Reisü'l-Hattâtîn Hasan Çelebi

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

Hat sanatına gönlünü sebâvet  çağlarında düşüren bir hattat… Her türlü imkânsızlıklar karşısında azmeden, arayan, bulan ve işin ehlinin önünde diz kıran bir gönül adamı… Üsküdar’da deniz ve kubbe manzaralı mekânında, dünyanın her köşesinden gelen öğrencileriyle kadim sanatı devam ettiren "Hattın Çelebisi" Hasan Çelebi.

Bazı muhitler vardır, kaldırımının her taşına, sokağının her bir köşesine, vapurlarına, camilerine tarih sinmiştir. Ne gönül sultanları, üstatlar, hocalar nazar etmiştir o mekânlara. Duvarlarında nice levhalar, kubbelerinde nice yazılar kimlik kartı gibi asılıdır. Eminönü’nden Üsküdar vapuruna adım attığınız an, kendinizi o mekânların müşfik estetiğine bırakmış olursunuz ve ister istemez iradenizi de bırakırsınız bir yerlerde.

Günümüzde hala bu müşfik estetiği yaşatmak için gayret gösteren, yıllardır yazan ve yıllardır emek verilen yazı sanatı sırlanmasın diye onlarca talebe yetiştiren "Hattın Çelebisi" Hasan Çelebi’yi Üsküdar’da ziyaret ediyoruz. Mihrimah Sultan Camii’nin hemen bitişiğinde, kubbe ve deniz manzaralı devlethanesinde ağırlıyor bizi Çelebi.

Gayet mütevazı bir çalışma odası var. Hat levhalarından, kalem ve temrin kâğıtlarından başka bir şey göremiyoruz. Sırtını yasladığı duvarda ise II. Abdülhamid Hân’ın bir fermanı asılı. Türkiye, İngiltere ve Güney Afrika’dan on kadar öğrencisi, mumun etrafında dönen pervaneler gibi dönüyorlar Çelebi’nin etrafında; pürdikkat, elinden ve dilinden çıkacak her şeyi zihinlerine kazımak için.


"Bazı Şeyler Var ki İzahı Çok Zor"

“Bize hat maceranızı anlatır mısınız?” dediğimizde cevap bir refleks gibi geliyor: “Bazı şeyler var ki izahı çok zor.” Bilhassa kadim sanatlarımızın icracıları için bazı şeylerin izahı gerçekten çok zordur. Çünkü sanat, bir yönüyle de eşyanın hakikatini görebilme uğraşı olduğundan, bu uğraşın makbul olanı izah değil, bizzat uğraşın kendisidir. Fakat “Hattın Çelebisi” bizi kırmıyor ve hat macerasının zahirini anlatıyor. İşin batınını ise Çelebi’nin talebeleri, yani işin ehilleri dinliyor ve yaşıyorlar.

“1937 yılında Erzurum’un bir köyünde doğdum. Bu işin malzemesine olan aşkımsa sebâvet çağlarımda başladı. Fakat bu aşkın beni nerelere götüreceğini bilmiyordum. İzahı o yüzden zor.” diyerek söze başlayan Çelebi, çocukluk dönemlerinin Türkiye’sine dikkatleri çekiyor. “İkinci Cihan Harbi’nin her tarafı kavurduğu dönem. O yıllardaki köy hayatını düşünün, yol dahi yok. Okumak için Mushaf bulamıyorduk. Fakr u zaruret içinde yaşayan insanlardık. Sadece Erzurum’a değil ülkenin tamamına yokluk hâkim. Bir de yasaklar var ki, yokluklardan beter sıkıntılar doğurdu bizler için.”

Bu yıllarda okul olmadığı için hafızlığa devam etmiş Hasan Çelebi. Çünkü her insanın bir şeylerle meşgul olması, doğduğu durumdan farklı niteliklere yolculuk etmesi gerektiğini “Hayvanların ayakları yuvarlaktır, olduğu yerde kalırlar. Fakat insanın ayağı ileriye doğru uzundur, bu hep ilerlemesi gerektiğine işarettir.” sözüyle ifade ediyor.

Bu düşünceler çerçevesinde kâğıt-kalem sevdasıyla bu yola girer Çelebi. Okul olmadığından köy camisinin yanında, medrese dedikleri bir odada öğrenirler birçok şeyi. ‘Nadir olan, çoğu zaman değerlidir’ bakış açısıyla, “Birçoğumuzda elif-ba cüzü yoktu. Tevafuktur, hafızlığa başladığım zaman pederim Erzurum’a gitmiş ve bir Mushaf getirmişti. Yaprakları yırtık, düştü düşecek. Şimdi o Mushaf’ı, Sakal-ı Şerif gibi önemsiyorum.” diyerek duygularını ifade ediyor.

Yazı sanatı gönlüne düştüğünde ailesinden hat sanatıyla ilgilenen büyüklerinin olup olmadığını da merak eder ve dedelerini tespite başlar Çelebi. Ulaşabildiği kadarıyla sülalesinde hat sanatıyla ilgilenen kimse yokmuş, fakat ilim her zaman başköşelerinde: “Dedelerimden dört-beş tanesini tespit ettik, onlar da ilmiye sınıfından. Büyük dedem müfessir olacak seviyede bir ilme sahipmiş. Babamın babası ise İkinci Cihan Harbi zamanlarına denk geldiği için çok fazla okuyamamış. Onlardan kalan bir Mushaf kardeşimin elinde mevcut. Fakat altında bir imza yok, kim yazmış bilmiyorum.”


Sanat Yolu Dersaadet’ten Geçer

Yokluğun maddi-manevi her türlüsü o dönemlerde Anadolu’ya sirayet ettiğinden, hafızlığı tamamlayınca Kur’an tedrisi ve Arapça öğrenmek için İstanbul’a gelir Hasan Çelebi. Kendi ifadesiyle o dönemlerde Anadolu’da yol da yoktur, ilmî irşad edecek kimse de. Hatta durum o kadar vahimdir ki, hafızlığın bir kısmını dağda çobanlık yaparken tamamlar. İstanbul’a geldiğinde ilim ve sanat çevreleriyle temasa başlamıştır, fakat bu dairenin içine girmek biraz zamanını alır. “İstanbul’da bir sene Üçbaş Medresesi’nde kaldım. Sık sık Fatih Camii’ne giderdim.” diyor Çelebi, biraz da duygulanarak. “Orada Gümülcineli Mustafa Efendi adında bir zât vardı, müezzin mahfilinin önünde meraklılara yazı öğretirdi. Diplomam olmadığı için beni talebeliğe kabul etmeyeceğini düşünürdüm. O zamanlar algım böyleydi.” diyerek İstanbul’daki ilk yıllarını yâd ediyor Çelebi. Hal böyle olup da ellerini bir türlü işin ehline teslim edemeyince, yazı sevdasını gönlünden çıkarmayı bile düşünmüş Hasan Çelebi, ama ne mümkün. “Namaz kılmak için camiye gittiğimde dikkatimi namazdan çok levhalar çekerdi, levhalara bakmaktan başka bir şey yapamazdım. Allah o namazlarımı da kabul eder inşallah.” temennisiyle hat aşkını bir daha aşikâr ediyor Çelebi.

Bütün Yollar Aynı Kapıya Çıkar

Çelebi, 1956 yılında Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde müezzinliğe başladığında yazı sevdası peşini hiç bırakmadığı gibi pekişir bile. O günleri tatlı tebessümler eşliğinde “Caminin kubbesinde Yâ Hakîm, Yâ Alîm, Yâ Azîm esmaları vardı, fakat okumak için gayret sarf etmek gerekiyor. Oturduğum yerden, başımı kaldırarak okumaya çalışırdım ama olmazdı. Gündüzleri, caminin sakin olduğu vakitlerde sırt üstü yatıp kubbenin yazısını tetkike çalışıyorum, bir kalemle onları taklit etmeye çalışıyorum ama ne mümkün!” sözleriyle anlatıyor Çelebi.

Bu minval üzere günler geçer, askerlik vazifesini tamamlar. Bir sonraki amaç İstanbul’a yerleşip müezzinliğe devam etmek, yazı hayatını da ‘kendince bir uğraş’ halinde devam ettirmektir. Çelebi yine Üsküdar’da, Mehmet Nasuhi Efendi Camii’nde müezzinliğe başlar. Mehmet Nasuhi Efendi Camii esasen Halvetî Dergâhı’dır ve Çelebi’nin yolu yeniden hat sanatıyla kesişmiştir: “Cami aslen dergâh olduğundan çok yazı vardı. Bunlar hep benim yazı sevdamı derinleştirdi.” diyerek her mekânda algısının hat sanatına açık olduğunun altını çiziyor. Bu zamanlarda yazı denemeleri de olmuş Çelebi’nin. “Hasbelkader yol gösterenler var ama kalem tutmayı dahi bilmediğimden ne yaptığımı da bilmiyorum nasıl yapılacağını da” diyerek bu işin ustasız olmayacağını belirtiyor.


Hiçbir Hesaba Uymayan Senaryo

Usta hattat Hasan Çelebi aradığı ustayı bulamasa da onun İstanbul’da olduğundan emindir ve buradan ayrılması âdeta kendi bileklerini kesmesi olacağından ailesini de İstanbul’a getirmek için Erzurum’a gider ki hesapta olmayan bir talihsizlik yapışır yakasına; 1960 darbesi…

O günlerin Türkiye’sinde İstanbul’a gelemez Çelebi ve üç sene Erzurum’da yaşamak durumunda kalır. Bu zaman diliminde, Erzurum’a en yakın kaza olan Artvin Yusufeli’de üç sene müezzin-imamlık yapar. İstanbul’dan ayrı olsa bile yazı aşkından ayrılamadığını “Aşk boş durmuyor, beni bir yerlere sevk ediyordu.” diyerek ifade ediyor. Yusufeli küçük bir ilçe olduğundan hat sanatıyla ilgili kayda değer bir değişim olmaz Çelebi’nin hayatında. Yaptıkları esnaflara yağlı boya tabelalar hazırlamak, çeşitli hatları da taklit yoluyla yazmaya gayret göstermektir.

Tayin Edilen Vakte Doğru

Üç senenin nihayetinde tekrar İstanbul’a hicret eyler Çelebi. Mekânı yeniden Üsküdar’dır. Kimsenin rahle-i tedrisinde bulunmasa bile, kendi gayretleriyle yazmayı sürdürür. Yazdığı yazılar demlenmek üzere bir rafa kaldırılırken, masanın üzerinde yeni bir kâğıt vardır ve yeni yazılar yazılacaktır.  Günler birbirini bu minval üzere kovalarken Çelebi’nin bir arkadaşı imdada yetişir; Toygar Camii’nde imamlık yapan Şükrü Efendi adında çok kıymetli bir zâttan bahseder. İstanbul’a ilk gelişinin on yıl sonrasında, 1964 yılının bir gününde Hasan Çelebi ile arkadaşı Şükrü Efendi’nin yanına giderler. “Şükrü Efendi, arkadaşlarımıza Buhâri okuturdu. Bir arkadaşımla birlikte yanına gittik.” dedikten sonra tebessümünü gizlemeyerek kuruyor cümlelerini Çelebi. “Arkadaşım beni hattat olarak takdim etti. Hâlbuki ben kalem tutmasını dahi bilmiyorum. Arkadaşımın hat malumatı benden de aşağı seviyede olduğu için benim yazılarımı şaheser sanmış, hattat diye takdim etmiş. Bunun üzerine Şükrü Efendi yazılarıma baktı, ‘Evladım bu iş hocasız olmaz’ dedi. Fakat bir hocayı bulup eteğine yapışmak ne mümkün!”

Bu sevdanın peşinde bu kadar kesin ve kesintisiz bir şekilde iz sürmesini manidar bir sözle izah ediyor Hasan Çelebi: “İnsanlar öyle icatlar yapmışlardır ki sonradan onun keşfiyle uğraşırsın da yıllarca anlayamazsın. Bu kıvrımın arkasından bin dört yüz yıldır koşan hattalar, bu kıvrımın neticesine ulaşamamışlardır.”


Yağmurdan Sonraki Bir Gün

Hasan Çelebi bir müddet Şükrü Efendi’nin Buhâri derslerini takip eder. Kendilerini Şükrü Efendi’ye götüren yolun üzerinde Yusuf Efendi namında bir taşçı vardır. Üzerlerinde “Hüve’l-Baki, Hüve’l-Hayy, Hû…” yazılı mezar taşlarını bir kuyumcu titizliğiyle dizer kapısının önüne. Merak bu ya, Hasan Çelebi kuyumcu rafındaki altınlara bakıyor gibi bakar mezar taşlarına ve bu bakış bir kapı açar: “Bir gün taşçı, ‘Hemşerim mezar taşı mı yaptıracaksın?’ dedi. Yazıya meraklıyım, kendimce yazmaya çalışıyorum deyince güldü ve ‘Buraya bunları yazan ustalar gelir, bir gün gel de seni tanıştırayım’ dedi.”

Bu davet üzerine arayı açmaz Çelebi. Bir gün sonra tekrar gider taşçıya. Tâyin edilen vakit gelmiştir: “Nisan sonu, mayıs başı gibiydi… Dallarda tomurcuklar patlamış yavaş yavaş… Yağmurdan sonraki bir gün… Güneş vurunca yaprakların üzerindeki şebnemleri görmek mümkün… Hamid Bey, bir taşın üzerine silkeleme usulüyle iğnelenmiş bir yazıyı kopya etmeye çalışıyor. Fakat hava rutubetli, taş rutubetli, kâğıt şişmiş, delikler kapanmış. Hoca kâğıdın deliklerinden toz silkeliyor ama delikler kapandığı için toz taşa temas etmiyor. İşte Hamid Hoca’yla ilk temasımız böyledir.”

Taş ustası verdiği sözü tutar ve Hasan Çelebi’yi Hattat Hamid Aytaç’la tanıştırır. Çelebi, kurşun kalemle yazılar yazdığı defterini hemen arz eder. Hamid Hoca deftere bakar, bakar, bakar… O anı yeniden yaşıyor gibi anlatıyor Çelebi: “Hamid Hoca yazılarıma baktı, ‘Bu iş böyle olmaz’ dedi. Kurşun kaleminin ucunu kıl gibi inceltti ve nesihten bir cim yazdı. Fakat ben, defterin o yaprağını kaybettiğim için elan yanarım. O tek bir numuneydi.” Nihayetinde Hamid Hoca çok yoğun olduğunu söyleyerek Çelebi’yi derse kabul etmez fakat açıkta da bırakmaz, talebelerinden Halim Özyazıcı’ya gönderir.


Üsküdar-Topkapı-Çemberlitaş “Hat”tı

Üsküdar’dan vapurla Eminönü’ne, oradan tramvayla Topkapı’ya, sonrası yayan… Denk gelirse belki Tekirdağ otobüsü… Bu menzili bu şartlarda kat eder Hasan Çelebi. Hattat Halim Özyazıcı’dan hat meşkine başlamıştır artık. İlk dersini gösterdiğinde, keşideli "fâ", Halim Bey’in dikkatinden kaçmaz, arkadaşına göstererek; “Daha ilk derste şuna bak, bunda ümit var!” der. Fakat dört ay gibi kısa bir süre sonra Halim Bey vefat eder.

Tasavvuf adabında “veled-i kalb” diye tabir edilen, kişinin manevi yolculuğu istikametinde büyüyen, gelişen ve hatta ölen bir rumuz vardır. Halim Bey vefat edince, Hasan Çelebi’nin veled-i kalbi ölmüş âdeta. İki ay “sarhoşluk” evresi geçirdikten sonra Hamid Hoca’ya durumu tekrar arz etme ihtiyacı hissetmiş: “Hamid Bey’e gideceğim ama yüzüm yok, kabul etmedi bir kere. Ömer Nasuhi Efendi’nin oğlu vasıtasıyla Hamid Bey’in yerini öğrendim ve selamlarıyla gittim. Çemberlitaş Raşit Efendi Han’da bir oda…”

Hasan Çelebi, Hamid Hoca’ya tekrar talebini arz eder. “Halim’in yolu, bizim yolumuzdur” diyen Hamid Hoca, Çelebi’yi talebeliğe kabul eder ve tam teşekküllü “hat seyr-i sülûku” başlar.

1964 yılından vefatına kadar, 18 yıl Hamid Bey’in yanından ayrılmaz Hasan Çelebi. Aralarında kadim manada usta-çırak münasebeti hâsıl olmuştur. Tabiatı itibariyle az konuşan bir insandır Hamid Bey. Hatta talebelerine hatalarını söylemez bile çoğu zaman. Çelebi de bu  nedenle tam 2 yıl sadece “Rabbi Yessir” yazar. Haftalar, aylar geçer fakat Çelebi bir türlü ikinci derse geçemez. Nihayetinde yazma yeteneği olmadığı vehmi sarar kendisini. Bu hali hocasına arz eder. “Kabiliyetim olmadığına kanaat getirdim. İki seneden beri ‘Rabbi Yessir’ yazıyorum, geçmeye muvaffak olamadım.” der. Ve bu sözünün üzerine ikinci ders verilir Çelebi’ye. Hat sanatına, bu aşkın çilesini çekerek dâhil olur Çelebi. Anlattığı bir vakıa ise gerek hat sanatı özelinde, gerekse sanat ve imkân genelinde o günlerin zor şartlarında sarf edilen çabanın günümüzde meyvelerini verdiğinin ispatı.

“Hamid Bey’in vefatından kısa bir süre önce, 1980’li yıllarda hocadan uzun bir yazı yazması istendi. Yazı için lazım olan kâğıt bir buçuk metre boyunda fakat hoca bir buçuk metrelik kâğıt bulamıyor! Bir metrelik kâğıtları ise matbaacılardan rica eder, üzerine mikromatla yumurtayı sürüp yazardı.” sözleriyle koskoca Hamid Aytaç’ın çektiği cefaları gözler önüne seren Çelebi dikkatleri başka bir noktaya daha çekiyor:


“Başka memleketlerde beş yüz sene evvelinden miras kalan bir sanata ait malzemeyi bulmak çok kolaydır, müze yaparlar, teşhir ederler ve meraklısına o sanat için gerekli malzemeleri temin ederler. Ama ülkemizde yaşayan bir sanatla ilgili malzemeyi, o sanatın üstatları dahi bulamıyordu.”

Bir gün Necmet Okyay görür Çelebi’nin yazılarını. “Hocan hala icazet vermedi mi?” diye sorar. Çelebi icazet mevzusunu hiç açmamıştır hocasına edebinden. Okyay da bu durumun  farkındadır. “Hamid Bey’e söyle de bir gün bize gelin, sohbet edelim” diye de ilave eder. Hamid Bey ve Hasan Çelebi’nin Necmeddin Okyay’ı ziyaret ettikleri bir gün konunun dönüp dolaşıp Çelebi’nin icazet mevzuuna gelir. Merhum Okyay, Çelebi’nin icazet vakti geldiğini muhabbetin arasına sıkıştırıverir.

İcazet için, Eğrikapılı Abdullah Efendi’nin bir Hilye-i Şerîfini yazar Çelebi ve hocasına götürür. Hamid Bey tashih eder yazıyı ve Çelebi ikinci kez yazar. Nihayetinde 6 yıllık bir çalışma sonrasında 1971 yılında Hamid Bey’den icazet alır Çelebi.  Hamid Aytaç’tan sülüs-nesih meşkeden Çelebi, 1966 yılında Hattat Kemal Batanay’dan da rik’a ve ta’lik meşkine başlar. Ta’lik yazının ustalarından Veliyyüddin Efendi’nin bir kıtasını takliden yazıp 1975 yılında da Batanay’dan ta’lik icazeti alır. İmkânsızlıklarıyla meşhur yıllarda işin ehillerinin önünde diz kırmak, emaneti ehillerinden devralarak meyvelerini vermeye başlamıştır.

“Elden Ele” Devam Eden Bayrak Yarışı

1976 yılında hat dersleri vermeye başlar Çelebi. Elini tutarak, Rabbiyesir duasıyla hat yoluna adımını atan öğrencilerinden 60’tan fazlasına icazet verir. Muhlis Uslu, Berat Gülen, Ayten Tiryaki, Davud Bektaş, Efdalüddin Kılıç, Tevfik Kalp, Mümtaz Seçkindurdu, İlhan Özkeçeci, Mimar Günay Çilingiroğlu, Abdullah Gün, Ahmed Kutluhan, Ferhat Kurlu, Hilal Kazan ve Bilal Sezer gibi hattatlar, icazetlerini Çelebi’nin elinden alırlar hep.

Amerika, Fas, Cezayir, Libya, Suriye, Suudi Arabistan, Bosna ve Japonya’da bulunan birçok talebesiyle de mektuplaşarak meşk eden Çelebi,  talebeleri vasıtasıyla dünyanın birçok ülkesine bu bayrağı götürmektedir. Sohbetimizin sonuna yaklaştığımızda “Kitabın kapağını daha yeni açtık, kitabı tamamlamak günler sürer” diyor Çelebi ve İSMEK El Sanatları Dergisi için naif bir yazı yazıyor, hatıradır niyetiyle.


Uluslararası alanda en çok talebe yetiştiren hattat nâmıya maruf Hasan Çelebi’nin birçok tarihi yapıda ve mescidde yazıları bulunmaktadır. İstanbul’da Sultanahmet, Hırka-i Şerif ve Beyazid Camileri, Bursa’da Cem Sultan Türbesi yazıları, Suudi Arabistan’da Mescid-i Nebevi yazılarının restorasyonunu yapmıştır. IRCICA’nın üç yılda bir düzenlediği uluslararası hat yarışmalarında ve birçok ülkede düzenlenen hat müsabakalarında jüri üyeliği bulunmaktadır. 2011 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında Geleneksel Sanatlar dalında ödülü verilen Çelebi; “Şahsımda bu sanata münâsip görülen bu nişanı, mâzide emeği geçmiş olanlara vekâleten, muasırlarıma asâleten, nesl-i cedîde de niyâbeten kabul ettiğimi bildiririm.” diyen Çelebi’nin naipliğinin uzun yıllar devamını, İSMEK ailesi olarak diliyoruz. Onlarca serginin tertibinde ve açılışında bulunan “Hattın Çelebisi” Hasan Çelebi, Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii’nin hemen yanında, bu kadim sanatı talebeleriyle meşk etmeye devam ediyor elbette.

İSMEK El Sanatları Dergisi 13 İNDİR

Bu yazı 1172 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK