEK’te verilen eğitimlerle yeni yeteneklere ulaşıyor. Usta sedefkâr Hulki Yavuz, Kadıköy İSMEK Kurs Merkezi’nde 50 yıllık deneyimini meraklısına aktarıyor. Yavuz, sedef sanatının usta-çırak ilişkisiyle öğrenilebileceğini söylerken, sedef ustası yetiştirmeden mesleğe veda etmek istemediğini vurguluyor. Şimdiye kadar kimseye aktaramadığı sedef ustalığını İSMEK’le genç nesillere bırakmayı düşünen İSMEK Usta Öğreticisi Yavuz, kursiyerlerin hayli yetenekli olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor. Hat, tezhip ve minyatür gibi sanatların İSMEK’le Osmanlı döneminin de ötesinde ilerleme kaydettiğini anlatan Yavuz, sedef işlemeciliği sanatının da aynı şekilde yükselmesi için çaba sarf ediyor. Yavuz, sedefin inceliklerini anlattığı öğrencilerine atölyesinin kapılarını açarken, biz de usta sedefkârı sedef tozuna bulanmış atölyesinde ziyaret ettik.

Kadıköy’de küçük bir atölyeden dünyaya açılıyor Hulki Yavuz. Eserleri Amerika’daki camilerin duvarlarını süslüyor, ta oralardan siparişler geliyor bu küçük atölyeye. Sedef tozu hemen hissettiriyor kendini. Sedeften nasibini almamış tek bir noktası yokmuş gibi bu mekânın. Yavuz, atölyesine hayatında çok başka bir yere sahip hocasının sedef tablosundan, öğrencilerin yarım kalmış çalışmalarına, hediye verilmek üzere yapılan sedefli takılardan, henüz ustasının eline yeni gelmiş deniz kabuklarına kadar her şeyi sığdırmış.
Bu kadar çok eseri bir arada görünce hangisine bakacağını şaşırıyor insan. Atölyenin belli başlı yerlerinde sanatçının hayatından karelerde de çarpıyor gözümüze. Zaman sedefi buraya kazımış adeta. Meraklı bakışlarla etrafı inceledikten sonra bir antikacıda başladığı meslek hayatında sedef sanatında kendisini geliştirip bugün artık bu sanatın aranan isimlerinden biri haline gelen Yavuz’un sanat serüvenini öğrenmek istiyoruz. Yavuz’un sedefle tanışması kadar ustalığına erişme hikâyesi de kaderin onu nasıl sedefle yoğurduğunu gösterir nitelikte. Sedefle 50 yıllık yolculuğu, Yavuz’un siyasi nedenlerle okuldan atılmasıyla başlıyor. Böylece Nurettin Akbulut isimli antikacının yanında işe giren Yavuz, burada sedef restorasyonuyla tanışıyor ve yeteneği ile dükkâna gelen pek çok seçkin insanın da dikkatini çekiyor. O dönemin önemli antikacılarından Akbulut’u ziyarete gelen arkadaşları, Yavuz’un askerliğini sedef restorasyonu yaparak tamamlamasını sağlarken, 27 senelik Topkapı Sarayı günlerinin de temelini atmış oluyor.

Kader Yolları Hep Sedefle Birleştirir

Askerlik için acemi birliğine teslim olan Yavuz, Akbulut’un arkadaşı Askeri Müze Müdürü Albay Sabahattin Doras’ın kendisine, birliğine gittiğinde teslim etmek üzere verdiği bir kâğıtla askeri müzeye gönderilir. Harbiye’deki Askeri müzede sedef restorasyonuyla ilgilenen sanatçı, bilgisine danışılan bir soruşturmanın müfettişinden Topkapı Sarayı’nda çalışmak üzere teklif alır. Yavuz çok sonra bu teklifi yapanın Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Hayrullah Örs olduğunu öğrenir. Askerlik bitip antikacı Akbulut’un yanına dönen sanatçı, Topkapı Sarayı’nda çalışmak istediğini zorlanarak söylese de, aldığı tepki karşısında çok sevinir. Ustası, onun Topkapı Sarayı’nda çalışmak istemesini memnuniyetle karşılamıştır çünkü. Sonrası Yavuz’un, Topkapı Sarayı’nda değişen siyasi otoritelere karşı geçirdiği çetrefilli 27 sene olmuş. Sedefkâr zorlukların yanı sıra meslek hayatına dair güzel günler de geçirmiş burada. Sanat hayatında etkili olan Cumhuriyet dönemi Kûfi Hattatı Prof. Dr. Emin Barın’la tanışan Yavuz, ilk kez kendi eserlerini ortaya koymaya başlar. Barın’dan ders alır ve onun tavsiyelerine harfiyen uyar. Erzurum’da doğan ve çocukluğunu burada geçiren Yavuz, küçük yaştan itibaren tahta oymacılığı yaptığı için el becerileri gelişmiştir. Buna bir dönem imam-hatip lisesinde eğitim görerek hat yazmaya aşinalık kazanması da eklenince Yavuz adeta sedef için yetişmiş olur. Yavuz, Barın’ın kendisine sürekli hat yazmanın öneminden bahsettiğini ve iyi bir sedefkâr olabilmek için hat yazması gerektiği tavsiyesinde bulunduğunu anlatıyor. Başarıları kulaktan kulağa yayılan Yavuz, New York’taki bir caminin iç dekorasyonunu yapmak için teklif alıp Amerika’ya gider. Burada Mescid El-Faraf Camii’ne sedef işlemeciliği ile katkıda bulunur. Yaklaşık bir yıl burada çalıştıktan sonra saraydaki görevine döner. Uzun yıllar hizmet verdiği Topkapı Sarayı’nda yönetimle anlaşamayan sedefkâr, buradan emekli olduktan sonra 1994 yılında atölyesini açmaya karar verir. Sanatçı, emekliliğin ardından davet edildiği San Francisco ve New York’ta iki sergi açarak sedef ve hat sanatı ile ilgili eserlerini sergiler. Yavuz, 2009 yılında tanıştığı İSMEK’te halen usta öğretici olarak görev yapıyor. Sedefle yeni tanısan kursiyerlerin yanı sıra, geçen yıl sedef işlemeciliği eğitimi almış kursiyerlere de ders veriyor. “Amacım bu sanatı geleceğe taşıyacak adam yetiştirmek. İSMEK’teki hedefim de bu. İSMEK 15 yıldır büyük işler başarmış.” diyen Yavuz çok başarılı öğrencileri olmasına rağmen, şimdiye kadar sedefkâr yetiştiremediğinden yakınıyor. “Topkapı Sarayı’nda yerleri doldurulmayacak ustalarla çalıştım. İmam-hatip kökenli olduğum için hattı da yazabilmem benim avantajım.” diye konuşan Yavuz, sedefle ilgili yapmak istediklerini şöyle anlatıyor; “Bu iş usta-çırak ilişkisiyle yapılacak iş. Bunun okulu yok. Benim gayem bundan sonra İSMEK’te bu işi kurumsallaştırmak ve eleman yetiştirmek. İSMEK, bu işler için bir ocak. Kimse farkında değil ama İSMEK’in gerçekleştirdikleri çok büyük bir hizmet”. Geleneksel Osmanlı sanatları içinde Hat sanatının çok önemli bir yeri olduğunu anlatan Yavuz, “Şimdilerde bu sanat Osmanlı döneminin en parlak zamanını bile geçmiş durumda. Çok büyük ustalar var. Çok güzel yetişmiş elemanlar var. Tezhip, minyatür ve hat aldı başını gitti. Kadın Hattatlar çıktı. Bunlar İSMEK’ten çıktı. İSMEK’in sanata omuz vermesi çok önemli. Ben sedefin geri kalmışlığını gidermeye çalışıyorum. Sedefi de o aşamalara getirelim istiyorum. Ancak bizde usta yok. Öncelikle bunu halletmemiz lazım. Sedefin de öbür dallar gibi ileri gitmesi lazım.” diyor.

Sedef İşçiliği Maharet İster

Daha çok sedef kakma tablolar yapan Hulki Yavuz’un atölyesinde henüz tamamlanmamış pek çok eseri var. Aşamaların nasıl kaydedildiğini anlamak için sedefin atölyeye gelişinden son halini alıncaya kadar geçirdiği safhaları soruyoruz Yavuz’a. Özünde deniz kabuğu olan sedefler yurt dışından geliyor. Sedef malzemesi istiridye, Yavuz’un atölyesinde dışındaki tabakadan arınıp yapılacak işe göre hazırlanıyor. Sedeften bir Hat yazılacaksa bu hattın ne olacağına karar veriliyor. Sedefler harflere uygun şekilde hazırlanıp numaralandırılıyor. Sonra Hat, özel olarak getirtilmiş ahşabın üzerine hazırlanan bir macun ile yapıştırılıyor. Ardından sedef kakma dediğimiz işleme geçiliyor ve sedef yazı, tahtanın içine kakılarak tahta ile eşitleniyor. Daha sonra sıra çerçevedeki diğer süslemelere geliyor. Tabii icazet almış bir sanatçı kendisine has imzasını da sedef olarak yazdıktan sonra tablonun cilalanması işlemine geçiliyor. Yapılanları anlatmak sedefi kolay gibi gösterse de bu iş hem kabiliyet, hem özen, hem de çıraklık eğitimi almış olmayı gerektiriyor. Yavuz daha çok sedeften Hat yazılı tablo yapmayı tercih etse de sedef kakmalı sehpalar, takılar, kutular ve pek çok eşya yapıyor. Sanatçı, sedef için şu kuralı benimsediğini söylüyor: “Müzecilikte bir düstur vardır. Ağacı alıp vitrine kadar götüreceksin. Tornacı da olacaksın, cilacı da olacaksın, marangoz da olacaksın”.


Sedef Sanatçının Elinde Anlam Kazanır

Sedefkâr Hulki Yavuz klasik sedef işçiliğinin ayrıntılarını da anlatıyor. Buna göre öncelikle yapılacak işin malzemeleri temin edilir. Abanoz, pelesenk, morgül, venge gibi tropikal ağaçlar zemin olarak masaya yatırılır. Sonra sıra sedefe gelir. Sedef çeşitleri de ikiye ayrılır; beyaz (süt) ve arusek (renkli). Kullanılacak sedefe göre daha önce çanak halinde denizden çıkarılan parça itina ile kesilir. Ondan muhtelif plakalar elde edilir. Diğer taraftan kullanılacak yazı hazırlanır. Yazılar makasla kesilerek sedeflerin üzerine yapıştırılır. Yazının bir fotokopisi çekilerek zemin olarak ağaca yapıştırılır. Önceden hazırlanmış olan sedefler kıl testeresi ile özenle kesilerek tahtanın üzerindeki fotokopi yazıya parça yerleri eğe ile güzel alıştırılarak yapıştırılır. Bu işlem de ikiye ayrılır. Ya düz yapıştırılır ya da kuşgözü dediğimiz yarım daire oyularak birbirine eklenir. Yazı bittikten sonra üzeri güzelce zımparalanarak temiz bir zemin elde edilir. Genellikle sedef plakaların kalınlığı 2.5 - 3 mm arasında olur. Zemin tahtasının kalınlığı ise 3 ila 4 mm arasında değişir. Yapıştırılan yazıların kıyısından bir yerden 0.80 veya 0.90 matkapla delinmek suretiyle kıl testeresiyle yazıların etrafı oyulur ve o sedefler tahtanın zeminine yerleştirilir. Sedefin kalınlığı kadar tahtanın arkasından yazılar aşağı çıkar. Sonra yazı ters çevrilerek zımpara ve ya rende ile bu kalınlıklar törpülenir ve kakma işlemi bitirilmiş olur. Bu işlemlerin ardından yazının zemin tahtası bir başka tahtaya yapıştırılır. Daha sonra yazının kenar paspartuları hazırlanır. Bundan sonraki işlemler biraz tezhibe benzer. Hattat yazıyı yazar tezhip ustası yazıların tezhibini yapar. Sedefte ise bu işlemlere paspartu denilir. Genellikle bunların genişliği yazının ebatlarına göre 7.5 - 9 cm arasında değişir. Burada önemli olan zemin tahtası ile paspartunun renk ayrımıdır. Örneğin abanoz bir zemine daha açık renkli bir ağaç olan çınar ağacı, kiraz ağacı gibi ağaçlar tatbik edilir. Bu işlemden sonra zemin tahtası ile paspartunun arasına frezeyle 7 - 8 mm arasında bir kanal açılarak muhtelif ağaçlardan yapılmış floto koyulur. Artık eser cila aşamasına gelmiştir. İspirto içinde eritilmiş gomalak cila (bir çeşit reçine) ile yüzey parlatılır. Gomalak cilanın, sıkıştırılmış pamuk yumağına damlatılması ve hızlı, dairesel ritmik hareketle parça üzerinde cila kuruyana kadar cilalamanın devam ettirilmesi gerekir.

Sedefkârlar Sarayda Geometri Dersi Alırdı

Sedef, sıcak denizlerde bulunan istiridye türünden deniz kabuğunun biçimlendirilmiş haline denir. Sümerlerden beri çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Doruk noktasına ise Osmanlı döneminde ulaşmış, en özgün örnekleri bu dönemde vermiştir. Edirne’deki 2. Beyazıt Camii’nin kapı kanatları, bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet’in som sedeften yapılan tabutu, 3. Murat’ın Ayasofya’daki türbesinin kapı kanatları, Sultan Ahmet Camii’nin pencere ve cümle kapılarının kanatları, Balıkesir’deki Zağanospaşa Camii’nin kapı kanatları, mimari yapılarda kullanılan sedef işçiliğinin en görkemli örneklerini oluşturur.

Tarihsel sıralamayla takip ettiğimizde ve yazılı kaynaklara baktığımızda, 15. yy.’da Topkapı Sarayı Müzesi’nde birçok sedefli eşya olduğu görülür. Müzenin 1505 tarihli hazine defterinde sedefli eşyaların varlığına değinilmiştir. Hatta Taht Hazinesi’ne ait defterlerde sedefli eğer takımlarının kayıtlarına rastlamak mümkün, fakat bu takımlar günümüze ulaşamamıştır. 16. yy.’da sarayda sedefkârlar için bir atölye bulunduğu ve sedefkârların burada geometri dersi aldıkları da kaynaklarda yer alır. Dalgıç Mehmet ve Sedefkâr Halil Ağa Sultanahmet ve Beyazıt camilerinin sedefkârlarıdır.

17. yy. sedef sanatında değişik bir tarz ortaya çıkmış, geometrik şekiller yerini bitkisel motiflere bırakmıştır. Bu dönem eserleri, Sultan Ahmet Cami Revan ve Bağdat köşkleri, Valide Sultan Dairesi, Yeni Valide Camii, en güzel örneklerdir. 19. yy. ve 20. yy. Avrupa barok ve rokoko tarzı mimariyi etkilemiş ahşap daha az kullanılmaya başlanmış, sedef işlemeli eserler azalmıştır. Bu dönem eserleri 2. Mahmut’un tuğralı çekmecesi ve 2. Abdülhamit’e gönderilen hediyelerdir. 20. yy.’ın ilk yarısına kadar devam eden sedef sanatın ilerleyişi, bu dönemin en ünlü ismi Vasıf Usta’nın ölümüyle son bulmuş ve Nerses Usta’nın ölümüyle de bu dönemin son sedefkârları tarih sayfalarındaki yerini almıştır. Günümüzde ise özel tercih ve çabalarla sanatçılar tarafından çalışmalar devam etmektedir.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 11 İNDİR

Bu yazı 1385 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK