Makale

Amuderya'dan Tuna'ya Nevrûzun Müjdecisi; Lâle

  • #


Yazı: Prof. Dr. Süleyman KIZILTOPRAK

Doğanın yeniden dirilişini, bolluk ve bereketiyle bahar mevsiminin gelişini müjdeleyen Nevrûz bünyesinde birçok kültürel unsuru barındırır. Bunlardan biri de lâlenin hikâyesidir. Bu yazıda Nevrûz ve Nevrûz’un gelişini müjdeleyen lâle kısaca ele alınacaktır.

Nevrûz, Farsça bir kelime olup yeni yıl, yeni gün, anlamlarına gelir. Nevrûz hem Türk topluluklarında hem de Çin, Hint, İran, Afgan ve Kürt topluluklarında bayram olarak kutlanır. 21 Mart gününün dünya üzerindeki bütün bu halklar tarafından coşkuyla kutlanması, bugünün evrenselliğinin bir kanıtıdır. Aynı zamanda bir Türk geleneğinin başka halklarla paylaşılmasıdır.

Türk toplulukları bu bayram gününü Nevrûz, Noroz, Çağan, Ergenekon, Yenigün gibi adlarla kutlarlar. Gündönümü veya ekinoks olarak kavramlaşan bu bayram gününün pratik hayat açısından göstergesi tabiatın bu tarihten itibaren yeniden uyanmasıdır. Söz konusu coğrafyada özellikle Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve İran’da yıl neredeyse ikiye bölünmüştür. Mevsimler arasında geçişler çok hızlıdır. Bu bakımdan eksi derecelerde yaşanan kış aniden biter ve artı 30-40 derecelerdeki sıcaklıklarla tanışma başlar. Kışın katlanılmaz derecedeki soğuğundan ve karından kurtulup güneşin yaydığı sıcaklıklarla yeşeren ve can bulan tabiatla buluşulması elbette şenlik ve bayram olarak kutlanılmaya değer en önemli vesiledir.

Divan-ı Lügati’t-Türk’te belirtildiği gibi, 21 Mart yılbaşıdır. Türklerin eski devirlerde kullandığı “Oniki hayvanlı Türk Takvimi”nde de yılbaşı 21 Mart’tır. Bu durumda 21 Mart yeni bir dönemin, yeni bir yılın, yeni bir mevsimin ve yeni bir günün başlamasıdır. Aynı zamanda, insanların soğuktan korundukları sıcak evlerinden çıkıp tabiatın kucağına kendilerini saldıkları, yeşilliklerle buluşup, kırlardaki ve bahçelerdeki harikulade çiçekleri toplayıp nefis kokularını içlerine çektikleri ve en güzellerini dostlarına hediye ederek sevgi, kardeşlik ve neşeyi paylaştıkları yeni yılın ilk günüdür.


Nevrûz bayramı karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörünün, kardeşçe ve barış içinde bir arada yaşama arzusunun, dayanışma ve yardımlaşma duygularının coştuğu yeni ve umut dolu günlerin, bolluk ve bereketin müjdesidir. Türk dünyasının en önemli bayramı olan Nevrûz, bu özellikleri nedeniyle Orta Asya’dan Balkanlara yayılan geniş bir coğrafyada binlerce yıldır kutlanmaktadır.

Bu bayramın bu kadar büyük topluluklar tarafından geniş bir coğrafyada aynı ruh ve heyecanla kutlanması ve hep huzurun ve mutluluğun başlangıcı olarak kabul edilmesi, bu ülkeler ve halklar arasındaki tarihi ve kültürel ortaklığın eşsiz ve derin bir örneğini gözler önüne sermektedir.

Nevrûz, bu geniş ve uzun coğrafyada yaşayan halklar için aynı zamanda barışın ve kardeşliğin en önemli sembolüdür. Bizlere hepimizin kardeş olduğunu, hepimizin aynı kökten, aynı ruhtan geldiğimizi hatırlatan en güzel vesiledir. Nevrûz’da bu anlayışla yakılan kutlama ateşi gönüllerimizdeki sevginin, dostluğun ve kardeşliğin en önemli simgesidir.

Türkler eski devirlerdeki gelenekleri üzere, Nevrûz’u Ergenekon’dan çıkılan gün olarak kutladığı gibi, İslamiyeti kabul ettiklerinden sonra da yeni inanışlarıyla Nevrûz’u bağdaştırarak kutlamaya devam etmişlerdir. İslamiyet getirdiği ilkelerle çatışmayan geleneklerdeki unsurları koruyan ve onların yaşamasına imkan veren bir dindir. Nevrûz bayramı da böyledir. Türkler İslam dinin kabul ettikten sonra farklı İslam mezheplerinde olsalar bile Nevrûz bayramını kutlamaya devam etmişlerdir.

Osmanlı Devleti zamanında Türklerin Anadolu’da yerleşmesinde ve Osmanlı Devleti’nin kurulmasında önemli rolü olan Ertuğrul Gazi adına düzenlenen şenlikler Nevrûz ile başlardı. Kanuni dönemine kadar Manisa Mesir Macunu Şenlikleri, Nevrûz günü düzenlenirdi.

Öte yandan, Hz. Ali’nin doğum günü olarak Nevrûz kabul edildiği gibi Hz. Fatıma ile evlendiği gün de Nevrûz günü olarak inanıla gelmiştir. Ayrıca Nevrûz, ilk insan Hz. Adem’in yaratıldığı gündür. Bu itibarla bütün insanlık için hayat demek dünya nimetleriyle buluşmak ve bayram demektir. Nevrûz, Hz. Nuh’un gemisinin büyük tufandan sonra karaya yanaştığı gündür. Bu bakımdan da âlemdeki tüm canlı varlıkların yeniden hayata döndüğü bir kurtuluş bayramıdır. Hz. Yunus’un balığın karnından çıkıp hayata yeniden başladığı gündür.
Ancak çeşitli inanış sahipleri Nevrûz’u sadece kendilerine ait gibi göstermeye çalışmıştır: Zerdüştler, Şamanistler, Kıptiler, Hindular vb inanışlar bu bağlamda sayılabilir. Ama Nevrûz özü itibarıyla tüm insanlık ve inanışlar için sahiplenilecek bir barış, mutluluk ve hoşgörünün aynı potada eridiği bir sevinç günüdür. Bugünü destanımsı şekilde anlatan Nevrûziyye adlı edebi bir tür de ortaya çıkmıştır. Hatta Nevrûz Balkan coğrafyasında sultan Nevrûz olarak da bilinir. Pir Sultan Abdal’ın Nevrûzun barış, kardeşlik, birlik ve beraberlik vurgusu yapan dörtlükleri bunun çok güzel bir örneğidir:

“Sultân Nevrûz günü cemdir erenler,

Gönülle şâz oldu ehl-i imânın.

Cemâl yari görüp doğru bilenler,

Himmeti erince Nevrûz Sultân’ın.

Cümle eşya bugün destûr aldılar

Aşk ile didâra karşı yandılar

Erenler ceminde bâde sundular

Himmeti erince Nevrûz Sultan’ın”

Yıldırım Bayezid’in çağdaşı olan Sivas’ın hikmet sahibi büyük emiri Kadı Burhanettin de Nevrûz'u dileklerin kabul edildiği kutlu bir gün olarak belirtir:

“Cihanda yine Nevrûz oldı bu gün

Ne kim maksûd ise rûz oldı bu gün”


Nevrûz'un Türkler için önemini veciz bir şekilde ifade edenlerin en önde gelenlerinden biri de büyük mutasavvıf ve şair Ali Şir Nevai’dir. Türk dilini yazdığı şiirleriyle yayan ve yücelten büyük edib Ali Şir Nevai:

“Her gecen kadir olsun, her günün de Nevrûz”.

Ali Şir Nevai’nin Nevrûz ve Kadir Gecesi'ni birlikte anması oldukça önemlidir. Bilindiği İslami inanca göre, Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. Türklere göre de Nevrûz günü diğer tüm günlerden kutludur.

Yunus Emre de gündüzü bayram geceyi kadir gecesi gibi olan ereni tasvir ederken şöyle der:

“Bir sualim var sana ey dervişler ecesi,

Meşâyih ne buyurur yol haberi nicesi?

Vergil suale cevap, tutalım olsun sevap,

Şûle kime gösterir aşk evinin bacası.

Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir,

Yuya günahlarını her bir Kur'an hecesi.

İkincisi tarikat kulluğa bel bağlaya,

Yolu doğru varanı yargılıya hocası.

Üçüncüsü marifet can gönül gözün açar,

Bu mâna sarayına arşa değin yücesi.

Dördüncüsü hakikat ere eksik bakmaya,

Bayram ola gündüzü, kadir ola gecesi.”


Lâlenin Nevrûzla ilgisine dönecek olursak, Orta Asya’da ve özellikle Özbekistan’da lâle, Nevrûzun habercisi olan bir çiçektir. Siri Derya ve Amuderya’nın sakin sakin aktığı vadiler boyunca dağ ve yamaç eteklerinde rastlanan lâle, nazik görüntüsüyle ve zarif duruşuyla tabiatın kış uykusundan uyanışına delâlet eder.

Türkler, yeni yerleştikleri coğrafyaya kendi kültürel unsurlarını da taşımışlar ve onları yaşatmaya özen göstermişlerdir.

Lâleye ilişkin çok sayıda efsane vardır. Lâlenin yeryüzünde ilk olarak ortaya çıkması ise İran mitolojisinde yer alır. Buna göre bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine aniden bir yıldırım düşmüş, bir alev ortaya çıkmış çiğ tanesi ve yaprak yanarak lâlenin doğuşunu sağlamıştır.

Lâlenin anavatanı doğu ve merkezi Asya’dır. Anadolu'yla lâlenin tanışması Türkler sayesinde olmalıdır. XIII. yüzyıldan başlayarak Selçuklu abidelerinde, yazma kitaplarda ve çeşitli süsleme motiflerinde görülmüştür. Lâleyi şiirde ilk kullanan kişi, "Lâlenin yanakları yalım yalım, nergisin gözünden kaçıp gizlenmede" sözüyle Mevlana'dır.


Divan edebiyatında, ar sahibi sevgilinin yanağı ve aşığın göz yaşı lâlenin kırmızı rengine benzetilir. Teşbih-i tafdil yoluyla bunların lâleden güzel ve makbul oldukları vurgulanır.

Dağ eteklerinde, ırmak kıyılarında taşlık yerlerde, bağ, bahçe, çimen ve sebzelik alanlar yanında sahralarda yetişen yabani bir çiçek olan lâlenin ürkekliği ve masumiyeti usta şairler tarafından dile getirilen mısraları süsler. Lâlenin çok çabuk solması ve suya fazla ihtiyaç duyması gibi özelliklerinden de söz edilir. Bu durum "bağ kenarında durma" şeklinde anlatılır ve bundan dolayı lâle "garip" olarak tasvir edilerek yüreklerdeki hisler ayaklandırılır.

Öte yandan, lâle kelimesi Allah lafzında yer alan harflerle yazılmakta, dolayısıyla her ikisi de ebced değeri olarak altmış altı sayısını vermektedir. Bazı mutasavvıfların mezar taşlarına lâle motifinin işlenmesi de bu benzerlikle ilgili olmalıdır. Lâle kelimesi tersinden okununca "hilal" kelimesi ortaya çıktığından şairler "aks-i lâle" sözüyle de hilâle işaret ederler. Selimiye Camii’ndeki ters lâle ile hilal kelimesi işaret edilmiş olmalıdır.


Lâle kumaş, halı, tahta, deri, sedef ve taş işlerinde önemli bir süsleme unsuru olarak da kullanılmıştır.  Diğer taraftan lâle motifinin tuğra bezemesinde de bolca kullanıldığı hatıra getirilirse lâlenin sultanlara yaraşır konumu belirtilmiş olur. Bu bağlamda klasik dönem Türk buketlerinin içinde lâlesiz bir desen çizilmemiştir.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin şiirlerinde ilk olarak ulvi ve güzel yönüyle tasvir edilen lâle Türk edebiyatı tarihinin ana temalarından biri olmuştur. XIV. yüzyıldan sonra çeşitli özellikleriyle Türkistan, İran ve Osmanlı coğrafyasındaki şairlere ilham kaynağı olmuş onlar tarafından yazılan şiirleri süslemiştir. Ayrıca, kitapların ciltlerini ve sayfalarının kenarlarını süsleyen ana desenlerden biri olduğu gibi ebru sanatının da baş tacı yapılmıştır. Türk şairlerinin dillerinden kalemlerine döküldüğü gibi halı ve kilim dokuyan genç kızların ana motiflerinden biri olmuştur. Onların el emeği göz nuruyla hazırladığı çeyizlerindeki suzanilerin ipekli işlemelerinde baş köşeye konulmuştur.

Lâle, şairler ve edibler tarafından XVI. yüzyıla kadar yabanî ve taşralı bir çiçek gibi tasvir ediliyordu. Osmanlı tarihinde bir devre adını veren lâle, Türklerin yaşadığı çok geniş bir coğrafyada bilinen ve özellikle şairlerin vazgeçemediği temalardan birisidir. lâle konulu şiirler ve esâmî-i lâle manzumeleri pek çok şairin divanında yer almıştır. Bu bağlamda Özbekistan’daki şairlerin de şiirlerinde sıkça görülen adeta kutsal bir çiçektir.


Lâle, baharın müjdeleyicisi ve elçisidir. Bu yüzden lâleye çok ehemmiyet verilir ve müstesna bir itibar atfedilir. Beyaz lâle, dostluk ve tevazu ifadesidir. Kızıl lâle, coşkunluktur, neşedir, umuttur, aşktır. Mavi lâle, görkemlidir. Bu yönüyle zenginlik işaretidir. Birisine hediye edildiğinde ona çok kıymet verildiğini gösterir.

Sonuç olarak, Türk dünyasının ilimde, fende, kültürde, edebiyatta, siyasette, sanatta hâsılı tasada ve sevinçte bir olmasını sağlayacak en önemli ortak değerlerinden olan Nevrûz, dostluk ve barış adında arzu edilen her şeyi içinde barındırır. Nevrûz ve lâlenin hikâyesi milletimizin hafızasında olumlu ve birleştirici intibalar bırakmıştır. Lâle Türk tarihinde Nevrûzun habercisi bir çiçek olmanın dışında derin manalar ihtiva etmiştir.

2015 yılı, Özbek halkının sevimli edibesi, Özbekistan halk şairesi Zülfiye İsrailova (1915-1996)’nın doğumunun 100. yıldönümü. Edebiyat alanında çok sayıda eseri olan Zülfiye’in ilk şiir kitapları 1938 yılında neşredilen “Şiirler” ve “Kızlar Koşuğu” adını taşıyordu. Zülfiye’nin şiirlerinde de Lâle unsuruna çoğu kere rastlamak mümkündür. Bunlardan birisi de Lâle başlığını taşıyan şiirdir. Bu şiirde de Lâlenin Nevrûz'la bütünleşen yoğun manalarını görmek mümkündür.


Lâle

Lâle, Lâle,

Bütün kâinat lâle,

Gözüm kamaşır

Aklım zevkten şaşkın

Öne dökülen kızıl şelâle,

Ayağım altında uçsuz bucaksız

al halı misâli,

Bakarken göz gibi dolu ziyayla

Basarak,

Yoluma devam etmem mâ-hall.

Genç iken;

Basarak,

Ezip geçtiğimde,

Lâleler yanağın altına düşüp

Yanına gidince, geçip gittim.

Diğerinin cilvesi dilimde coşar

Kopardım,

Hatta köküyle koparmışım

Kucağıma doldurup gözlerime sürdüm

Sıcak yorganına uzanıp yattım,

Güneşten lâle gibi şarkı bekledim

Rüyamda yıldızlar çölünden geçtim dağlara

Bulut silsilesinden yürüdüm yaya,

Ben meslek yolunda unutulan çağda

Olmadı benim geçemediğim engel.

Şimdi mi? Lâleyi birisi ezse,

Ya yalnız gonca bir gülü üzmekte olsa,

Düşünüyorum:

Lâle kocaman bir yanak gibi,

Güneşten,

Bahardan yel yanıp alev-alev-

Şu füsun,

Güzellik ana toprakta

Sınırsız yaşasın

Ben gitsem yaya!

Zevkimi çadır gibi yaydım erdağda

Koparmaya onları kimse bulmasın cesaret! …

Açın pencereyi!

Açın mihmânlar geldi.

Tasvirinden aciz,

Ben ad bulamam,

Latîf, kuydâr, nurdâr,

Rüzgarlar esti.

Bahar hali gökte, dikensiz filizde,

Gonca da, menekşe yaprağında biter.

Açın pencereyi, onun önünde,

Yuvarlak göğüslü,

Nurla karılıp

Lutfan gû-gûlar bir çift güvercin,

Açın pencereyi!

Girsin hâneme,

Benim onun neşesini görmem şart!

Kim bilsin, kuşdaki güzel alemi,

Sokulmakta çok, büyük günah var mı?

Onun ötüşüyle nura garkolunur,

Benden önce bahar geldiğini sezen güvercin,

Belki kuş dilindeki şarkı çıkar,

Bahar benim tenim, kalbime geçer mi?

Aşık gönülle hem ürkek,

Hem de sınırsız cesur,

İkisinden doğar bir muhabbet.

Açın pencereyi, gû-gûlaşşin hür,

Kuş şâdlığın anlayış özü de

hem bir baht…

* Zülfiye İsrailova’nın “Bahar Keldi Seni So’roqlab” başlıklı eserinden alınan bu şiir, Süleyman Kızıltoprak tarafından Özbekçe’den Türkçe’ye çevrilmiştir.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 835 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK