Makale

Medeniyet Tasavvuru ve İnsan

  • #


Prof. Dr. Saadettin ÖKTEN ile Söyleşi

19.asırda dünyayla dirsek teması değil, göğüs göğüse temas söz konusudur. Birtakım insanımız dünyanın yeni “biçim”ini algılayamadıkları için bizim medeniyetimizin değer yargılarının artık geçersiz olduğu fikrine kapıldılar. Bu düşünce, Tanzimat ve sonrasında ortaya çıkan büyük buhranı doğurdu ki bu hâlâ devam ediyor. Birtakım insanımız ise dünyayı hiç anlayamadıkları halde, ‘Bizim değerlerimiz iyidir, perdeleri kapayalım ve devam edelim’ dediler. Böylece Osmanlı macerası biçimsel olarak sona ermiş oldu.

Dergimizin 12. sayısındaki “Medeniyet Tasavvuru ve İnsan” başlıklı söyleşimize Sadettin Ökten ile devam ediyoruz. Bir medeniyetin yükseliş safhasında eleştirisiz hiçbir gelişmenin olamayacağını belirten Ökten, “Eleştiri çok önemlidir ve daima vardır. Eleştiri yapanlar bazen toplumsal mânâda çok ciddi bedeller öderler ama mutlaka eleştirirler.” dedikten sonra eleştiri kültürünün insanı "Doğulu", yahut "Batılı" diye ayırmadığını ifade ediyor.

Ökten’e göre bir medeniyetin inkişaf etmesi için o medeniyette ikamet eden farkların önünü kesmemek lazım. Fakat bu farklılıkların bir bedeli vardır ve zaman zaman bu bedel kan ile ödenir, hoş olmasa da... Lakin o “fark”, içinde yaşatan toplumları daima diri tutar. Ökten’e göre toplumların, farklılıklarını içlerinde daha rahat yaşatabilmeleri, kendi medeni değerlerinden şüphe etmedikleri takdirde gerçekleşiyor.

Ökten, bir önceki söyleşide önem atfettiği “farklılıklarla etkileşim” konusuna tekrar dikkatleri çekiyor: “Diğer medeniyetlerle etkileşime geçince, medeniyet yapınızda problem varsa onu tespit edersiniz. Ne kadar büyük uygarlık varsa hepsinin sınırları geçirimlidir. Herkes gelir, gider, para kazanır, iz bırakır.”


Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Mütemmim Cüzlerdir

Medeniyet algısının, mekân ve ekonomi ile sarsılmaz bağları olduğunu da ifade ediyor Sadettin Ökten. Selçuklu ve Osmanlı devletleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin birbirlerinin mütemmim cüzü olmasına ve mekân mefhumuna farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. “Osmanlı’nın ortaya çıktığı ilk mekân Anadolu’dur. Fakat bu hadise Selçuklu ile başlar. Selçuklu tarihine ekonomik bir gözle baktığımızda, 1071 ve sonrasındaki Anadolu’nun o dönem dünya ticaretinin akış noktasında olduğunu görürüz.” diyen Ökten, hadiselere ekonominin hemen dâhil olduğunun altını çiziyor. Ökten, sözlerini “Selçukluların siyasal buhranı atlattıktan sonra, yani 1071 ile 1176 yılları arasında dahi, Anadolu’da kalıp kalmayacağı belli değildir.” diyerek sürdürüyor.

Ökten’in belirttiğine göre, bir asır sonra anlaşılır ki Selçuklular Denizli’nin batısına geçemezler, hep doğudadırlar, sahiller Bizans kontrolündedir ve Selçuklu ortada bir yerde kalmıştır. Nihayetinde iki yol açar kendisine; biri güneyden Alanya, diğeri ise kuzeyden Sinop. Bu sayede İpek Yolu ticaretinde önemli bir yeri ele geçirir. 1176’dan 1243’e kadar hanlar, kervansaraylar yapar fakat 1243’te Kösedağ’da Moğollara karşı perişan olur ve düşüşe geçer. Ökten’e göre Selçuklu ne yaptıysa, bu 67 senede yapmıştır.

“Mimarlık tarihçileri 67 senede, yani 1176 ile 1243 yılları arasında bânisi Selçuklu olan âbidevî nitelikte 400 eser sayıyorlar. Bu nasıl oluyor? Çünkü Selçuklu’nun bulunduğu mekândan para akıyor, ticaret gelişiyor ve Selçuklu ne yapacağını biliyor, medeniyet algısı sağlam. Selçukludan evvel o bölgeye baktığımız zaman Akdeniz’de Müslüman Araplar var ve ticareti engellemişler. Selçuklu yeniden o yolu açıyor. 'Türk’ün ticarete aklı erer mi' diyorlar. İşte gör!”


Dip Dalgalar, Medeniyetlerin Alfabesidir

Bir önceki söyleşimizde Ökten şöyle bir ifade kullanmıştı: “Medeniyetleri uzun vadeli düşünmek gerekir. Bu da dip dalgayı anlamakla mümkündür. Dip dalga okunduğu zaman olaylar farklı boyutlarda değerlendirilir.”

Nasıl ki Roma, Klasik Grek birikimini aldıysa, Osmanlı da Orta Çağ İslam birikimini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Osmanlı, Selçuklu’nun mütemmim cüzlüğüne soyunur ve onun birikimine sırtını yaslayarak batıya gider ve Akdeniz’e iner. Ökten’e göre bu dip dalgayı Osmanlı’nın iyi okuduğu, gözlerden kaçan bir noktadır. O dönemde dünyanın ticareti Akdeniz’den akar. Osmanlı da o ticaretten pay alır. Çünkü Selçuklu’yu iyi analiz etmiş ve Akdeniz havzasıyla etkileşimde olan medeniyetleri iyi okumuştur. Bu tezini bir örnekle açıklıyor Ökten:

“Mesela Fatih Otranto’ya çıkarma yaptı, Adriyatik’i kesti. Bu çıkarma, II. Murat’ın Arnavutluk seferinin devamıdır. Çünkü en kolay oradan çıkılır Adriyatik’e, yani Akdeniz ticaret yoluna. Bunlar, medeniyet dairesi içerisinde birbirine bağlı halkalardır. İlk sohbetimizde bahsettiğimiz ‘Perdeleri açık medeniyetler gelişir’ tezinin bir vakıasıdır bu.”

Ökten’in ifadelerine göre, Selçuklu medeniyetinin mekânı Anadoludur. Osmanlı medeniyetinin mekânı ise Anadolu,  Balkanlar, Orta Avrupa ve Doğu Akdeniz’dir. Mekân sabit olduğu halde hadiseler zamanla değişir. İlk söyleşide bahsedilen öz-biçim mefhumları gibi mekân-zaman mefhumları da iç içe geçen küreler gibidir. Biçim değiştiği, değişmesi gerektiği halde öz nasıl sabit kalmalıysa, mekân sabit kaldığı halde hadiselerin cereyanı da değişebilir. Medeniyetlerin sıhhatinin, bu cereyanların ve dip dalgaların doğru okunması neticesinde gerçekleşebileceği düşüncesindedir Ökten.


Perdelerin Kapanması Osmanlı Macerasını Sona Erdirdi

Medeniyetlerin etkileşim halinde olması gerekliliği “iletişim” mefhumunu doğurur. Ökten’e göre Osmanlı’nın ilk dönemlerinde iletişim mükemmeldir ve Osmanlı Devleti’nin ve medeniyetinin her devlet ve medeniyetle teması vardır.

“Yalnızca Fatih’i ele aldığımızda; Rumca, Latince, İtalyanca, Arapça ve Farsça biliyor. Bunun bir getirisi olarak ise o medeniyetlerin gelişimine de, değişimine de vâkıf oluyor.” diyen Ökten, iletişimin, farklılıkları bir arada tutabilmeyi de sağlayacağına dikkat çekiyor. “Mesela, Fatih’in huzurunda bir münakaşa olur. İbni Rüşd ile Gazali’nin taraftarları çatışırlar.

Bunları Fatih dinler ki bu üst düzey bir tefekkür müsaadesidir. Bu iletişim zamanla kesilmeye başlar. Toplum gitgide içine kapanır. Kapandıkça statikleşir. Statikleştikçe donar ve dünyayı anlayamaz.”

19. asra geldiğimizde dünyayla dirsek teması değil, göğüs göğse temas söz konusudur. Birtakım insanımız dünyanın yeni “biçim”ini algılayamadıkları için bizim medeniyetimizin değer yargılarının artık geçersiz olduğu fikrine kapıldılar. Bu, Tanzimat ve sonrasında ortaya çıkan büyük buhranı doğurdu -ki bu halen devam ediyor. Birtakım insanımız ise dünyayı hiç anlayamadıkları halde ‘Bizim değerlerimiz iyidir, perdeleri kapayalım ve devam edelim’ dediler. Böylece Osmanlı macerası biçimsel olarak sona ermiş oldu.


Osmanlı’dan Türkiye’ye

Ökten’in bir diğer tespiti de Doğu ile Batı’nın sorunları algılama ve çözme yöntemi üzerinedir. “Eğer biz Batılı bir toplum olsaydık, altyapımız daha rahat olduğundan, yaşadıklarımız ‘bu bir varlık sorunudur’ başlığıyla gündeme gelecekti. Ama biz ortada bir yerdeyiz işte.” diyor Ökten. Yine de içinde bulunduğumuz durumdan hâlâ umudu var Ökten’in. “1960’lı yıllarda böyle mevzular hiç konuşulmazdı. Dünyadan bîhaber bir Türkiye vardı. Medeniyet dediğimiz olay da bu mevzular üzerinde dönüyor aksi gibi. Günümüzde bu perspektif ile bu mevzuların üzerine gidildiğinde birtakım problemler olduğu aşikâr. Yapabildiğimiz kadarıyla şunlara bir el atalım diyoruz.” diyen Ökten, “öz”e yeni bir “biçim” verme zorunluluğunu ise şu şekilde ifade ediyor:

“Şunu net ifade edeyim ki bir medeniyet algısını yenilemeden yaşamak mümkün değil. Fakat o algı nasıl yenilenecek, orası meçhul. Ama mutlaka ve mutlaka özün yeni bir yorumu olacak. Özün yeni bir yorumu olmadan medeniyetin yaşaması mümkün değil.”

Ökten’e göre öze yeni bir biçim vermenin de bir sorumluluğu var. Bu sorumluluğu “Olayın farkında olanlar mutlaka kendilerini bezemeliler.” sözüyle dile getiren Ökten devam ediyor. “Bezenme okuyarak, gezerek, düşünerek ve tartışarak sağlanır. O konuların arkasına inilmeye, dip dalgalar algılanmaya çalışılmalıdır. ‘Bu insan niye böyle davrandı?’  sorusuna cevap arayan birinin, ortamı yumuşatması lazım. Çok sert dille bir ortama girerseniz ortam yumuşamaz ve siz konuşamazsınız. Batı’nın bizden farkı; onlar, bu ortamı büyük kavgalar vererek artık belli bir düzeye getirdiler ve artık konuşabiliyorlar.”


Kurumsal Altyapı Oluşturmak

“Âti ortaya çıkınca mazi silinmeli.” der Tevfik Fikret. Sadettin Ökten’e göre ise kimlik mazidedir ve silinmez. O kimliği sarmalayan biçimi kaybeden Osmanlı medeniyetinin, yeniden bezenen özüyle kurumsal bir altyapıya oturtulması gerektiğini savunuyor Ökten. Kendi ifadesiyle Batı medeniyetinin gelişme göstermesi de bu sayede olmuştur.

Ökten, bu kurumsal altyapıyı tefekkür ve sanatla beslemenin ise zor bir iş olduğunun farkında. Birkaç nesil öncesinin oluşturduğu  toplumda Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Osman Turan, Nihal Atsız gibi isimlerin olduğuna dikkatleri çeken Ökten, “İnsanlar bu isimlere bakar, onlara sorarlardı.” sözüyle toplumsal dönüşümün günümüzde kilitlendiğini, yeni bir biçim oluşumuyla bu kilidin açılacağını belirtiyor. Sadettin Ökten’in önem atfettiği bir diğer husus ise, medeniyetlerin zirve isimlerinin diğer medeniyetler için de önem arz etmesi. Bir Batı üniversitesinde bu vakıayla karşılaşmasını “Doktora tezleri arasından bir konu dikkatimi çekti. İslam dünyasının çok mühim şahsiyetlerini inceliyorlardı.” sözleriyle anlatıyor Ökten. Bu vakıa karşısında merakını gizleyemeyen Ökten’e ise şu cevabı verirler. “Bir medeniyeti anlamak için, o medeniyetin zirvelerini incelemek lazım.”

Bu vakıadan anlaşılacağı üzere medeniyet, insanlar üzerinden hayat bulur. Yeniden üretilir, yeni yorumlara kavuşur. Bu insanlar seçkin insanlardır. Dolayısıyla bir medeniyet tahlil edilmek ve o medeniyetin künhüne vakıf olunmak isteniyorsa, o medeniyetin büyük temsilcilerini tanımak şarttır.

Bu vakıayı naklettikten sonra, yeni bir biçim için pay çıkarıyor Ökten: “Eğer biz yitik medeniyetimizi tanımak istiyorsak, bu medeniyetin büyük insanlarını okumak mecburiyetindeyiz. Günümüz insanı Yahya Kemal’i okumalı ki daha sonra Fuzuli’nin ne söylediğini anlayabilsin.”

Büyük Bir Hazinenin Fakir Bekçileriyiz

Medeniyetimizin büyük insanlarıyla aramızda çok kalın perdeler vardır. Bu perde bizler için çok kesif ve ağır bir perdedir. Yahya Kemal, ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ şiirinde “Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.” der. Bu noktada devreye, kalitenin girdiğini düşünüyor Sadettin Ökten. Bunun da ilk şartının kişinin kendini "kaliteli" hale getirmekle olduğunu düşünüyor.

“Mesela, sevseniz de, sevmeseniz de bu ülkeden önemli bir entelektüel geçti. Kendine ait bir grubu vardı. Onun kitaplarını okuduğunuzda bir birikime ve kaliteye sahip olduğunu görürsünüz. Günümüzde maalesef bazı entelektüellerin yaptığı gibi, iki kitap okuyup bol dipnot düşerek ve bol bol alıntı yaparak bu iş olmaz. Sen ne söylüyorsun, önemli olan budur.”


Varlığınızı İnşa Edin

Toplumların biçimsel kırılma anlarında önemli rollerden birini de gençler oynar. Bu role hazırlanmanın çeşitli safhaları ve yolları vardır. Ökten’e göre “realiteyi tamamen yaşarken aynı zamanda içine kapanıp kişisel varlığı inşa etmek” bu yollardan en önemli ve gerekli olanı. Yıllar önce yaşadığı bir olayı anlatıyor Ökten.

“Viyana’da talebe olan bir kız geldi yanıma. Çok sıkıldığını, Türkiye’ye geri dönmek istediğini söyledi, fikir istedi” diyen Ökten, çoğu insandan farklı bir yol göstermiş genç bayana. “Viyana’da kal, hatta otuz, kırk yıl orada yaşa. Ama değerlerini koru. Eğer bunu yapabilirsen örnek olursun. Eğer sağlam ve sabit kriterlerin yoksa Viyana’da kalman bir şey ifade etmez.”

Bahsi geçen sağlam ve sabit kriterleri kitapların yazmadığını hemen ekliyor Ökten. “Kitap eğilip bükülebilir. Ama o kriterler her insanın kendi gönlünde yazılıdır, gönül eğilip bükülmez.” diyerek, her insanın kriterinin kendi “öz”üne, yani medeniyet metnine ait olduğunu vurguluyor. Söyleşimizin sonuna geldiğimizde Ökten, unutulmaması gereken bir formül veriyor tecrübeleri sayesinde: “Medeniyet ve insan algısında, medeniyet kodlarına yeni bir biçim verme serüveninde gönül ön sıralarda kendine yer bulur. Çünkü bütün fikir hareketlerinde fetvalar kitaplardan değil gönüllerden alınır.”

Prof. Dr. Saadettin ÖKTEN

1942 yılında Beyazıt Soğanağa’da dünyaya gelen Sadettin Ökten, okumayı bildiği için 1949 senesinde Koca Ragıp Paşa İlkokulu’na için ikinci sınıftan başlar. Devam ettiği diğer okul ise Kabataş, Darüşşafaka ve Vefa Liseleri’nin efsane edebiyat hocası ve imam hatip okullarının kurucusu Mahmud Celaleddin Ökten’in, yani babasının sohbetleridir. 1953 senesinde Vefa Lisesi’ne başlayan Ökten, 1964'te de İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitirir ve aynı yıl İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde akademik hayatına başlar. 1971-1973 yılları arasında ABD’de misafir doktora öğrencisi olarak bulunan Ökten, 1977’de doktor unvanı alır; 1979-1980 akademik yılında Belçika'da araştırmalar yapar ve 1982’de doçentliğe yükselir. 1985 yılında MSGSÜ Mimarlık Fakültesi’ne geçen ve 1989’da profesör olan Ökten, 2004 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılır. “İslam medeniyeti”, “Batı medeniyeti” ve “Şehir” konularındaki entelektüel birikimiyle maruf olan Prof. Dr. Saadettin Ökten çalışmalarına devam etmektedir.

İSMEK El Sanatları Dergisi 13 İNDİR

Bu yazı 716 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK