Sergi

Arpadan Kiloya, Arşından Metreye Anadolu’nun Ağırlık ve Ölçüleri

  • #


Yazı: Halil BUĞDAYCI

Pera Müzesi’nde MÖ 2. bin yıldan 20. yüzyıla kadar Anadolu ve çevresinde yaşayan medeniyetler tarafından kullanılmış çeşitli ağırlık ve ölçü birimlerinden oluşan 400 parça eser,  Suna ve İnan Kıraç Vakfı “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” adlı koleksiyonda sergileniyor. Arpa tanelerine dayalı ağırlık sisteminin geçerli olduğu en erken dönemden başlanarak kronolojik bir düzen içerisinde teşhir edilen eserler arasında şekel-mina örnekleri, Babylonia tipi ağırlıklar, sikkeler, arşın, kile, terazi ve kantarların yanı sıra mimarlık-mühendislik alanlarında kullanılan gönye, cetvel, çekül ile havai teraziler yer alıyor. Müzenin özel parçaları arasında ise pusulalar, rubu tahtaları ve kıblenüma örnekleri bulunuyor. Bizden önceki nesillerin taş, kaya kristali, hematit, bronz, pirinç, demir ve cam gibi farklı malzemeler kullanarak tamamı el işçiliğine dayalı eserleri görmek için gittiğimiz müzede, detayları, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu yöneticisi Yaprak Özkönü anlattı.




Çeki, kıyye, batman, nekir, dünük, kirah, rubu, bakray, urub, berid, şinik, arşın… Atalarımızın yüzyıllar öncesi çarşı pazar alışverişlerinde, mimarlık, mühendislik ve astronomi gibi alanlarda kullandığı ağırlık, uzunluk ve hacim ölçülerine verdikleri isimlerden bazıları. Cumhuriyet’in ilanından sonra kabul edilen yeni ölçüler kanunu ile artık kullanılmayan, birçoğumuzun da aşina olmadığı bu terimler, ticaret veya günlük alışverişe ilişkin ilk örneklerin rastlanıldığı Mısır, Mezopotamya, Filistin ve Anadolu’yu da içine alan Yakın Doğu coğrafyasında yaklaşık 4 bin yıl boyunca kullanılır.

Henüz paranın icat edilmediği Taş Devri kabileleri, avcılık-toplayıcılıkla hayatlarını idame ettirir, tüm işleri karşılık beklemeden ve de ortaklaşa yapar. Ancak insanların bir arada kalabalıklar halinde yaşamaya başlamasıyla tarım-hayvancılık faaliyetlerine bağlı olarak ürün çeşitliliğinin artması ve en önemlisi nüfusun giderek çoğalması malların değiş tokuşunu kaçınılmaz hale getirerek ticareti başlatır. O güne kadar uygulanan paylaşım modeli artık ihtiyaçlara cevap vermediği gibi takas yönteminde de bazı sorunlar baş gösterir.  Çünkü kimse bir tas buğdayın karşılığının ne kadar pamuk ya da kaç ekmek edeceği konusunda fikir sahibi değildir. Takas olacak malların değerini belirlemek ve alacak verecek hesabını tutmak zamanla bir ihtiyaca dönüşür. Ayrıca ürünler arasında nitelik farklarının olması da doğrudan takası zorlaştırırken, ticarette yeni bir aracının doğmasına sebep olur.  Bunun için her toplum kendince bir sistem geliştirir. Sümerler, kilden yaptığı madalyonların üzerine ‘+’ koyar. Mezopotamyalılar altın, gümüş, bakır veya arpayı alışveriş aracı olarak kullanır. M.Ö. 1500’lerde Çin ve çevresinde ise geçerli ara mal deniz kabukları sayılır.

İÖ. 650 ve 600 yılları arasında ödeme aracı olarak Lidya Krallığı’nda ilk sikkelerin ortaya çıkmayla ticarette yeni bir dönem başlar. Madeni paralar, zamanla devlet ve idarecilerinin güç sembolü haline gelir. Şehir merkezleri ve köy meydanlarında yapılan takaslarda dönemin siyasal, askeri ve dini önderleri, alışverişlerde alıcı ve satıcının çıkarlarını eşit gözetmek ister ki; onlar için ağırlık birimleri, dünyadaki düzenin temeli anlamını taşır.  Bu yüzden de özellikle din adamları hile yapmayan tüccarları halkın gözünde yüceltir, Tanrı’nın kurduğu düzenin hak ve adaletini bozanlara ise belli cezalar uygular.




Anadolu’da Helenistik devrin ardından hüküm süren Roma, Bizans, Türk beylikleri ile Osmanlı zamanında ulusal ve uluslararası ticaretin giderek gelişmesi, dini-kültürel değişimlerin yaşanması, devletlerin belirlediği yasalarla birlikte ağırlık birimleri şekil ve yapı itibariyle farklılık kazanır. Antik Yunanlılar çok tanrılı din inancına bağlı olarak ağırlıklarını tanrı büstlerinden yaparken, İslamiyet’in yayılmaya başlamasıyla birimlerin görünümü çok daha sadeleşir ve üzerlerine neredeyse tek bir motif işlenir. Osmanlı’da ise ağırlıklara vurulan damga, mühür ve padişah tuğraları ön plana çıkar.

Medeniyetler, ağırlıkların yanı sıra uzunluk ölçüleri için önce vücutlarının belli bölümlerinden yararlanır. Buna eski Mısır'da dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluğu ifade eden ve 50 santimetreye denk düşen ‘Kübit’, işaret parmağının genişliği sayılan (2 cm) ‘Dijit’ ile Osmanlı’nın metreyi resmi uzunluk ölçüsü olarak kabul etmeden önce ‘Kübit’ ile aynı anlama gelen ancak değeri bölgelere göre değişiklik gösteren arşın örnek verilebilir.

Pera Müzesi, MÖ 2. binyıldan günümüze, Yakındoğu ve Anadolu'da yaşamış insanların, arazi ölçümlerinden her türlü alışverişe, mimarlıktan sarraflığa, denizcilikten eczacılığa kadar çok çeşitli alanlarda kullandığı bugün 10 binden fazla objeden oluşan ağırlık, uzunluk ve hacim ölçüsünü bünyesinde barındırıyor.  Konusunda, dünyanın en kapsamlı ve seçkin ölçü- ağırlık koleksiyonlarından biri sayılan Suna ve İnan Kıraç Vakfı “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri”nden seçme 400 parça eser, müzenin daimi sergileri arasında kronolojik bir düzen içerisinde sergileniyor. Anadolu topraklarının bu çok değerli mirasının bir araya toplamasının yanı sıra uygarlıklar hakkında bilimsel bir kaynak niteliği de taşıyan sergiyle ilgili detaylı bilgi almak için gittiğimiz Pera Müzesi’nde, bizlere Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu yöneticisi Yaprak Özkönü eşlik etti.


İlk Ağırlık Ölçüleri Yakındoğu Coğrafyasına Ait

“Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” koleksiyon sergisinin ilk bölümünde M.Ö 2000’li yıllarda yaşayanların ağırlıkları tartmada kullandıkları “Şekel ve Mına” örneklerine yer verilmiş. Orta-Genç Tunç Çağı’na, kurduğu ticari ilişkilerle damgasını vuran Asur Ticaret Kolonilerinin izlerinin görüldüğü bu eserler, silindir ve küçük daire formlarında ve hematit taşından yapılmış. Madeni paranın icadından önceki döneme ait araştırma ve arkeoloji kazılarında ortaya çıkan sonucu Yaprak Hanım şöyle anlatıyor: “İlk Çağ’da Yakın Doğu’nun en büyük imparatorluklarından biri olan Asurlular ile Anadolu arasında sıkı bir ticaret ağı kurulduğu biliniyor. Özellikle Kayseri-Kültepe kazılarında bulunan çivi yazılı kil tabletlerde, tüccarların güzergâhları üzerindeki karum ve vabartumlarda gümüş, bakır, demir, kalay, kumaş, değerli taş ve baharat gibi çeşitli malların ticaretinin yapıldığına dair bilgiler bulunuyor. Dolayısıyla da bu veriler Asurlular tarafından kullanılmış birtakım ağırlıkların Anadolu’da da rastlanılması açıklıyor.”

Koleksiyonda, en erken döneme ait örnekleri takip eden bölümde buğday başaklarının arasına sıralanmış, alışverişlerde hassas tartı isteyen ürünler için kullanıldığı izlenimini yaratan çoğu ördek, kuş, kurbağa, boğa gibi hayvan figürlerinden yapılmış çeşitli ağırlıklar dikkat çekiyor. Görünüşleri itibari ile sergideki en küçük parçalar olmasına rağmen, zarif duruşları ve üzerine işlenen sanat ile göze çarpan eserler arasında Mezopotamya’da yoğun olarak kullanılan Babylonia tipi ağırlıklar bulunuyor. Başını geriye çevirmiş ve gövdesine yaslamış stilize ördek biçiminde olan bu parçalar, hematitin yanı sıra beyaz ve krem rengi kaya kristali yapılmış. Ağırlıkların baş ve kuyruk kısımlarında yapanın ya da kullananın mührü olduğu düşünülen kazıma tekniğiyle işlenmiş işaretler bulunuyor.


Koleksiyonda, ziyaretçilerin dönemler hakkında daha aydınlatıcı fikir sahibi olmaları için hazırlanan bilgilendirici metin ve görseller arasında eski dünyanın ticaret kurallarının koyulduğu Yakın Doğu coğrafyasında gelişen ve sonraki medeniyetlere de temel oluşturan arpa tanelerine dayanan ağırlık sisteminin nasıl işlediği anlatılıyor. Buna göre;  180 arpa tanesi 1 şekel, 60 şekel 1 mına, 60 mına ise 1 talent ediyor.



Ege Şehir Devletlerinin Nişanesi: Semboller

“Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” koleksiyonunda sırayı, Ege kıyılarında kurulan medeniyetlerin kullandığı ölçü ve tartı aletlerini temsil eden bir grup alıyor. “Şehrin Kalbi Agora” adı verilen bölümde, kurşun ve bronzdan yapılmış Klasik ve Helenistik dönemden bugünlere ulaşmış çok sayıda eser sergilenirken; sikkelerin icadı ile karşımıza 2 tip ağırlık birimi çıkıyor. Bunlardan ilki ağırlıkları, diğeri ise sikkelerin ağırlıklarını tartmada kullanılıyor. Antik Yunan’da ticaret yaşamın vazgeçilmez bir parçası olarak görülürken, halkın hem günlük alışverişini yaptığı hem de bir araya gelip sohbet ettiği agoralarda gıda ve malların tartımında alt birimleri ile katları mevcut olan "mna", ana birim olarak kullanılıyor.

Yaprak Hanım, Antik Dönem eserlerinde sikke ve ağırlık ölçülerinin üzerine hangi şehir devletine ait olduğunu belirten sembol veya halkın adının ilk birkaç harfinin kazındığı söyleyerek şu bilgileri aktarıyor: “Efesos kenti en bilindik Ege şehir devletlerinden biridir. Kentin sikke ve ağırlıklarındaki sembolü arı ve geyiktir. Yine Abydos kenti kartal kullanır. Bu örnekleri Lysimakheia-aslan, Aleksandria Troas-otlayan at, Myrina- çift kulplu vazo, Miletos-MI monogramı, Smyrna -yatay tripod şeklinde çoğaltabiliriz. Koleksiyon parçaları arasında yer alan Kyzikos kentine ait bir eser ise diğerlerinden biraz farklı. Çünkü bu parçanın ortasına kentin sembolü olan ton balığı, üst kısmına kent isminin kısaltılmış hali “KYZ” harfleri, alt kısmına ise 1 mna'yı belirten “MNA” harfleri kazınmış.”


Kantar Ağırlıkları

Helenistik Dönem'in ardından Anadolu’nun Roma İmparatorluğu’nun egemenliğine girmesiyle koleksiyondaki kronolojiyi Roma takip ediyor. Roma, Geç Roma, Erken Bizans şeklinde üç ayrı başlıkta incelenen eserler arasında ilk kez kullanılmaya başlanan kantar ve kantar ağırlıkları ön plana çıkıyor. Ağırlıklara bazen yuvarlak bir top, bazen bir tanrı veya tanrıça bazen de mitolojik bir yaratık formu verilen Roma ve Erken Bizans eserleri, sanatsal yönlerinin çok yüksek olması itibari ile önceki dönemlerden ayrılıyor. Sergide, Yunan tanrılarından Herakles, Athena, Mercurius ve Zeus Ammon’a ait büstlerinin kantar topuzu olarak tercih edilmesi dikkatimizi çekerken, Özkönü, “Hem Romalılar hem de Bizanslılar müşteriye güven vermek, alışverişin doğru ve adil bir şekilde yapıldığını vurgulamak amacı ile ağırlıklarında tanrı ya da tanrıça büstlerini kullanmışlar.” diyor.

Ölçü birimi olarak libra ve onun on ikide biri olan uncianın geçerli olduğu Roma İmparatorluğu’nda kullanımı yaygın olan, bulunduğunda oyun oynanan, fal bakılan ve kehanette bulunulan âşık kemiği formunun ağırlıklara da yansıdığını görüyoruz. Sergide, bu formda, en büyüğü 35 kilogram olan bronz ve kurşun kullanılarak yapılmış ve 3 parçadan oluşan bir sete de yer verilmiş. Tutamaklarının her bir ucu başparmak ve kuğu başı detayları ile şekillendirilen eserlerin gövdelerine ise gümüş kakma yöntemiyle harf ve rakamlar işlenmiş.


Kendilerini Romalıların mirasçısı olarak gören ve sanattaki kökleri Eski Yunan ve Roma’ya dayanan Bizans İmparatorluğu ağırlıkları, bir önceki dönemin devamı gibi görünse de yeni yapı beraberinde birçok değişikliği getirir. Çok tanrılı dinlerin yerini Hıristiyanlık, resmi dil Latince’nin yerini ise Yunanca alır. Ticaret hayatında kontrol ve otorite değişir, başkent Konstantinopolis siyasal, kültürel ve ticari hayatın en önemli kenti haline gelir. Devletin resmi terazi ağırlık ve ölçüleri, kentlerin en büyük kiliselerine konulur; fırıncı, bakkal, kasap, manav gibi esnaflar için kantar ve teraziler en önemli kamusal araçlar arasında sayılır. Bizans ağırlık sisteminin en temel kaynağı olarak nitelendirilen Vali’nin Kitabı’nda, “Vali” (Eparkhos) damgasını taşımayan kantar, terazi ve ağırlıklarını kullanan esnafın, kırbaç, saç kazıma, mallarına el koyma ve sürgün gibi cezalar aldığı anlatılır.

Özkönü, mal tartmak için litra, ounkia; sikkelerin ağırlığını kontrol etmek için ise nomisma kullanan Bizanslıların kantar ağırlıklarında küre biçimli betimsiz kantar ağırlıkları yanında imparator / imparatoriçe büstü biçimli kantar ağırlıklarını da kullandıklarını söylüyor ve ekliyor:  “Bizanslılar, ağırlıklarda birim ve değer belirtmiş. Uncia için, Yunanca Gamma harfi, nomisma içinse ‘N’ harfi yazmış. Ağırlıkların hemen hepsi bronz. Birim ve değer gösteren harflerde, kimi zaman gümüş kakma kullanılmış. Satıcıların eksik mal vermelerinin önüne geçmek için de üzerinde damga, monogram ya da dönem valisinin portresinin olduğu camdan yapılan birimler kullanılmış.”




Dirhem ve Miskal

Anadolu’da var olan ağırlık ve ölçüleri sergisi erken İslam dönemi eserleri ile devam ediyor. 1071 Malazgirt Savaşı ile gelen zafer, Anadolu Selçuklu Devleti ve kurulan Türk beylikleri sayesinde Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşmasında önemli rol oynar. Erken İslam Dönemi olarak adlandırılan bu dönemde, pazarlarda gümüşe dayalı dirhem ile altına dayalı miskal ölçü birimleri kullanılır. Ağırlık ölçü birimi olarak 1 miskal 4,810 gram, 1 dirhem ise 3,207 gramdır. Görünüşleri itibari ile bugünün zarlarına benzeyen eserler üzerlerine genellikle kuşgözü motifi işlenir.

14. yüzyıldan itibaren Rumeli ve Anadolu topraklarında sınırlarını genişleten Osmanlı’da, beylikler dönemi birimlerinin kullanımına devam edilir. Sistem 18. yüzyıla kadar devlet kontrolünde işler. Ticaret hayatı ticari merkez ve çarşılarda, bedesten, han ve arastalarda sürer. İmparatorluk, müşteri ve satıcının haklarını çıkartılan birtakım kanunlarla gözetir. Pazarlarda, adına ‘muhtesib’ denen kontrol memurları görev yapar. Hemen hemen her yıl kontrol edilen ağırlıkların üzerine kontrolden geçtikleri yıl ve padişahın tuğrası ile “ayar tam”, “ayar şod” (ayar oldu) veya “imtihan” yazılı damgalar vurulur. Koleksiyonda, Osmanlı dönemine ait, ağırlıkları 1 ile 1200 arasında değişen dirhemler, 17-19. yüzyıllar arasında kullanılmış halka biçimli damgalı eserler, kâse biçimli ağırlık seti, sarraf cep terazisi, çift kefeli terazi ile kantarlar yer alıyor. Ayrıca sergilenen cam ağırlıkların üzerinde yazılı olan halife, vali, imam adları veya Kur’an ibareleri dikkat çekiyor.


Ölçülerde Yeni Sistem 1931’de Kabul Edildi

Osmanlı’nın 19. yüzyıla kadar ağırlıkta genel geçer sistemi dirhem olsa da bazı ölçüler bölgeden bölgeye, yöreden yöreye değişiklik gösterir. Bir de resmi birimlerin yanı sıra anlam ve değeri sadece halk tarafından bilinen birimlerin kullanımı söz konusudur. Bu durum, özellikle Avrupa ile artan ticari ilişkilerde büyük problemler çıkarır. Aynı yüzyılda Avrupa’da gerçekleşen reform hareketlerinin yansıması olarak Osmanlı’nın pek çok alanında olduğu gibi ağırlık ölçülerinde belli bir standarda uyma konusunda fikir birliğine varılır. İlk kez 1869 yılında Sultan Abdülaziz döneminde dünya ticaretine ayak uydurmak amacıyla bir kanunname çıkartılarak, metrik sisteme geçiş uygulamaları başlar. 1881 Sultan Abdülhamit döneminde ikinci bir kanunname çıkartılsa da yeni meclis 26 Mart 1931’de 1782 Sayılı “Ölçüler Kanunu” kabul edilene kadar hem metrik hem de geleneksel sistem birlikte işler. Arşının yerini metre; okka, batman, dirhemin yerini kilogramın aldığı metrik sistem, 1 Ocak 1933’ten itibaren Türkiye’de zorunlu kılınır, bir yıl sonra da yürürlükte olur. Sergide, metrik sisteme geçiş kanunnamelerini görmek isteyenler için Osmanlıca (1869) ve Fransızca (1870) baskıları da yer alıyor.

Koleksiyonda, “Batılılaşma ve Metrik Sistem: Dirhem’den Gram’a, Arşın’dan Metre’ye” adı verilen bölümde 17. ve 19. yüzyıllar arasında bronz-demir, ahşap-pirinç gibi malzemeler kullanılarak yapılmış terazi takımları, ağırlık setleri ve kantar örneklerini inceleyebilirsiniz. Bölümün dikkat çeken parçaları arasında 19. yüzyıla ait “Bursa (1)312” damgalı, Sultan Abdülhamid tuğralı pirinçten yapılmış bir gram seti, 20. yüzyıla ait bronz ve seramik kullanılarak yapılmış Kütahya bölgesine yapıldığı düşünülen bir terazi, görünüşte bir saati andıran ancak hem okka hem de kilo bazında tartan demir bir terazi ile metrik sisteme uygun Tophane’de üretilen pirinç bir gram setini de görmek mümkün. Serginin, 20. yüzyıl eseri olarak öne çıkanlar arasında ise pirinçten yapılmış çift kefeli iki terazi örneği bulunuyor. Altın parlaklığı ile karşılıklı durarak göz kamaştıran terazilerin ağırlıklarına ay-yıldız damgası vurulmuş.




Uzunluk ve Hacim Ölçüleri

Anadolu’da metrik sistemin kabulünden önce kullanılan uzunluk ölçü birimi 3 çeşidi bulunan arşındı: Arazi ve bina ölçümlerinde mimar arşını (75,8 cm), çarşı ve pazarlarda, değişik cins kumaş, basma, halı ve benzeri ürünleri ölçmede kullanılan çarşı arşını (68 cm) ve endaze (65 cm). Osmanlı’da arşınların uzunluk kontrolleri devlet memurları tarafından yapılır, standarda uygun olanların uçları damgalanır. Sergide uzunluk ölçü birimleri bölümünü temsilen 19. yüzyıldan kalma bir çarşı arşını, bir endaze ve 2 metre yer alıyor. 1883’de Tophane’de demirden üretilmiş olan metrelerden birinin bir yüzündeki ölçüler Arapça, diğer yüzündekiler ise Latince yazılmış.

Özkönü, Osmanlı’da yeni sisteme geçmeden önce sıvı, buğday, tahıl ve baklagil gibi ürünleri tartmada hangi ölçeklerin kullanıldığı göstermek için sergide bir bölümün ayrıldığını söylüyor ve hububat ölçeği kile ile ilgili bazı bilgileri paylaşıyor: “Kilenin değeri, bölgelere göre değişse de, standart olarak 37 litreye denk gelen İstanbul Kilesi kabul görmüş. Kilenin, yarım, şinik, kutu, zarf gibi alt birimleri bulunuyor. Ayrıca bir de ağırlık eşdeğeri var ve bu değer, ölçülen tahılın cinsine ve kalitesine göre değişiyor. Örneğin, 1 kile buğday 22-26 okka (28-33 kg); 1 kile bakla 19-20 okka (24-25,5 kg); 1 kile yulaf 14-16 okka (17-20 kg) gelir.”


Özel Bölümde Özel Eserler Yer Alıyor

Müzede, koleksiyona kayıtlı özel parçaların bir arada sergilendiği bir alan var sırada. Zaman, yön ve konum belirleyen ölçü aletlerinden 2 pusula, 2 rubu tahtası ve kıblenüma camekânın ardından boy gösteriyor. Sergide yer verilen 19. yüzyılda pirinç ve camdan üretilmiş ilk pusulanın kadran üzerindeki güney açısının yaklaşık 35 derece, bir sonraki yüzyıla ait olan bronzdan yapılmış eserin ise 40 derecelik açıyla işaretlendiğini belirten Özkönü, aletlerin hem rüzgâr yönünü hesaplayabilmek hem de İstanbul'un güneyindeki bir yerleşimde olan birinin kıbleyi bulmasına yardımcı olmak amacıyla kullanıldığını söylüyor.

Eskinin astronomik gözlemlerinin yapıldığı, tasarımıyla da insanı şaşırtan “Rubu Tahtası” ile ilgili Yaprak Özkönü’den, şu bilgileri öğreniyoruz: “Rubu tahtaları belli bir enleme göre ayarlanır, zaman ile yön tayininde işe yarar. Koleksiyonumuzdaki ilk rubu tahtası 1860 tarihli ve “Osman” isimli bir usta tarafından yapılmış. İstanbul’un da içinde yer aldığı 41 derecelik enlemde kullanılan eserin, boş alanlarına kullanım kolaylığı sağlamak amacı ile hesaplamalarla ilgili pratik hatırlatma notları yazılmış. Eser, bu özelliği ile klasik rubu tahtalarından ayrılıyor. Diğer rubu tahtası ise 19 Şubat 1753 tarihli olup ve İbn-i Şeyh imzalı bir parçadır.”

Bu bölümde görülmesi gereken bir başka konum belirleme aleti ise adından da anlaşılacağı gibi kıblenüma. Kıble yönünü belirlemek için kullanılan bu alet üzerinde Bakü ve Hürmüz Boğazı arasındaki bölgede yer alan, Tahran, Isfahan, Semerkant gibi bazı şehirlerin isimleri yazılı iken, bu kentlerde olan birinin kıble yönünü bulmasında kolaylık sağlaması için tasarlandığı biliniyor.


Pera Müzesi “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” koleksiyonun son kısmı da 16. ve 20. yüzyıl arasında mimarlık ve mühendislikte kullanılan ölçü aletlerine ayrılmış. Bölümde çekül, gönye, cetvel ile köprü ve suyolu yapımlarında kot farkını bulmaya yarayan eşkenar üçgen biçiminde olan havai terazi örneklerine yer verilerek koleksiyona zenginlik katılmış.

İnsanların emekleriyle ürettiği malın başka birinin ürünü ile değiştirmesiyle başlayan ticari faaliyetler her dönemde giderek daha fazla yayılmış, buna bağlı olarak da ağırlık ölçüleri giderek önem kazanmıştır. Tarihin en eski yazılı kanunları sayılan ve yazılanların Tanrı’nın sözü olduğuna inanılan Hammurabi yasalarında dahi pazarlardaki ağırlık ölçülerinin ahlakından bahsedilir. Uygarlıklar, değiş tokuş ile hem daha fazla üründen yararlanmak hem de bu sayede para kazanmak istemiştir. Kendilerine bereket ve uğur getirdiğine inandıkları objeleri ağırlık birimlerinde tercih etmesi, üzerine de işleyebildiği en iyi sanatı yapmasının sebebi budur. Adaletin terazide belli olduğu bir düzende, ölçü aleti yapan ustaların da bir ağırlık setine, bir teraziye, bir kantara ve diğer tüm birimlere bu kadar zaman ve emek harcamış olmasına şaşırmamak gerek.



 Erken Bir Bilgisayar Denemesi: Rubu Tahtası

İlk örneklerine Orta Çağ’da rastlanan, usturlap, rubu tahtası ve kıblenüma gibi aletler zamanı ve kıble yönünü belirleme ihtiyacı ile ortaya çıkmıştır. Astronomi ve zaman ölçümlerinde kullanılan usturlaptan esinlenerek geliştirilen rubu tahtasını, namaz vakitlerini tayin eden muvakkitler ve camilerin kıble yönünü belirlemek isteyenler kadar uzaklık, açı, yükseklik ve eğim ölçen mimarlar da kullanırdı. Astronomi ölçümlerinde belirli bir enleme göre tasarlanır ve sadece bu enlemdeki yerleşim yerlerinde doğru bilgi verirdi. Rubu tahtasının Güneşin yükseklik açısını belirlemek için kullanılan ön (mukantarat) yüzü, belirli bir enlemden gözlenen yer ve gök küresine ait izdüşüm çizgilerini içerir. Arka (müceyyep) yüzü ise, gökcisimlerinin konumunu tanımlayan değerler arasında küresel trigonometrik fonksiyonları hesaplama, cebirsel ve aritmetik işlem yapmayı sağlayan bir hesap cetveli işlevi görür. Genellikle şimşir ve benzeri sert ağaçtan yapılan rubu tahtaları, 20. yüzyıl başlarına kadar İslam ülkelerinde yaygın biçimde kullanılmıştır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 4238 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK