Musiki

Canı, Kafesinden Kurtaran Nefes; Nây-ı Şerif

  • #


Yazı: Muzaffer S. İNAN

Rivayet olunur ki ilk insan Âdem Peygamber’in bedeni yaratıldığında, zaten var olan ruhu beden kafesine girmeyi reddeder. Konu Ruhu’l-Emin'e iletildiğinde Cebrail “koç ney” üflemeye başlar.  Nây-ı Şerif'in “inilti”siyle cezbeye gelen ruh, cesede girmeye razı olur. Sağladığı coşkuyla ruhu ilk kez beden cesedine sokabilen ney, yine aynı zevkle bazı ruhları ten kafesinden kurtarır. Fakat bunun tek şartı; “bişnev!”, yani “dinle!”dir. Biz de "ney"in bu marecasını usta neyzen Dr. Süleyman Erguner'den dinliyoruz.

Ney, Farsça “nay” kelimesinden gelir ki ‘yok’ manasındadır. En sade tarifiyle “insan-ı kâmil”in remzidir ney. Kemâle eren yani mükemmel olan insanın dünya masivasından sıyrılıp asli vatan arzusuna mukabil, ney de inler. Bu nedenle bir medeniyet tasavvurunun zuhurudur ney, tabir-i kadîm ile nây-ı şerif.

İnsanoğlu, hakikati semboller vasıtasıyla daha kolay anlar. Ney de bu sembollerden biridir ve hakikati anlama cehdinde bir vasıtadır. Rivayete göre Hz. Peygamber, Miraç hadisesi ile ilgili bazı sırları Hz. Ali’ye verir. Bu sırları uzun süre saklayan Hz. Ali daha fazla takat getiremez ve bir kuyunun başına gider, sırrını kuyuya açar. Kör kuyudaki sular taşarak kuyunun etrafında sulak bir meydan oluşturur. İlk kamış o sulaktan çıkmıştır.

Ney, tarih sahnesine, Fırat ve Dicle nehirleri arasında yaşamış bir uygarlık olan Sümerlerle M.Ö. 3 ilâ 5 binli yıllar arasında çıkar. Elimizde bulunan en eski ney ise M.Ö. 3 binli yıllara aittir ve Amerika’da Philadelphia Üniversitesi Müzesi’nde sergilenmektedir.

İnsanoğlu’nun evrensel bir çalgısı olan neye, Orta Asya’dan Anadolu’ya getirildiğinde Müslüman Türkler tarafından farklı kutsallık atfedilir. Neyin macerası ile kendi tecrübeleri arasında paralellik kuran Anadolu Müslümanları, neye mistik bir görev yüklerler. Diğer bütün çalgılarda “çalmak” tabiri kullanılırken, ney için “üflemek” tabiri kullanılır. Çünkü Allah, sadece insana kendi ruhundan üflemiştir. Ve insanoğlu, ilk andan itibaren o ruhun sahibini arayış ve onda yok oluş cehdindedir. Ney de kesildiği kamışlığı arar, bu hicranla yanar ve kendiyle benzer kaderi paylaşan insan tarafından “üflenir”.


Elden Ele Teslim Edilen Ney

Dede Süleyman Erguner… İstanbul Radyosu’nda, bununla birlikte muhtelif musiki topluluklarında musikinin ve bilhassa tasavvuf musikisinin canlanmasına yardım eden, neyin rağbet görmesi için gayret sarf eden bir neyzen... Ulvi Erguner, Niyazi Sayın, Ahmet Yakuboğlu, Selami Bertuğ, Nevzad Atlığ, Alâeddin Yavaşça, Ercümend Berker gibi birçok ismin kendilerinden istifade ettiği bir üstat…

Baba Ulvi Erguner…  Halil Can, Nuri Halil Poyraz, İlyas Tonguç, Fahri Kopuz, Hulûsi Gökmenli, Sadeddin Heper gibi isimlerden musiki meşk eden, TRT İstanbul ve Ankara radyolarının yayınlarına katılan, TRT İstanbul Radyosu Türk Musikisi ve Halk Musikisi Müdürlüğü görevlerini yerine getiren usta bir neyzen…

Ve torun Süleyman Erguner… Ney üflenen, musiki meşkleri yapılan bir evde doğar torun Süleyman Erguner. Dedesi ve babası usta neyzenler olunca doğar doğmaz neyle tanışır. Beş yaşında babasının neylerini üfleyerek başlar bu sanata ve ilk musiki eğitimini de yine babası Ulvi Bey’den aynı yaşlarda alır. 16 yaşında İstanbul Topkapı Spor ve Sergi Sarayı’nda Mevlevi Sema’ına, 17 yaşında Konya’da Mevlana Anma Törenleri'ne katılır, İsmail Dede Efendi’nin Bestenigâr Mevlevi Âyini’ni icra eder torun Erguner. Birçok faaliyetiyle Türkiye’de ve dünyada Ergunerler ekolünü sürdüren Süleyman Erguner, aynı zamanda ney açkısı da yapıyor. Sazlıktan başlayan ve neyzenin dudaklarına kadar gelen kamışın serüvenini Çamlıca’daki atölyesinde konuştuk Ergunerle.

İlk Durak Hatay Samandağ

Beş yaşından beri ney üfleyen Erguner, ney açkısına 1975 yılında başlamış. İlk durağı ise Hatay’ın Samandağ ilçesi olmuş. “İyi bir ney için kamışın Hatay kamışı olması şart, Samandağ bu işin ilacı. Oranın havası ve suyu toprağına yarıyor bu iş için.” sözleriyle Hatay kamışlarının niteliğini belirtiyor Erguner. “Ege Bölgesi’nde de kamış var, hatta Marsilya’da bile var. Ama oraların kamışları pek de iyi değildir.” diyerek sözlerini sürdürüyor.

Atölyesinin bir köşesinde istiflenmiş birçok kamışı var Erguner’in. Geçen sene Ramazan ayında Samandağ’dan 5 yüz tane kamış içerisinden seçtiği 25 kamıştan geriye kalanlar bunlar. Geriye kalanlar diyoruz, çünkü İstanbul’a gelince seçtiği 25 kamıştan 16 tanesini beğenmediği için zayiattan saymış. O derece işine önem veriyor Erguner.

Kamış için mekân kadar zamanın da önemi var. Eğer uygun zamanda kesilmezse, boğumları çok iyi olsa bile iyi bir ney olmayabilir. “Aralık ayına doğru kesilmesi lazım kamışın. Daha erken kesilirse yumuşak olur. Ve kök hizasından değil, kökün biraz yukarısından kesilir. Çünkü o kökten seneye tekrar kamış çıkar. Eğer kötü bir yerden kesilirse, ney olabilecek bir kamış dahi ney yapılamaz.” sözleriyle kamıştan neye doğru izlenen yolu anlatmaya başlıyor Erguner.


Kemal, Teferruatta Gizlidir

Kamış, mısır gibidir. Kesildikten sonra evvela yeşilliğinden ayıklanır. Ortalama dört metre uzunluğundadır kesilen kamış. Boğumlarına bakılarak hangi ney çeşidine uygun olacağı belirlenir ve yapımına karar verilen neyin şablonuna göre tekrar kesilir. “Her kamış 'elif' gibi dümdüz olmuyor. Eğer hafif bir eğrilik varsa, kısık ateşte biraz ısıtılıp vazelinli bezlerlerle hamur açar gibi düzeltilir ve kurumaya bırakılır.” diyerek ilk püf noktasına işaret ediyor Erguner. Kemal, teferruatta gizlidir demişler. Bu vecizeye binaen en ince ayrıntıya dahi özen gösteriyor usta neyzen.

Kamışın kuruması ve son şeklini alması ortalama bir hafta sürer. Fazlalıklarından arındırılmıştır, uzunluğu da yapılması düşünülen neyin ölçüsündedir. Artık elimizde boyu boyuna uygun bir ney adayı vardır. Bu aşamada "eğe" denen uzun bir çubukla kamışın içindeki koflar temizlenir. Fakat kamışın en üstündeki, boğaz boğumu diye tabir edilen boğum tamamen açılmaz. Adeta insan boğazı gibi… Anlatıyor, anlatırken de bir kamışın içini eğeyle temizliyor Erguner.  “Ney ile insan arasında benzerlikler vardır.” diyerek devam ediyor sözlerine. “İnsan da bir kamıştır, bir ustaya kendini teslim ederse, usta eğesiyle koflarından arındırır insanı. Arınmayan, direnen insan sazlıktaki kamış gibidir. Ayrıca neyde dokuz boğum vardır, insanın hançeresindeki dokuz boğum gibi.”

Koflarından temizlenen kamışın içi ince bir zımparayla düzlenir fakat tamamen pürüzsüz olmamasına dikkat edilir. Bu hale getirilen kamış, perdeleri açılmadığı halde ana sesi veren iptidai bir neydir. “Kamış, bu işlemlerden sonra perdeleri olmadığı halde, kapalı bir boru halindeyken ana sesi verir hale gelir. Elimizdeki şablona göre, takriben perde işaretlemeleri yapılır.” dedikten sonra elindeki kamışın boğumlarına sırasıyla rast, kürdi, segah, çargah, hicaz, neva perdelerini işaretliyor Erguner. Belirttiğine göre her ney çeşidinin kendine mahsus perdeler arası sistemi vardır. Kolaylık sağlaması açısında daha önce hazırlanan bir şablona kıyasla açılır bu perdeler. Günümüzde genelde açkı makineleriyle yapılıyor bu iş. Ama Erguner, kendisi için durumun farklı olduğunu şu şekilde anlatıyor; “Açkı işleminde rahmetli babam Ulvi Erguner’den kalma açkıyı kullanıyorum. Bu açkı aletinin adı ‘Ulvi’. İstenirse açkı makinesiyle de perdeler açılabilir ki günümüzde genelde bu yöntem kullanılıyor.”

Perdeler açıldıktan sonra düzgün bir zımparayla pürüzleri, kamış çıkıntıları temizlenir. Her neyin ön yüzeyinde altı tane, bir tane de arka yüzeyinde olmak üzere yedi adet perdesi vardır. Öndeki altı perdenin konumu sabittir. Belli bir ölçüye göre açılırlar. Fakat arkadaki perde için ustanın bakış açısına göre değişir açkı işlemi. Erguner arka perdeyi hemen açmadığını, neyi üfleyecek kişinin eline göre işaretleme yaptığını ifade ediyor.

“Arka perdeyi, ön perdeleri açarken açmam. Kişinin eline göre ölçü değişir çünkü. Kişiyi görürüm, en rahat ettiği yer neresi, solundan mı ses çıkarıyor, sağından mı ses çıkarıyor, bunu öğrendikten sonra açarım. Çoğu kişi ters eline göre açılmış neyi üflemeye çalışıyor. Elinizi değiştirin dediğimde üç katı daha kaliteli ses çıkaran öğrencilerim var. Üç sene ney dersi almış ama bir ilahiyi zor geçmiş, çünkü eline uygun ney kullanmıyor.”


Anadolu Estetiğinin Ney’e Taktığı Bilezik

Arka perde de açıldıktan sonra kamışımız ney oldu diyebiliriz. Hatta İran’da, Arabistan’da ve birçok ülkede bu hale gelmiş bir kamış artık neydir ve başka işleme tabi tutulmadan, bu haliyle kullanılır. Fakat Türk kültürünün ve sanatının her eseri estetiğe bürümesinden dolayı, ney Türklerin elinde parazvâne namında bir parçayla buluşur. Parazvâne, neyin iki ucuna takılan bileziklere verilen isimdir. Hem göze hoş geldiğinden, hem de neyin iki ucunu çatlamaya ve darbelere karşı koruduğundan, bilhassa Anadolu coğrafyasında tercih edilmektedir. Süleyman Erguner de muhakkak parazvâne kullanıyormuş neylerinde. Hem de parazvânelerin en estetiğini.

“Eskiden parazvâneleri ben yapıyordum. Artık başpâreci arkadaşa yaptırıyorum.” dedikten sonra anlatıyor bir parazvânenin nasıl yapıldığını ve önemini. “Şerit halinde bir metal, ince bir kaynakla birleştirilir, üzerine de hafif bir cila atılır. Ben gümüş parazvâne kullanıyorum. Genelde Alman gümüşü kullanırım. Ya da Kapalıçarşı’dan gümüş çektirip yaptırırım parazvâneyi. Sonuçta ağza temas eden bölümde kullanılıyor parazvâne. Yemek kaşığından ne farkı var. Pirinç, hatta plastik kullananlar bile var, fakat bu hem göze hem de ağza hoş gelmiyor.”

Ney’in Baş Tâcı; Başpâre

Anadolu insanının ney kültürüne eklediği parça parazvâneden ibaret değildir. Birçok ülkede olmayan, ama Türklerde estetik kaygıdan dolayı ayrı bir yeri olan başpâreler de neyin ve neyzenlerin baş tâcı olmuştur.  “Hem kendi neylerimde hem öğrencilerime verdiğim neylerde manda boynuzundan yapılan başpâreler kullanıyorum. En kalitelisi ve en estetiği manda boynuzundan elde ediliyor çünkü. Kapalıçarşı’da Bülent Usta var, ona yaptırırım. Bülent Usta’ya da başpâreciliği öğreten babam Ulvi Ergunerdir.” diyen Süleyman Erguner, günümüzde alışık olmadığımız farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor bu zanaata. “Babam başpâre yapımını iyi bilirdi. Fakat bir şeyi bilmek, onu senin işin yapmaz. Başpâre yapımı çok zor iştir ayrıca. Mermer, manda boynuzunun yanında sünger mesabesindedir. İki bıçak eskitilir manda boynuzuna başpâre şekli verilene kadar. İnsanlar bundan da ekmek yiyor, dolayısıyla ben her şeyi yapmak durumunda değilim. Benim işim kamışla, ben kamış hastasıyım.”


Üflendikçe Yanar Ney, Yandıkça Olgunlaşır

Başpâresi de yerine takılan ney, artık üflenmeye tam teşekküllü bir şekilde hazırdır. Üflendikçe yanar ney. Yandıkça renginde hafif kararma olur, bir olgunluk zuhur eder. “Özellikle Hatay kamışlarından yapılan neyler üflendikçe yanıyor, daha tok ve olgun bir ses veriyor.” diyor Süleyman Erguner. Ve emanet neylerinden iki tanesini gösteriyor. Bir tanesi Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin neyi. Yüz elli yıldır elden ele dolaşmış, kimlerin nefeslerine şahit olmuş. Boğumlarından birinde “Ya Hazreti Mevlana” yazılı. Diğer ney ise Dede Süleyman Erguner’den kalma. Önce Ulvi Erguner’e, ondan da torun Süleyman Eguner’e geçmiş. Bizim için bir taksim üflüyor Süleyman Bey. Yıllar evvelinden Kazasker’in nefesini üflüyor adeta. İçinden yılların aktığı bu neylerin zamanımıza kadar nasıl sağlam kaldığını merak ediyoruz. Atölyesinin bir bölümünde, badem yağı havuzunun yanına davet ediyor bizi Erguner ve anlatıyor.

Karşılıklı Hizmet  Takdire Şayan

“Ney, uzun ömürlü olması için kendisine hizmet edilmesini ister. O da insana hizmet ediyor çünkü” dedikten sonra işin usulünü anlatmaya devam ediyor. “Neyin bakımı için badem yağı kullanılır. Bir havuz yaptım, bakım zamanı gelen neyleri havuzun içine bırakıyorum. Bir ya da iki gün kalıyorlar havuzda. Havuzdan çıkardıktan sonra ise yağın süzülmesi için diklemesine bir hazneye koyuyorum neyleri. Yaz aylarında ayda bir kez yağlıyorum çünkü sıcak havada ney çabuk kuruyor, bu da çatlamasına neden oluyor. Yağda uzun süre tutmak da iyi değil, kamışın yağı emmesi lazım çünkü.”

Yaptığı neylerle Çamlıca’daki atölyesinde öğrencileriyle ney meşkine devam ediyor Süleyman Erguner. Bununla da yetinmiyor; dedesi Süleyman Erguner’den kendisine kalan “Ney Fasılları”nı da sürdürüyor salı günleri. Bir eliyle ney açarken diğer eliyle ney üflüyor desek abartmış olmayız.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 13 İNDİR

Bu yazı 1004 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK