Atölyeler

Zaman Tünelinde Bir Kültür Muhafızı Gramofon Baba

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

Buram buram musiki kokan küçük bir dükkân… Duvarlarında Hamiyet Yüceses, Sabite Tur Gülerman, Münir Nurettin Selçuk gibi, ses tellerine bülbüller konmuş ustaların resimleri… Önce kulaklara ve sonrasında gönüllere hücum eden müthiş bir senfoni deryası… İstanbul’un yaşayan tek gramofon ustası Mehmet Öztekin’in, nâm-ı diğer Gramofon Baba’nın Kapalıçarşı’daki nev'i şahsına münhasır atölyesindeyiz,  gramofon sevdasını temaşa etmek üzere.

Bazı kişiler ve sesler vardır ki bazı mekânlara çok yakışır. Sanılır ki o mekânlar var olduğundan beri o efsunlu kişiler, o efsunlu nağmeler hep oradadırlar. Zannedilir ki bir yere sinmişlerdir onlar. Belki bir sadaka taşının içine sırlanıp yoksul bir çocuğa terennüm ederler, belki de bir lahitin içinden gönlü kırıklara mırıldanırlar. Gramofon Baba namıyla maruf Mehmet Öztekin de bu efsunlu mekânların son kahramanlarından biridir.

Kapalıçarşı Lütfullah Kapısı’ndan Bakırcılar Sokağı’na girince kulağınıza gelen nağmelere bırakın kendinizi. Biri elinizden tutup; mesela Hâfız Sami, mesela Kani Karaca, mesela Zeki Müren sizi Mehmet Usta’nın atölyesine götürecektir. Bir köşeye kendisini gizlemiş, sadece zevklisine âşikâr, kendi küçük ama gönlü çok büyük atölyenin kapısından girdiğinizde evvela envai çeşit taş plaklar, çiçeklerle bezeli gramofon boruları, hânende fotoğrafları karşılar sizi. Eğer kadim ve estetik olan şeylere karşı muhabbetiniz var ise doğru yerdesiniz demektir. Amma ki yolunuz Kapalıçarşı’ya düşmüyordur, fakat gönlünüz her daim musikiyle atıyordur düşüncesiyle sizler için ziyaret ediyoruz Gramofon Baba’yı. El Sanatları Dergisi’nin 8. sayısında; “Bir zamanların ekmek kapısı mesleklerinden biri olan gramofon yapımcılığı gelişen teknoloji karşısında can çekişiyor.


Emektar ustalar ise her türlü sıkıntıya rağmen kültürümüzün gelecek nesillere aktarılması için ellerinden geleni yapıyorlar.” diye bahsettiğimiz ustalardan Mehmet Öztekinle gramofonun dünü, bugünü ve yarınını konuşuyoruz.

Gramofonla çocukluk yıllarında tanışmış Mehmet Usta. “Yazın okullar kapandığında bir hafta kadar tatil yapar, ondan sonra mutlaka bir ustanın yanına çırak olarak verirlerdi bizi.” diyerek söze başlıyor.

Çocukluk Aşkı Gramofon

Okullar kapandığında babasının gramofon atölyesinde çalışırmış. “Bu sayede hem sokaktaki kötü alışkanlıklardan uzak tutarlardı bizi, hem de fark ettirmeden kolumuza altın bir bilezik takarlardı.” sözleriyle yâd ediyor çocukluk günlerini. Babasının dükkânında ellerini bir kez bile gramofonlara sürmeden yerleri süpürerek, çay demleyerek gramofonlarla ünsiyet peyda ettiğini anlatıyor. Ve hemen ilave ediyor, “Uzun yıllar sonra bu işin benim ekmek kapım olacağını aklıma hiç getirmedim.”

Beş metrekarelik atölyesinde kendine göre bir düzen kurmuş Öztekin. 45 yıldan fazladır sürdürüyor bu düzeni. Nereye baksanız bir duygu seli önüne katıp sürüklüyor sizi. Yaşları, birçoğumuzun yaşından büyük gramofonlar ve taş plaklar yan yana dizilmiş dükkânın bir köşesinde. Kim bilir yıllar evvel hangi âşıkların meşklerine şahit olmuştur, hangi sevdalıyı hasretliğiyle buluşturmuştur bu gramofonlarla taş plaklar… Bu sevdaya gönlünü düşürmüş Mehmet Öztekin ve bu sırra ömrünü vakfetmiş. “Hem estetiğine hem de sakladığı değerlere meftunum, cızırtısında bile bir ahenk var.” sözleriyle dile getiriyor sevdasını.

Çaldıkça Derinleşen Şarkı

Yıllar bu minval üzere geçer. Öztekin gramofon tamirciliğini, ailesini geçindirmek, çocuklarını okutmak kabilinden bir iş olarak görür. Fakat yıllar içerisinde bazı şeylerin değişmesinden rahatsızlık duymaya başlamış. “Gramofonun kendisine zaten çok büyük bir sevgim vardı. Konunun içerisine girdikçe farklı yönleri gördüm, dolayısıyla o rahatsızlıklara karşı bir mücadele yönüm oluşmaya başladı.” diyerek işinin zamanla nasıl tutkuya ve bir vazifeye dönüştüğünü anlatıyor Gramofon Baba.


1900’lü yıllarda gramofonun Türkiye’ye gelmesiyle başköşeye oturması bir olur. Gramofonu olan kişiler müthiş itibar sahibidir. “Düğünlere ve eğlencelere gramofonu olanlar çağrılır,  gramofonlarıyla kendileri için ayrılmış başköşeye otururlarmış. Hatta gramofonlara nazar boncuğu dahi takarlarmış.” diyerek o yılların algısını aktarıyor Öztekin.

Uzun yıllar gramofonu tahtından indirecek bir gelişme olmaz. Gramofon hayatın bir parçasıdır ve yaşayan yüzlerce gramofon müdavimi vardır. Fakat 1960’lı yıllarda gramofonun yerini pikaplar, makara teypler, kasetçalarlar almaya başlar. Öztekin, “Gramofonlar, modası geçti düşüncesiyle çatı aralarına kaldırılırdı. O günlerde insanlar, artık kullanmayacaklarını düşündüklerinden taş plakları poşetlerle çöpe atarlardı.” diyerek yarasını dillendiriyor.

Bu talihsizlikleri gördükçe Öztekin’in gramofonlara yaklaşımı değişir. Ekmek parası telaşından “kültür muhafızlığı” görevine soyunur. “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır.” demişler. Gramofonunun başına bir iş gelenin yolu, Öztekin’in Kapalıçarşı’daki dükkânına düşer olmuş. Bu sayede “Türkiye’de ne kadar atılmış gramofon varsa döner dolaşır bana ulaşır. Bazen yıllar geçer ama er ya da geç düşer elime.” diyerek gramofonlarla arasındaki yolu işaret ediyor Mehmet Öztekin, nam-ı diğer Gramofon Baba.

 Gramofondan Marangozluğa

Eline geçen her gramofona gözü gibi bakan, son ana kadar onu kurtarmak için gayret sarf eden Öztekin, gramofonculuğun yanına bir de marangozluğu eklemek zorunda kalmış. “Ahşabı zarar gören bir gramofon tamire geldiğinde marangoza götürürdüm ama genelde istediğim gibi olmazdı.” diyen Öztekin, bu vazifeyi de kendi sırtlanmış. “Dört yıl boyunca saat üç gibi dükkânı kapattım, çarşı yakınlarındaki bir marangoz arkadaşın atölyesine gittim. Yeni başlayan bir çırak gibi işi öğrendim, gramofonun ahşaplarını da kendim yapmaya başladım.” diyerek aşkın yolunun fedakârlıktan geçtiğini ifade ediyor Öztekin.

Önceleri sadece kulağa hitap eden gramofon, yıllar geçtikçe göze de hitap eden bir estetiğe bürünür, dekorasyon yönü ağır basmaya başlar. Titreşime büyük oranda katkı sağladığı için gramofon borularında teneke ve bakır kullanılırmış. Kulağa hoş gelen lâkin göze pek hitap etmeyen ve çabuk oksitlenen teneke borunun üzerine bir boya atılıp, boyanın üzerine çeşitli figürlerle süslemeler yapılarak göz estetiği de korunur olmuş. Estetiğin her çeşidine zaafı olan insanoğlunun bu güzel özelliği, birçok sanatın gramofonda buluşmasını sağlar. Öztekin’in atölyesinde de bu örnekte birçok gramofon mevcut. Ve bu süslemeleri de Öztekin’in eşi yapıyor. “Eşim de benim gibi gramofonları çok seviyor.  Bu yönden çok şanslıyım çünkü beni hep destekledi.” sözleriyle eşinin katkısının altını çizen Öztekin, “Çocuklarımız büyüdükten sonra koleksiyona ağırlık verdim, eve 50’den fazla gramofon dizildi. Eşim önemsemeseydi koleksiyonu muhafaza edemezdim.”


Çıraklık Biter, Koleksiyon Başlar

Usta gramofoncu Öztekin’in koleksiyonunda 50’den fazla gramofon var. Koleksiyonunun en eski tarihli parçası 1904 yılına ait. Türkiye’nin savaşa girdiği yılda üretilen 1914 yapımı bir gramofon ise Öztekin’i en çok etkileyen eserlerden biriymiş. Koleksiyonuna ait birçok gramofonu çeşitli zamanlarda sergilemiş Öztekin. Özellikle de tarihi misyonu olan parçaları.

Mesela 1914 tarihli, çift borulu bir gramofon... Büyük boru çıkartılarak daha düşük bir ses elde ediliyor ve bu sayede gece de dinlenilebiliyor. Gündüz ise çıkarılan boru tekrar takılıyor ve gramofon daha güçlü bir ses veriyor. Büyük borulu gramofonları taşımak zor olacağından, pikniğe giden yahut uzun yola çıkan musikişinaslar düşünülerek taşınması kolay gramofonlar da yapılmış. Bu gramofonların ilk örneklerinden biri 1930lu yıllarda Rusya’da üretilmiş. Bir çanta içine yerleştirilen gramofon, kullanılmadığı zamanlarda borusu içeri çevrilerek taşınmaya uygun hale getirilir, turneye çıkan bir müzisyen gibi her yere götürülür ve keyifle dinlenilirmiş.

Gramofonla taş plağın ünsiyeti Mehmet Usta için ikinci bir saha oluşturur ve eski-yeni, bulabildiği bütün taş plakları toplar. Sesi kaydeden ve gramofon iğnesinin ucunda her an terennüme hazır halde bulunan taş plaklar, döneminin kimlik kartı gibidirler adeta. 1917 yılıyla birlikte taş plâkların ülkemizde üretimine başlanır ve Suzan Yaka, Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla gibi dönemin üst düzey sesleri plaklar doldurup, müdavimleriyle her yerde hasbihâle müsait duruma gelirler. Öztekin’in paha biçilemeyen taş plak koleksiyonunda ise Hamiyet Yüceses’ten Ortaoyuncusu İsmail Dümbüllü’ye, Udi Hrant’tan Hafız Burhan’a kadar birçok üstadın kayıtları var.

Her Plak Bir Sesli Belgedir

Öztekin’e göre gramofon ve bilhassa taş plaklar sadece “müzik çalar” değil. “Elimizde tuttuğumuz her taş plak bir sesli belgedir.” diyerek sevdasına çok farklı bir misyon yükleyen Öztekin, başından geçen bir vakıayı da anlatıyor, koleksiyon gayretinin ehemmiyeti daha kolay anlaşılsın diye.

“Elime geçen her plağı dinlerim. Bin plak alsam binini de dinlerim. Fakat bir gün bir plak geçti elime, nasıl olduysa o plağı dinlemedim. Girit Adası’nın işgal edildiği günler, donanmamız zayıf... Bir plak yapılmış Barbaros Marşı diye. ‘Ey Devlet-i Âli Osmaniyye’nin aziz vatandaşları. Donanmamız zayıf, Girit elden gidiyor. Donanmamıza bağış.’ diyerek giriyor ses. O plağı çalabilmek için padişah fermanı gerekir. Kafanıza göre o plağı doldurup yapamazsınız.” sözleri, plakların musiki değerinin yanında tarihi özelliğini de gösteriyor. Dolayısıyla her taş plağın mutlak suretle korunması gerektiğini savunuyor Öztekin. Bununla birlikte taş plakları gramofonlardan ayıran diğer bir husus da hasar görmeleri halinde tamirlerinin mümkün olmaması. Yani bir canlı belgenin göz göre göre ölmesinin önüne geçiyor Öztekin, fakat yine de mutmain değil. İçinde bulunduğu durumu, “Bu plaklar teker teker, kırılıp kırılıp gidiyor. Bir kültür yok oluyor resmen. Öyle bir gün gelecek ki çuvalla para dökecekler ama bu kırılan plakları, yok olan kültürü bulamayacaklar. Afedersiniz ama bir dönem bu plaklarla ülkemizde sobalar yakıldı!” sözleriyle ifade ediyor.


Çağın Anlayışına Uygun Gramofonlar

Öztekin’e göre tamir edilmeyecek gramofon yoktur. Sıkıntıya düştüğü tek konu ise üretimi sona eren gramofonların parçalarına ulaşmak. Eğer tezgâhına gelen gramofon çok yıpranmış ise muhtelif parçalarını başka gramofonlarda kullanmak için saklıyor, bu sayede başka bir hastanın derdine şifa oluyor.  Dolayısıyla Öztekin’in gramofonlarla ilişkisi tamir ve koleksiyon düzeyinde de kalmamış. Kullanımdan kalkacak durumdaki gramofonların mekanik aksamlarını eski cihazlardan çıkarıp, gövdesini ve borusunu kendi yaptığı yeni gramofonlara takıyor. Gramofonlar arası bir organ nakli adeta. 15 yıl önce bu yöntemle gramofon üretimine başlayan Öztekin, “Tamire getirilen gramofonlar orijinal ve çok pahalı eserler, bu nedenle gelir düzeyi yüksek olmayanlara hitap etmiyor. Bu düşünce beni ‘yüzde 50 orijinal’ gramofonlar yapmaya götürdü. Böylece fiyatlar da her müzikseverin alabileceği rakamlara indi.” diyor.

Nostaljik gramofonların günümüzde yeniden gündeme gelmesiyle bilhassa Uzakdoğu ülkelerinde seri gramofon üretimine geçilmiş. “Ömürlük, hatta evladiyelik gramofonların, mesela ‘His Master’s Voice’ markalı bir gramofonun işçilik kalitesi de mekanik kalitesi de yok bu ürünlerde” diyen Öztekin, atölyesinde ürettiği gramofonlarda en iyi gramofon markalarından çıkma parçaları kullandığı için kalite sorunu hiç yaşamamış. Bu özen de Öztekin’in atölyesini dünyanın her yerinden gelen gramofon sevdalılarının buluşma noktası yapar. “Yurtdışından tamir için çok ürün geliyor. Özellikle İtalya, Fransa ve Almanya’dan. Gramofon ustaları Avrupa’da yok olunca, bana gelmeye başladılar.” diyen Öztekin’in müşterileri arasında, rahmetli Turgut Özal ve Sakıp Sabancı gibi ünlü isimler de varmış.


Gramofonun Sihri Gençleri Yakalıyor

Yarım asırdır gramofon kültürüyle yoğrulmuş Öztekin. Bu kültürle yetişen insanlarla büyümüş. Günümüz dünyasının algılamasıyla bu kültür, belli bir yaşın üzerindeki insanların ilgisini çeker diye düşünülebilir. Fakat Mehmet Usta’nın izlenimi hiç de öyle değil.

“Sizi şaşırtacak belki ama müşterilerimin büyük çoğunluğu gençlerden oluşuyor. Yaş ortalaması 45’in üstüne çıkmaz.” dedikten sonra tecrübelerini aktarıyor bizlere. “Bence gençlerin geçmişe karşı merakı var. Genetik kodlarıyla alakalı bir durum, bir ilgi, belki de bir özlem... Bununla birlikte gramofonun da bir sihri vardır, insanı kendine çeker. Gençler bu sihri yakalıyor galiba.”

Gramofon Baba’nın Tek İsteği; “Gramofon ve Taş Plak Müzesi Yapılsın”

Sohbetimizin sonuna yaklaştığımızda Gramofon Baba’nın yorulduğunu hissediyoruz. İki saatlik konuşmanın getirdiği bir yorgunluk değil bu, 45 yılın ürünü. “Bu işi sırtımda 45 senedir taşıyorsam, ekmeğimle birlikte isteklerim de var demektir.  Bu kadar zengin ekonomiye sahip insanlar var ülkemizde, müzeler var, okullar var… Ama bir tane bile gramofon ve taş plak müzesi yok. Bilgi edinebileceğiniz bir kaynak yok.” diyen Öztekin, kişisel gayretleriyle gramofon sergileri yapabiliyor ancak. Tek isteği de şu, birileri bu işe el atsın, büyük çaplı bir çalışma olsun, taş plaklar ziyan olmasın.

Eğer bir gün yolunuz Kapalıçarşı’ya düşerse, o hengâmenin ve vâveylanın arasında bir soluk almak isterseniz, Lütfullah Kapısı’ndan Bakırcılar Sokağı’na giriverin. Kime sorsanız gösterir Mehmet Öztekin’i. Hatırlamayanlara Gramofon Baba derseniz, kapısına kadar götürürler sizi. Gramofon Baba’nın herkes için sıcak çayı, soğuk suyu, anlatacağı anıları ve mutlaka sohbetinize eşlik eden bir plağı vardır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 13 İNDİR

Bu yazı 1427 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK