Hâfız Osman Efendi'nin ve Hattatların Arz-ı Hâli; Hilye-i Şerîf

  • #


Yazı: Hamza ASLAN

Kimi sanatkârların kıymeti kayıkçısından sultanına kadar henüz sağlıklarında bilinir, kimileri ise yıllar sonra dile ya gelir ya gelmez. Hattat Hafız Osman Efendi, henüz sağlığında kıymeti bilinen sanatkârlarımızdan. Hatları ve bilhassa Hilye-i Şerîfleri elden ele dolaşan, padişahın dahi hürmette kusur etmediği hattat, “Bir velîye bende olmak cümleden â’lâ imiş.” der ve yüzyıllardır hattatların çeşme-i feyzi olur.

17. yüzyılın ortalarında, fırtınalı bir günde, dönemin usta hattatlarından Hâfız Osman Efendi, Beşiktaş’a geçmek için kayığa biner. Selam, sohbet derken kayık Beşiktaş kıyılarına yanaşır. Tabiidir ki kayıkçı ücret talep eder. Fakat Hâfız Osman Efendi evinden aceleyle çıktığından mangır kesesini yanına almayı unutmuştur. “Efendi evladım, mangır kesesini fakirhânede unutmuşum. Ben sana bir ‘vav’ çekeyim, sahaflara götürür karşılığını alırsın.” der. Denize düşen yılana sarılır demişler, kayıkçı başka bir çözüm olmadığını anlar, eyvallah der. Osman Efendi hemen bir ‘vav’ yazıp verir kayıkçıya ve Beşiktaş’a doğru uzaklaşır.
Kayıkçı, yolunun sahaflara düştüğü bir gün, cebindeki yazıyı götürür ilk sahafın önüne bırakır.  Hâfız Osman’ın ‘vav’ını gören sahaf, kayıkçının belki de bir haftada kazanamadığı paraya satın alır bu yazıyı. Günler geçer bu hadisenin üzerinden. Hâfız Osman’ın yeniden Beşiktaş’a gitmesi gerekir. Tevafuk bu ki aynı kayıkçıyla denk gelirler.  Yolun bitmesine yakın ücretler toplanır. Hâfız Osman bu sefer kesesinden mangır çıkarır, kayıkçıya vermek ister. Kayıkçı, “Hattat Efendi, mangıra lüzum yok, sen bir ‘vav’ yazıver kâfi.” der fakat nafile. Osman Efendi tebessüm ederek; “Efendi, o “vav” sipariş üzere yazılmaz.” diyerek mangırı bırakır ve iner kayıktan.

Kimi sanatkârların kıymeti kayıkçısından sultanına kadar henüz sağlıklarında bilinir, kimileri ise yıllar sonra dile ya gelir ya gelmez. Hattat Hâfız Osman Efendi, henüz sağlığında kıymeti bilinen sanatkârlarımızdan. Hatları ve bilhassa Hilye-i Şerîfleri elden ele dolaşan, padişahın dahi hürmette kusur etmediği hattat, “Bir velîye bende olmak cümleden â’lâ imiş.” der ve yüzyıllardır hattatların çeşme-i feyzi olur.


Harfine Bir Kimse Nokta Koyamaz

1642 yılında İstanbul’da doğar Osman Efendi. Babası, Haseki Sultan Camii müezzini Ali Efendidir. Yaşadığı dönemin klasik bilgileriyle donanır, vezir Köprülüzâde Mustafa Paşa’nın himayesinde. Küçük yaşlarda Kur’an’ı hıfzeder ve “Hâfız Osman” olur. Kur’an’a karşı derin bir saygı ve hürmet besleyen Hâfız Osman’ın güzel yazıya karşı da istidâdı vardır. Bu istidâd ve merak onu, dönemin önemli hattatlarından birine, Hattat Derviş Ali’ye götürür. Büyük Derviş Ali ve Birinci Derviş Ali diye de bilinen hattat, Şeyh Hamdullah ekolünün en zirve temsilcilerindendir, yazılarını Şeyh’in yazılarından ayırmak çok güçtür. Bu nedenledir ki hattatlar arasında Şeyh-i Sâni (İkinci Şeyh) namıyla anılır olmuştur. Ve Hâfız Osman ile aklâm-ı sitte meşkine başlar Şeyh-i Sâni Derviş Ali.


Vira Bismillah, Aklâm-ı Sitte

Hz. Ali’nin hilâfeti zamanında gelişmeye devam eden yazı sanatı, devletin başkenti olan Kûfe’den dolayı kûfî adını alır. Günümüz hattıyla kıyaslandığına iptidâi bir özellik gösteren bu yazı, ilerleyen dönemlerde, bilhassa Emeviler’in son yıllarında köşeliliğini kaybeder. Abbasiler devrinin meşhur vezir ve hattatı İbn Mukle, yazı sanatının belirli kurallar dâhilinde icra edilebilmesini ister ve nihayette “aklâm-ı sitte” denen; muhakkak, reyhâni, sülüs, nesih, tevki ve rik’a’dan oluşan altı çeşit yazı ortaya çıkar.

1650'li yıllarda Derviş Ali’den aklâm-ı sitte derslerine başlar Hâfız Osman. Birkaç yıl devam eder bu meşk. Fakat Derviş Ali’nin yaşı epeyce ilerlemiştir. Bu nedenle Hâfız Osman’ı, talebelerinden Suyolcuzâde Mustafa Eyyubi’nin meşklerine yollar. Suyolcuzâde’den kısa sürede eksiklerini tamamlayan Hâfız Osman icazet almaya hak kazanır ve "Hattat Hâfız Osman" olur. Yıl 1659, Hâfız Osman 18 yaşındadır.


Kemâl, Teferruatta Gizlidir

"Kemâl, teferruatta gizlidir" demişler. Hâfız Osman, icazet aldığı halde kendini yazıda “olmuş” kabul edememiştir ki “Nefeszâde” namıyla maruf Seyyid İsmail Efendi’ye başvurur, yeniden hat meşki için. Seyyid İsmail Efendi aklâm-ı sittede, Şeyh Hamdullah ekolüne mensuptur ve onun mesabesindedir. Dersine kabul ettiği Osman Efendi’ye, yazıya yeni başlayan bir talebeymiş gibi elif-be dersleri verir. Osman Efendi de hiç gücenmeden, “oldum” edalarına bürünmeden hocasının dizi dibinde yazar elif’i, be’yi en baştan. En baştan kırılır eli. Ve nihayetinde Şeyh Hamdullah’ın yazı üslubuna, teferruatına kadar vâkıf olur. Bu meziyet ile Şeyh’in bir de Kur’an’ını taklit ederek ustalığını bir daha âşikâr eyler.     Fakat Hamdullah ekolüne teferruatına varıncaya kadar hâkim olmak da Hâfız Osman’a kâfi gelmez. Yeni arayışlar, görülmemiş güzellikler peşindedir Hattat Hâfız Osman, ve 1679 yılıyla birlikte yazılarında farklılıklar arz etmeye başlar; aklâm-ı sitte ayrı bir güzelliğe bürünür.


Efendimsin Cihânda İ’tibârım Varsa Sendendir

Onu bu güzelliklere ulaştıran yolu, o yolda Şeyh Hamdullah’ın kendisi için önemini, nesih hatla ve Arap Dili’nde yazdığı belgede anlatır Hâfız. Aslı Topkapı Sarayı’nda bulunan belgenin meali şu şekildedir:

"Benim yazıma dikkatlice ve insafla bakan kişi! Allah binlerce, binlerle merhamet etsin. Şunu bil ki ben, ilâhi lütûflara mahzar olmuş ve 'İbnu'ş-şeyh' olarak bilinen Hamdullah'ın zamanına ulaşamadım. Onun yanına gidip gelerek bu güzel san'atı nasıl öğrettiğini göremedim. Onun terbiyesinden geçme mertebesine de nail olamadım. Fakat birçok latif kıtasını toplayarak onlar üzerinde mütâlâalar yaptım ve ondan nakiller yapmaya kendimi mecbur gördüm. Gece gündüz çalışarak, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah'ın yardımı ile bu seviyeye ulaştım. Allah'tan, ulaşamadığım başka derece ve merhalelere de nail kılmasını, en kalbî hislerimle niyaz ederim. Çünkü, bu çalışmalarım gençlik yıllarımda olmuştur. Şimdi ise zaman şüphesiz, daha ileri safhalara ilerleme zamanıdır. Allah'ın kullarının en zayıfı ve bu isme en az lâyık olana Kur'an hâfızı Osman"

Hat sanatında elin kırılması, yumuşaması ve bunun akabinde sürekli temrinler yaparak elin zinde tutulması çok önemlidir. Usta hattatlar hemen hemen her günlerini yazarak geçirirler ki elleri soğumasın, kamış küsmesin ellerine. Hâfız Osman da nerede olursa olsun, her fırsatta karalama yapar mutlaka.

O dönemlerde Osmanlı topraklarından Hicaz’a gitmek haftalar, belki de aylar alır. Hâfız Osman 1676 yılında hacca niyetlendiğinde, iki yılına mâl olacaktır bu yolculuk. Ne kadar usta olursa olsun, bir hattat için iki yıl yazı yazmamak, melekelerinin körleşeceğine işarettir. Hâfız Osman da bunu bildiği için kamışını, mürekkebini de götürür yanında ve her fırsatta birkaç sayfa karalayarak sıcak tutar elini. Hatta Arafat’ta bile yazdığı yazılar vardır.


Pâdişâh-ı Âlem Olmak Bir Kuru Kavgâ İmiş

Edebiyat lafzı, “edeb” kelimesinden türemiştir. Bir şair kelimeleri tesbih taneleri gibi birbiri ardına diziyor olsa da tevazusundan ödün vermez, vermemelidir. Bilir ki bu istidat ona Allah’ın bir lütfudur. Edebiyat sanatı özelinde, diğer sanatlarımız için de geçerli ve tutarlı bir örnektir bu. Hâfız Osman da bu geçerliliğin en zirve örneklerinden biridir.

Şöhreti saraya kadar uzanan Hâfız Osman, Sultan 2. Mustafa’nın ve kardeşi Şehzade 3. Ahmet’in hat hocalığına tayin edilir. Sarayda, Devlet-i Âli Osmaniye’nin padişahına ders verirken hacıların giydiği ihrama benzer bir elbiseyle çıkar sultanın huzuruna. Sultan da bu hâle, hocasının hokkasını tutarak mukabelede bulunur. Aralarında öyle bir ünsiyet peyda olur ki bir gün ders esnasında Sultan 3. Mustafa, “Artık Hâfız Osman gibi bir hattat bir daha yetişmez.” demekten kendini alıkoyamaz. Usta hattat mütevazı bir edayla, “Sultanımız gibi hocasının hokkasını tutan sultanlar geldikçe daha nice Hâfız Osmanlar yetişir hünkârım.” der. Son derece mütevazı bir kişiliğe sahip olan Hâfız Osman, yazdığı şaheser yazılara, saray hocalığına, dilden dile dolaşan namına hiç aldanmaz. Hat sanatı onun için ulaşılması gereken bir hedef değildir çünkü. Onu asıl hedefe götürecek yolda bir vasıta olarak görür bu sanatı, ve bu sanata olan istidadını. Bu farkındalık, usta hattatın tasavvufa meyletmesine de vesile olur. Sünbül Efendi Dergâhı mürşidlerinden Seyyid Alaeddin Efendi’nin huzurunda diz çöker. Hem eli, hem gönlü ehillerinin elinde pasından, tortusundan itinayla temizlenir Hâfız Osman’ın.

Aldığı bu terbiye ahali arasında daha da yüceltir usta hattatı. Talebeleri çoğalır, en ücra yerlerden gelir yazı meraklıları, ders halakasında bulunabilmek için. Haftada iki gününü ayırır talebeleri için. Bir gün varlıklı ailelerin çocuklarına, bir gün de yoksul ama istidatlı ve hevesli gençlere dersler verir. Anlatılır ki birkaç gün boyunca, geçerli bir mazereti nedeniyle derse gelemeyen bir talebesiyle yolda rastlaşırlar. Talebesi, durumunu arz eder hocasına. Hâfız Osman, pek de alışık olmadığımız bir şekilde karşılık verir talebesine. Bineğinden iner, yolun kenarında bir taşın üzerine oturur, “Getir bakalım dersini, görelim neler yapmışsın.” der.


Muhabbetin Arz-ı Hâli, Hilye-i Şerîf

Akacak kan damarda durmaz demişler. Bir güzellik vücuda gelecekse sebepler çerçevesinde kendine çıkış yolu bulur. Bir “şey”ler olur, onu müteakip başka “şey”ler olur ve düzen devam eder. Hâfız Osman’ın Hz. Peygamber’e olan derin muhabbeti de sebepler dairesinde kendine numunelik bir yer edinir.

Lügat manası “ziynet, süs” olan hilye kelimesi, Hilye-i Şerîf yahut Hilye-i Nebevî terkipleriyle kavramsal bir mana kazanır. Hz. Peygamber’in görünüşünü, hal ve hareketlerini anlatan metinlere Hilye-i Şerîf denilmiştir. Müslüman sanatkârlar, Hz. Peygamber’e duydukları muhabbet gereği, onu resmetmekten imtina etmişlerdir. Bu da asr-ı saadette bulunamayan Muhammedîler için Hilye-i Şerîflerin yazılması sonucunu doğurmuştur. Hz. Peygamber, ahiret hayatına teşrif etmeden evvel kızı Hz. Fatıma’nın ayrılık hüznü üzerine, Hz. Ali’ye, “Hilyemi yaz, benden sonra onu gören, beni görmüş gibi olur.” der.

Tarihte bilinen ilk hilye yazarı ise Şemail-i Nebi isimli eseriyle Tirmizi’dir. Hilye-i Şerîf’i hat levhasıyla buluşturan ilk isim ise Hattat Hâfız Osman Efendi’dir. Yüzyıllardan beri küçük, katlanabilir defterler halinde, ceket ceplerinde ta’zimkârâne bir şekle taşınan Hilye-i Şerîfler, 1690lı yıllarda Hâfız Osman tarafından levha halini almıştır. Hâfız Osman’ın cepte taşınmak için yazdığı en eski hilye, bilindiği kadarıyla 1668 tarihlidir. Tarihteki ilk hilye denen bu tertipten sonra Hâfız Osman, günümüze kadar geçerliliğini sürdüren ve dünyaca kabul görmüş hilye biçiminde, râvisi Hz. Ali olan şu mealdeki metni yazar:

“Hz. Ali (Allah ondan razı olsun), Hz. Peygamber'i (Allah'ın salat ve selamı O'nun üzerinde olsun) vasfettiği zaman şöyle buyurdu: 'Hz. Peygamber’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında 'nübüvvet mührü' vardı. Bu, O'nun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O'nun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, onu her şeyden çok severlerdi. O'nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: 'Ben, gerek O'ndan ve gerekse O'ndan sonra, Rasûlullah (sav) gibi birisini görmedim’ demek suretiyle O'nu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah'ın salat ve selamı O'nun üzerine olsun.”


Bununla birlikte Hâfız Osman bir hilyesinde de, hicret esnasında Hz. Peygamberle şereflenen Ümmü Mâbed isimli sahabeden rivayet olunan şu mealdeki metni de yazmıştır:

“Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; şişman olmadığı gibi zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıklarındaki kıllar gümrahtı. Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı, konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse, ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep O'nu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi.”

Hâfız Osman’ın Hilye-i Şerîf Formu

İlk kez Hâfız Osman tarafından levha şeklinde tasarlanan hilyeler, herkes tarafından benimsenmiştir. Dönem dönem farklı arayışlarda bulunan, form üzerinde değişiklikler yapan  hattatlar olsa bile, Hâfız Osman hilyesi hala geçerliliğini korumaktadır. Levha; başmakam, göbek, hilal, dört halife, ayet, etek, koltuklar, iç pervaz ve dış pervaz kısımlarından oluşur. Hilyelerin üzerine yazılan kâğıtlar da itinayla seçilmiştir. Genellikle sarımsı renkte olan bu kâğıtların açık yeşil renkte olan örnekleri de mevcuttur.

Başmakam: Levha’da Besmele’nin yazıldığı bölümdür. Genelde sülüs yazı tercih edilir. Göbek: Hilye metninin yazılı olduğu kısımdır. Oval ve dikdörtgen formdadır. Genelde nesih yazı tercih edilir. Yazılan metinlerin kısm-ı küllisi Hz. Ali’den rivayet edilmiştir. Hilâl: Hilâl kısmına her hilyede rastlanmaz. Hz. Peygamberin nurunun kainatı aydınlatmasının remzidir. Hulefâ-İ Raşidîn: Göbeğin, yani hilye metninin etrafına yerleştirilirler. Bazı hilyelerde Hz. Peygamber’in isim ve sıfatları, aşere-i mübeşere’nin isimleri de yazılır. Âyet-i Kerîme: Göbek kısmının hemen altındaki, Besmele kısmı paralelinde bulunan kısımdır. “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” âyet-i kerîmesi en çok rastlanandır. Etek: Göbek kısmındaki metnin devamı niteliğindedir. Nihayetinde dua ve hattatın imzası ile sonlanır. Koltuk: Etek kısmının sağında ve solunda bulunan, tezhibe müsait bölümdür. Hz. Peygamber’i temsil eden gül, bu tezhiplerde yaygın olarak tercih edilir.


“Hat Sanatının Şahseserleri Hilye-i Şerîfeler Sergisi”

Hem hattatı, hem de müzehhibi için şeref duyma vesilesi olan Hilye-i Şerîfler, günümüzde de yoğun ilgi ve hürmet görüyor. Bulunduğu yere huzur ve bereket getirdiğine inanılan Hilye-i Şerîfler, 1 Kasım - 1 Aralık 2011 tarihleri arasında Yıldız Sarayı’na da bereket getirdi. Yıldız Holding’in desteği, Antik A.Ş.’nin organizasyonu ile düzenlenen sergide Hattat Hâfız Osman’dan Kazasker Mustafa İzzet’e, Hamid Aytaç’tan Hasan Çelebi’ye kadar onlarca hattatın 101 adet eseri sergilendi. Çağdaş sanatçılarımızdan Faruk Taşkale’nin de Hz. Muhammed’i sembolize eden gül çalışmalarının da yer aldığı ve küratörlüğünü de aynı sanatçının üstlendiği sergi, 1 ay boyunca yüzlerce misafiri ağırladı.

İSMEK El Sanatları Dergisi 13 İNDİR

Bu yazı 2745 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK