Gravür

“Cenevre”den “Yaşayan Atölye”ye Bir Gravürcünün Sanat Serüveni

  • #


Yazı: Gülseren KARADENİZ

Güngör İblikçi… O, dünyaca ünlü gravür sanatçımız. Güzel sanatlarda resim bölümünü bitirdi, sanatını geliştirmek için gittiği Cenevre’de gravür eğitimi aldı. Bu Avrupa şehrinde neredeyse bir ömür denilebilecek bir süre geçiren Güngör İblikçi ile beş yıl kadar önce İstanbul’da açtığı Yaşayan Atölye’de, sanat yaşamını ve gravür sanatını konuştuk.

Zamanın eşya üzerinde bıraktığı en etkili izlerden biridir koku. Yılların yorgunluğunu, deneyimini, görüp geçirmişliğini anlatır, eşyanın her bir zerresine sinen, onu çepeçevre kuşatan koku. Kadıköy Kuyubaşı’nda gittiğimiz resim atölyesi de zamanın eşyaya koku olarak bıraktığı hediyesini yüzümüze yüzümüze vuruyor. Ressam, gravür sanatçısı Güngör İblikçi, şimdilerde gravür çalışmalarını yürüttüğü atölyesinde eşi Filiz Hanım ve asistanı Yeşim Yıldız’la birlikte karşılıyor bizi. Sıcacık bir ‘hoş geldin’ ile dört bir yanında tablo ve antika eşyaların olduğu atölyeye buyur ediliyoruz. Gravürde uluslararası üne sahip Güngör İblikçi ile sanatı hakkında yapacağımız söyleşiye başlamadan önce atölyedeki antika eşyaları soruyoruz. Antikacılık yaptığı günlerden kalan parçalar olduğunu anlatıyor Güngör İblikçi. Zamana meydan okumuş, değerine değer katmış antikalar arasında ilgimizi en çok fotokopi makinesinin atası diyebileceğimiz makine çekiyor. Bir de köşede, şöminenin yan tarafında duran insan boyunda tahtadan Kızılderili heykeli. Antika eşyalardan asıl konumuza dönüyoruz, Güngör İblikçi’nin sanat hayatına.
İblikçi’nin sanat serüveni lise birinci sınıfta resim hocasının “Senin burada ne işin var?” demesiyle başlamış. “Vefa Lisesi’ndeydim. Resim hocam, ‘Senin burada ne işin var?’ dediğinde, herhalde bir haylazlık yaptım diye düşündüm ilk anda” diyen İblikçi, hocasının ‘Senin yerin güzel sanatlar akademisi’ sözü üzerine bir sonraki sene İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarına girmiş. Güngör İblikçi, akademiye girişini şu sözlerle anlatıyor:

“Sınav sonrası listeler asıldı,  benim adımın hemen üstünde ve altında iki ret vardı. Benimki kabul.. Yanlış gördüm sandım, tekrar tekrar baktım listeye, kabul edilmiştim. Altı senem geçti orada. Hem lise, hem yüksek kısmını okudum.”

Cenevre’de 40 Yıllık  Sanat Yaşamı

İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden 1959 yılında mezun olan Güngör İblikçi, askerlik sonrası sanatını geliştirmek için yurt dışına çıkmış. 1961 yılında Yunanistan, İtalya, Fransa ve ardından Cenevre’ye giden İblikçi, öteki Avrupa şehirlerinden farklı gördüğü Cenevre için, “Ufak, fakat güzel bir şehir olduğu için çok beğendim orasını, orada kalmaya karar verdim.” diyor. İstanbul’da resim eğitimi alan sanatçı, Cenevre’de de Güzel Sanatlar Akademisi’nde gravür bölümünü bitirdiğini belirtiyor. Cenevre’de daha yolun başında bir Türk ressam olarak, İblikçi için geçinmek elbette kolay olmamış.  İmtihanla girdiği akademide bir yandan gravürü öğrenirken, bir yandan da para kazanmak zorunda olan Güngör İblikçi, o yıllarda bir Amerikan kuruluşunda matbaa işinde çalışmış. Bu arada, sanatçının, eşiyle de Cenevre’de tanıştığını öğreniyoruz. Filiz Hanım, o yıllarda olduğu gibi bugün de eşinin en büyük destekçisi.


Eserleri Picasso ve Dali’nin Eserleri ile Sergilendi

Dünyaca ünlü gravür sanatçımız Güngör İblikçi, akademideki iki yıllık eğitimin ardından kendi atölyesini açtığını anlatıyor. Atölyeye verdiği isim hayli manidar: “Sefalet Atölyesi”. İsmi duyunca şaşırıyoruz. Bir sanatçı yeni kurduğu atölyesine neden bu ismi versin ki… İblikçi, şaşırdığımızı görünce, “Sefalet ismini verdim, çünkü ne elektriği, ne de suyu vardı atölyenin” diyerek merakımızı gideriyor.

“Bir Avrupa ülkesinde Türk bir ressam, gravür sanatçısı olarak kendinizi kabul ettirmeniz kolay oldu mu?” diye soruyoruz. Resimlerinin, İsviçreli sanat çevreleri tarafından beğenildiğini dile getiren Güngör İblikçi, 1973 yılında açtığı ilk sergisinin büyük ilgi gördüğünü
“Serginin açıldığı galeride bir salon Salvador Dali’nin eserlerine ayrılmıştı, ikinci salon bana aitti” diyen sanatçı, eserlerinin Dali ile aynı mekânda sergilenmesinden duyduğu onuru ifade ediyor. Eserleri beğenilip de satılmaya başladığında ilk zamanlarda kendisine acıdıkları için eserlerini satın aldıkları kuruntusuna kapılmış sanatçı. Bir sanatsever, “İsviçreliler acıdıkları için asla para vermezler, beğendikleri için verirler” dediğinde yüreğine su serpilmiş.

O yıllarda Cenevre Güzel Sanatlar Akademisi’nin müdürü Mösyö Boufard keşfetmiş sanatçıyı. İblikçi’nin gravürlerinin, Paris’teki bir galeride Picasso’larla, Dali'lerle birlikte teşhir edilmesine ön ayak olmuş Mösyö Boufard. “Bu benim için gururdu” diyen sanatçı, Mösyö Boufard’ın vefat etmesinin ardından bir sergide de bir başka güzel sanatlar okulunun müdürü Mösyö Palfi’den destek gördüğünü ve onunla da birkaç yıl çalıştığını dile getiriyor. Bu sırada Cenevre ve Paris’te çok sayıda sergiye katıldığını belirten Güngör İblikçi’ye resimle başlayan sanat serüveninde gravüre geçişin nasıl olduğunu soruyoruz. İblikçi, altı yıl resimle uğraştıktan sonra gravüre yoğunlaştığını söylerken, asistanı Yeşim Yıldız araya giriyor, “Hocam hep zor işleri tercih eder. Gravür en zorudur, o da gravürü tercih etmiş. Hocam atölyeye geliyor, her gün bir yenilik, her gün bir buluş. Heyecanını asla kaybetmiyor.” Yıldız, Güngör İblikçi’nin asistanı olmaktan gurur duyduğunu da ekleyerek, “Çok şanslıyım” diyor. Sanatçı, “Sefalet” ismini verdiği atölyesini açmasının ardından sanatçı olarak ismini kabul ettirdiği Cenevre’de neredeyse bir ömür geçirmiş. Yaklaşık 40 yıl Cenevre’de yaşayan Güngör İblikçi, orada halen faal olan atölyesine zaman zaman gidip gelse de, sanat hayatını 5 yıl önce İstanbul’da açtığı “Yaşayan Atölye”sinde sürdürüyor. Bu atölyenin adını da İblikçi’nin halen Cenevre’de yaşayan tek çocuğu Turgay koymuş. “Yani sonunda ‘sefalet’ sona erdi” diyor gülümseyerek. Babasının anlattığına göre Turgay Bey de sanatla uğraşıyor, demir heykeller yapıyormuş.


Anadolu’nun Zenginliğinden İlham Alıyor

Güngör İblikçi’nin gravür eserleri, geçmişin zenginliklerini günümüze taşıyor âdeta. Akademi yıllarında sanat tarihi, İslam tarihi, resim tarihiyle ayrı ayrı ilgili olduğunu anlatıyor. Gravürlerini yaratırken, pek çok tarihsel veriden beslenen sanatçı, Anadolu’nun kültürel zenginliğinin bir sanatçı için sonsuz bir kaynak oluşturduğunu vurgulayarak, kültür tarihindeki yeri dolayısıyla, yazıyla ilgilendiğini dile getiriyor. Sanatçının eserlerinde gözümüze çarpan kimi hat figürleri de bu ilgiyi doğrular nitelikte.

Her sanatçı gibi Güngör İblikçi’nin de kendisini diğer sanatçılardan ayıran özellikleri söz konusu. Gravürde, kendisine ait bazı buluşları olduğunu belirten sanatçı, söz gelimi yaldızlı gravürü ilk defa kendisi tatbik etmiş.

Gravürün, hakikaten çok sabır isteyen bir sanat olduğunu ifade eden sanatçı, “Tüm sanat dallarından daha fazla sabır istiyor. Gravürün bir sürü tekniği var. Bakır, çelik, çinko levha üzerine motifler çiziliyor. Plak, aside konuyor ve saatlerce bekleniyor. Çizilen yerleri asit oyuyor.  Bu işlemi bazen 17 defa tekrarlamanız gerekebiliyor. Sivri uçlu çelik bir uçla tekrar çizilip tekrar aside koyuyorsunuz. Bir kalıbı hazırlanması baskı hariç iki ila altı ay arasında zaman alıyor. Bütün bunlar, eğer sabrınız yoksa yapılacak iş değil” diye konuşuyor.
Sanatçının gravürlerinde kadın siluetleri ağırlıkla göze çarpıyor. Bunun nedenini sorduğumuz İblikçi, “Gravürlerin hemen hepsinde bir yere sıkıştırılmış bir kadın resmi, kadın silueti bulmak mümkün. Kadın, yüzyıllardan bu yana sanatçılar için en büyük ilham kaynağı olmuştur. Bu, benim için de böyle” diye karşılık veriyor.

Gravürde En Önemlisi Sanatçının Kişiliğini Bulmasıdır

Gravür sanatında bir eser ortaya koyarken zaman zaman beklenmedik sonuçların ortaya çıkıp çıkmadığını, tesadüflerin olup olmadığını soruyoruz Güngör İblikçi’ye. “Çok büyük tesadüfler olmuyor, ama beklenmedik sonuçlarla karşılaştığımız anlar oluyor. Mesela ısı farklılığıyla alâkalı ya da havanın neminden kaynaklanan farklı sonuçlar çıkabiliyor ortaya. Beklediğinizden bambaşka şeyler çıkıyor ortaya o zaman” diyor sanatçı. İblikçi, gravürün aşamalarından biri olan asitte bekletmede de, sürenin sonucu etkileyen önemli bir başka unsur olduğunu hatırlatıyor. Asitte bekletme süresinin, çizime göre değiştiğini, elde edilmek istenen derinliğe göre değiştiğini de öğreniyoruz.

İblikçi’nin belirttiğine göre, bir gravürü elde etmek için en az 15 gün gerekiyor. Çizim yapılıyor, o çizime göre asitte bekletme süresi yaşanıyor, ardından da siyah beyaz baskısı yapılıyor. Sabırla geçirilen bu aşamalardan sonra en küçük boyutta olan bir gravür bile ancak 15 günde ortaya çıkabiliyor. Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında 20’nin üzerinde kişisel sergi açan, çok sayıda ödüllü eserin de sahibi olan usta sanatçıya, gravüre yeni başlayacak olanlara ne gibi önerilerde bulunacağını soruyoruz. Güngör İblikçi’nin önerileri şunlar:

“Gravürü öğrenebilmek için son derece iyi desen çizebilmek lazım. Bıkmadan, usanmadan, gece gündüz… Model bulamazsa eğer, kendi elini, ayağını çizsin. Mesela doğa oldukça iyi bir malzemedir. Sabırlı olsun. Geriye bir tek şans kalıyor. Ama en önemlisi kişinin kendi şahsiyetini bulmasıdır.” Bugüne kadar Cenevre ve Paris başta olmak üzere yurt dışında ve İstanbul’da çok sayıda sergi açan Güngör İblikçi, çalışmalarını halen Yaşayan Atölye’de sürdürüyor dedik. Üretme şevkini daima diri tutmayı başarabilen sanatçı, her gün yeni bir şeyler keşfetmenin keyfini sürüyor bu atölyede. İblikçi’nin ürettiği birbirinden değerli eserlerin bazıları, Antik A.Ş.’nin hazırladığı başarılı Türk ressamları temalı bir albümde yer alacak. Eserleri çeşitli koleksiyonlarda yer alan İblikçi’nin daha önce de Mutlu Sanat Odası’nın düzenlediği “Anadolu Kitabeleri 1-2” sergilerini de hatırlatmadan geçmeyelim.

Ödüllerle, sergilerle geçen bunca yıllık sanat yaşamını bize 1-1,5 saatlik bir sürede özetleyerek anlatmaya çalışan Güngör İblikçi’ye, eşi Filiz Hanım’a ve sanatçının asistanı YeşimYıldız’a veda edip ayrılıyoruz Yaşayan Atölye’den…

Gravür Sanatı

Sanat, insanoğlunun var oluşundan bu yana ilkel biçimlerde de olsa var olagelmiştir. İlkel çağlarda mağara duvarlarına resmedilen çeşitli figürler bize bunu kanıtlıyor. Bu ilk sanat örneklerine baktığımızda, çok basit ve ilkel bir nitelikte olduklarını görüyoruz. İnsanlığın yerleşik düzene geçmesiyle birlikte artık bir kültür kavramından söz edilir oldu, kültür seviyesinin yükselmesiyle de sanat gelişip, niteliği daha karmaşık bir hal aldı.

Fransızca “gravure” sözcüğünden geldiği kabul edilen gravür, kazıma resim sanatı anlamına geliyor. İlk sanat örneklerinin mağara duvarlarına işlendiğini söylemişken, bu açıdan baktığımızda gravürün esasında resim sanatının da atası olduğunu söylemek belki de yanlış olmaz. Birçok aracın, kalıpların hazırlandığı, kalıplarla baskı yüzeyinin defalarca, kimi kez onlarca kez buluşarak oluşturulduğu bir sanat olan gravür, plastik sanatlarda özgün bir yere sahip. Genel olarak tahta üzerine kabartma ve metal üzere oyma tekniklerinin kullanıldığı gravür, resim kabiliyetinin üzerine teknik bilginin ağırlığıyla şekilleniyor.
Tahta üzerine kabartma gravürlerde; lifli tahta kazıma gravür tekniği, uç tahta gravür tekniği, tümsek gravür tekniği ve Japon gravür tekniği uygulanıyor. Metal üzerine oymada ise; kazı gravür tekniği, kuru uç gravür tekniği, siyah usul veya mezzo tinto tekniği, ‘ofort’ tekniği, ‘acputinta’ teknikleri, kalem tarzı gravür veya ruletli gravür tekniği, yumuşak vernik tekniği ve bakır üzerine silme tekniği görülüyor. Gravür sanatının Avrupa’da, Hollanda’da ortaya çıktığı söylense de ilk önemli gravür sanatçısının 15. yüzyılda Alman Albert Dürer olduğu biliniyor. Dürer’i, İtalya’da maden Marca Antonia, Fransa’da ise Jean Duvet izledi. Gravür sanatı 18. yüzyılda teknik bakımdan ve eserlerin mükemmelliği noktasında önemli bir aşamayı geçmişti.

Gravür, Osmanlı’da hem Avrupalı elçiler hem de azınlıklar aracılığıyla görünmeye başladı. Azınlıklar evlerinde özel preslerle gravür basımına geçince Türkler arasında da bu sanata bir ilgi oluştu. 17. yüzyılda özellikle İstanbul ve Haliç kıyılarını tasvir eden Batılı gezginlerin, sanatçıların ve elçilerin renkli ve siyah-beyaz gravür çalışmaları öne çıktı.

Bugün elimizde bulunan birçok İstanbul gravürü o döneme ait eserlerdir. Antonie Ignace Melling, Jean-Baptist, Eugene Flandin, Thomas Allom, Josehp Schranz, Fabius Brest o dönem Türkiye’ye gelerek, İstanbul ve çevresini gravürleriyle ölümsüzleştiren sanatçılardan bazılarıdır. Türkiye’de bilinen ilk gravür eserler ünlü ressam Osman Hamdi Bey’in açtığı Güzel Sanatlar Akademisi’nde gerçekleştirilen taş baskı gravürlerdir. Ressam Hoca Alı Rıza’nın eserleri ilk gravür eserler arasında dikkati çeker. Güzel Sanatlar Akademisi’nde 1937 yılında açılan gravür atölyesi ile birlikte gravür eğitimine başlandı. Önemli gravür sanatçıları arasında Sabri Berkel, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nezat Akoral, Cemal Tollu Turgut Zaim sayılabilir.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 11 İNDİR

Bu yazı 1256 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK