Makale

Yeni Bir “Erdemliler Sözleşmesi”ne Doğru

  • #


Yazı: Prof. Dr. Bekir KARLIĞA

Yeni bir yüzyıla girdik. Başlangıçta her şey iyi gidiyor gibiydi. Bilişim teknolojileri, gezegenimizi küçülttükçe küçültmüş, bütün dünyayı anında evimizin dört duvarı arasına taşımayı başarmıştı. Eskiden bize son derece uzak gibi görünen gökyüzü, yakınlaştı. Aşılmaz sanılan dağlar aşıldı, okyanuslar geçildi, denizler kuşatıldı, ırmaklar dizginlendi. Ancak kısa bir süre sonra bizi büyük felaketlerin beklemekte olduğunun farkına vardık. Ümitlerimiz soldu, küçülen dünyamız ile birlikte, ufkumuz da daraldı, beklentilerimiz sıradanlaştı, muhayyilemiz cılızlaştı, bakış açımız sınırlandı. Varlığı, kameraların minicik objektifinden izlemeye başladık. Büyük yazarlara, şairlere, düşünürlere, filozoflara, sanatçılara hasret kaldık.

Yaşlı dünyamız, son otuz yılda tarihinde az rastlanır derecede büyük değişimler ve büyük yıkımlarla yüz yüze geldi. Hepimizi acı ve gözyaşına boğan doğal felaketlerle karşılaştık. Ekolojik dengeler bozuldu. Kuzey Kutbu’nda buzlar erimeye başladı. Büyük Okyanus’ta meydana gelen deprem sonucunda oluşan tsunami, Uzak Doğu’da büyük yıkımlar yaptı ve 270 bin insanın canına mal oldu.

Bilim adamları, küresel ısınmanın limit ötesi seviyeye ulaştığını söylemektedirler. Önümüzdeki yüz yılda, sıcaklığın, 1,4 - 5,8 santigrat derece arasında artış göstereceğini ve bu miktarın, yeryüzünde insanoğlunun belirmesinden bu yana gözlenen toplam sıcaklık artışından daha fazla olduğunu haber veriyorlar. Bunun sebebinin, sera gazlarının atmosferde toplanması ve şemsiye etkisiyle sıcaklığın dünyada kalması olduğunu haber veriyorlar. Küresel ısınmanın ana nedeni karbondioksit olduğundan, bunun kaynaklarını iyi belirlenmesi gerekir. Gelişmiş ülkelerde karbondioksitin yarısı binalardan (çoğu ısınma), yarısı da ulaşım ve endüstriden eş oranlı olarak çıkmaktadır.


İklim değişiklikleri neticesinde ortaya çıkmış bulunan okyanuslardaki sıcaklık yükselmeleri, kasırgaların şiddetini daha da artırmaktadır. Uzmanlar, böyle giderse yüz yılın sonunda, ABD’nin Meksika Körfezi kıyılarının yaşanamaz hale geleceğini bildiriyorlar. Birleşmiş Milletler tarafından Kanada’nın Montreal kentinde düzenlenen iklim değişikliği konusundaki uluslararası konferansta, gelişmiş ülkelerin, 2012 yılına kadar, sera etkisindeki gazların yayılmasını, 1990’daki düzeyinin % 5'in altına indirmelerini kararlaştırılmıştı. Aynı günlerde, Amazon nehrine kıyısı bulunan ülkeler topluluğu da (OTİCA) Peru’nun İquiatos kentinde yaptığı toplantıda “iklim değişikliği tehlikesine karşı acil önlemler alınmasının zorunlu hale geldiğini” açıklıyordu.

Yalnız doğal afetlerle boğuşmuyoruz, aynı zamanda ekonomik dengesizlikler ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler de büyük çatışmalara zemin hazırlıyor. Birleşmiş Milletler'in verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde yirmisinin, tüm dünya ticaretinin % 84,2'sini elinde bulundurduğu, toplam dünya gelirinin % 85,5’ine sahip olduğu ve toplam dünya üretiminin %84,7'sini tükettiği görülmektedir.

Yeni Bir "Erdemliler Hareketi" Başlatılmalı

Yeryüzündeki 385 milyarderin sahip bulunduğu servetin, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının sahip bulunduğu servete denk olduğu söyleniyor. Uzmanlar, bu gidişle, önümüzdeki on yıllarda, dünya nüfusunun ancak % 20’sinin refahtan pay alabileceğini, geriye kalan % 80’inin ise hayır cemiyetlerinin ve yardım teşkilatlarının yardımlarıyla hayatlarını sürdürebileceklerini ifade etmektedirler. Bütün bu olumsuz gelişmelere dur diyecek, insani değerleri yeniden hâkim kılacak, haklının yanında durup haksıza karşı çıkacak yeni bir “fazilet mücadelesi” başlatmanın zamanı gelmiş bulunuyor. Yeni bir diriliş ile silkinmeye, düşünce ufkumuzu genişletmeye, bakış açımızı büyültmeye, muhayyilemizi zenginleştirmeye kısacası, insanı önceleyen yeni bir yaklaşım geliştirmeye muhtacız. Evet, dünya çapında yaygınlaşan bu garip çelişkileri ortadan kaldırarak, vicdanları harekete geçirecek yeni bir “Erdemliler Hareketi” başlatmanın ve yeni bir “Erdemliler Sözleşmesi” (Hilfü’l-Fudûl) akdetmenin zamanı gelmiş bulunuyor.

Fransız filozof Michel Serres’in dediği gibi, acilen “küresel tabiat gerçeğinden hareketle küresel bir insanlık gerçeği ortaya konulmalı ve buradan da bir “Küresel ahlak” sistemi geliştirilmelidir. Yaktığımız, yıktığımız, tahrip ettiğimiz, talan ettiğimiz, altını üstüne getirdiğimiz çevreyi, yeniden kazanmanın yollarını aramalı ve bulmalıyız. Tabiatla yeniden dost olmalı, dostluklar kurmalı, onu sevmeli, sevdirmeliyiz.

Son zamanlarda bazı bilim adamları, toplumsal değişimlerle teknolojik değişimler arasındaki ilişkiyi, dalga teorisi ile açıklamaya çalıştılar. Tarih boyunca dünyamızın üç büyük dalga ile sarsıldığını ve buna bağlı olarak büyük değişimlerin yaşandığını dile getirdiler.

İnsanlık tarihindeki ilk büyük değişim dalgası, göçebelikten yerleşik hayata geçiş ile ortaya çıkmış ve tarıma dayalı üretim tarzı gerçekleşmiştir. İkinci büyük değişim ise buhar gücünün keşfi ile meydana gelmiştir. Buhar gücünün kullanılmasıyla birlikte, dünyamızın düzeni yeniden altüst olmuş, kas gücünün yerini buhar gücü almış ve tarım toplumundan endüstri toplumuna geçilmiştir. Nihayet günümüzde bilim ve teknolojide ortaya çıkan baş döndürücü gelişmeler, sanayi toplumunun yapısını temelden sarsmış ve bilgi, değişimin temel dinamiği haline gelmiştir. Böylece tarihin yönünü değiştiren üçüncü dalganın oluşturduğu döneme bilgi çağı denmiş ve bu dönemde ortaya çıkan toplum tarzına da bilgi toplumu denilmeye başlanmıştır.

Değerler Özlenen İdealler Halini Aldı

Küçülen dünyamızın karşı karşıya bulunduğu karmaşık sorunlar karşısında hak, adalet, refah, eşitlik, özgürlük, dürüstlük ve güven gibi değerler, bugün artık tüm insanlığın özlemini duyduğu idealler haline gelmiştir. Yirmi birinci yüzyılın, temel önceliklerinden birisi, hatta birincisi, hak ve özgürlükler konusudur. Kuşkusuz özgürlük, bir bilinç meselesidir ve insanın, var oluşundan ayırt edilmesi adeta imkânsız bir olgudur. Özgürlük, aynı zamanda içinde barış, hoşgörü, uzlaşma ve dostluk gibi insani erdemleri de barındıran bir değerdir.

Özgürlüğün, yükümlülük ve sorumluluk ölçüsü bağlamında ele alınması gerekir. İnsan, toplumsal bir çevre içinde var olduğuna ve yaşadığına göre, onun özgürlüğünün, başkalarının özgürlüğünü engelleyecek noktaya ulaşmaması gerekir. Bu nedenle özgürlük, isteyenin istediği gibi davranabilmesi değil; başkalarının özgürlüğüne saygı duyarak ortak yaşama katılmasıdır.

Böylece özgürlük, insanın kendi varlığının farkına varmasında maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirmesinde itici bir güç olurken; aynı zamanda kendisinden başlayarak hemcinslerine, çevreye topluma ve doğal ortama sorumluluk bilinciyle yaklaşmasını sağlar. Kendi özgürlüğünün, ancak ötekinin özgürlüğü ile gerçekleşebileceğini anlamasını temin eder.

Günümüzde, karşı karşıya bulunduğumuz özgürlük kadar önemli bir diğer konu da haklar sorunudur. Hak kavramı, bireyin manevi dünyasında kök salmazsa, toplumda düzen, denge, huzur ve barış yerleşemez. Maddi güç, çıkar hırsı, bencillik; dolayısıyla haksızlık, düzensizlik, kargaşa ve güvensizlik yaygın hale gelir. Bu da bireylerin maddi gücü esas alan, ikiyüzlü, emeksiz, güvenilmez, korkak, zorba kişiler haline dönüşmesine neden olur.


Hak kavramının en çok belirginlik kazandığı yer ise, adalet ve hukukun üstünlüğü sahasıdır. Hukukun üstünlüğü ilkesinden anlaşılması gereken şey, öncelikle insanlığın ortak değeri haline gelen ve insan onurunu temel alan nesnel, genel, adalet ve hakkaniyet kurallarının bütünüdür. Hukukun üstünlüğü, insan doğasını temel alır. Onun maddi-manevi bütünlüğünü tanır, korur ve gelişmesine imkân hazırlar. Genellikle doğrudan ayrılmama ve hakka riayet etme anlamına gelen adalet, bir hukuk terimi olarak, hüküm ve davranışlarda doğru olmak, gerçeğe uygun karar vermek, eşit olmak, eşit kılmak anlamlarına gelir. Verilen ile hak edilen arasındaki dengeyi gösterir.

Adalet Doğuştandır

Bir ahlak terimi olarak da adalet, bireysel ve toplumsal alanda hakkaniyet ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda dirlik ve düzenliği sağlayan erdemleri ifade eder. Adalet duygusu, insanda doğuştan vardır. Zira insan tabiatı, anarşi ve kaostan hoşlanmaz, denge ve düzeni arar. Gerçekte adaletin temel dayanağı hakkaniyettir. Nitekim adalet ile eşitlik arasında paralellik bulunduğunu göz önüne alan ünlü filozof Aristo, denkleştirici adalet ve dağıtıcı adalet ayırımını yapmıştır.

Hakkaniyet, her kesin gerçekten hak ettiğini elde etmesi demektir. Dağıtıcı ve denkleştirici adalet anlayışlarının arasında yer alır ve her ikisinin eksikliğini ortadan kaldırarak nasafeti meydana getirir.

Bu ayırıma ek olarak, yüzyılımızda ayrı bir önem kazanmış olan sosyal adalet ise, insanların topluma katkıları oranında dünya nimetlerinden yararlandırılmaları yerine, eşit şartlarda katkı sağlayabilecekleri ortamın ve imkânların hazırlanmasını öngörür. Bu ortamı sağlama görevi, devlete düşmektedir. Sosyal devlet, bu anlayışın ürünüdür.

Adalet, hukukun temel kavramıdır. Adaletin gerçekleşebilmesi için yasalarla, yasaklar arasında bir denge ve uyumun bulunması gerekir. Bu ikisi arasında denge ve uyum olmadığı takdirde, hoşnutsuzluklar artar. Adalette esas olan ve herkes için bağlayıcı nitelik taşıyan husus, nesnelliktir. Öznellik, ancak erdem anlamında olduğu zaman bir değer ifade eder.

Toplumsal adalet, tek başına bireyden çok, toplumun yapıcı bir unsuru olarak bireyin toplumla ilişkilerini belirler. Bu da ancak bütün toplumsal ilişkilerin ortak yarar ilkesine göre düzenlenmesi halinde mümkün olur. Herkes ortak yararı gözetmedikçe ve aynı geminin yolcuları olduğu anlayışıyla hareket etmedikçe toplumsal adalet gerçekleşemez. Toplumsal yarar uğruna bireyin göz ardı edilerek özgürlüklerini kısıtlayıcı yaklaşımlar, artık günümüz dünyasında hoşgörüyle karşılanmamaktadır. Toplum düzeninin, hakların yanı sıra görev ve sorumlulukla dengelenmesi gerekir. Sadece hakların savunulduğu, görev ve sorumlulukların göz ardı edildiği toplumlarda, düzenli bir toplumsal yapı kurmak mümkün olmaz. Toplumsal adaletin gerçekleşebilmesi için, insanlar arasında ayırım yapılmaması, fırsat eşitliğinin sağlanması ve herkesin kurallara uyması gerekir.

Adaletin gerçekleşmesinde ekonomik sistemin de önemli bir yeri vardır. Bireyler, kendi ekonomik çıkarlarını her şeyin üstünde tutmaya çalışır ve başkalarının haklarını gözetmezlerse, toplumun dengesi bozulur. Gelir dağılımında, ekonomik rekabetin gelişmesinde, paylaşım ve bölüşümde adalet ortadan kalkarsa, toplumsal düzen işlemez. Devletin görevi, her türden ekonomik adaletsizliğin önünü almak, sivil toplumun da vazifesi, bu konularda duyarlı olup tepkisini açığa vurmaktır.

Aynı şekilde, toplumun her kesiminde adaletin gerçekleşmesinde, siyaset mekanizmasına da önemli roller düşer. Siyasal amaçlar uğruna, toplumsal dengelerin bozulması ve tarafsız yönetim ilkesinin zedelenmesi, toplum bünyesinde onulmaz yaralar açar. Mutlaka hukukun ve kutsal olarak kabul edilen değerlerin siyasallaşmasının önü alınmalıdır. Yasaların çıkarılmasında ve uygulanmasında, toplumun belirli kesimlerinin, güç odaklarının veya bireylerin yararları yerine, ortak toplumsal yararlar gözetilmelidir.

Hayatın her alanında, özellikle nimet ve külfetin dağıtımında, adalet biricik ölçü olmalıdır. Ekonomik alanda adaletli paylaşım, bireyin ve toplumun kendine güvenini, hayata olumlu bakışını, sevgi, dostluk, dayanışma ve barış duygularının güçlenmesini, maddi ve manevi bakımdan sağlıklı kalkınmayı, en önemlisi iç barışı, huzuru, güveni ve refahı sağlar.

Bugünkü yoksulluğun, işsizliğin, üretimsizliğin, sorumsuzluğun ve giderek toplumu içten içe çürüten erdemsizliğin temelinde, adaletli paylaşımın yokluğu yatmaktadır. Adaletli paylaşımın olmadığı yerde iç sömürü başlar. Toplum en zenginler ve en yoksullar olarak bir birine düşman iki kutba ayrılır. Üretim, verim, kalkınma ve refah düşer, insanca yaşama ortadan kalkar. İnsanın haysiyet ve onurunu koruması, geliştirmesi sorun olur. Erdemsizlik yaşama biçimi haline gelir. Aslında böyle bir toplum, toplum olmanın asgari şartlarını da yitirir. Onun içindir ki “adalet, mülkün temelidir.”

İnsan haysiyetinin ve onurunun, hak ve özgürlüklerinin tanınması, korunması ve geliştirilmesinde, insan aklının ortaya koyduğu en uygun yönetimin demokrasi olduğu kabul edilmektedir. Modern düşünce temelinde anlamını bulan demokrasi, yaklaşık iki yüzyılı aşkın tarihi içinde, köklü ve anlamlı gelişmelere uyum sağlayabilmiş yönetim biçimidir.

18. ve 19. yüzyıllarda demokrasi, dayandığı felsefi düşünceler gereği, insan haysiyet ve onurunu esas almanın yanı sıra, insan hak ve özgürlüklerini de klasik çerçevede, yani eşitlik bağlamında kavramaktaydı. Buradaki eşitlik, soyut, insana göre tanımlanan siyasi ve hukuki eşitlikti. Günümüzde ise bireyin ve toplumun katılımını, insan hak ve özgürlüklerinin daha geniş alanda gerçekleşmesini amaçlayan ileri demokrasi anlayışı egemen olmuştur. İleri demokrasilerde, insan hak ve özgürlüklerinin kapsamı giderek daha da genişlemiştir. Seçme-seçilme, düşünce ve ifade özgürlükleri ne kadar vazgeçilmez değerler haline gelmişse; yaşama hakkı, çevre, barış ve gelişme hakları da o nispette vazgeçilmez değerler olmuştur.

Toplumsal bir varlık olan insanın, yerleşik hayata geçmesi, nüfusun artması, ticaret ve sanayiin gelişmesiyle birlikte, belirli kuralları bulunan toplumsal sistemler oluşmuş ve böylece devlet adı verilen yapı ortaya çıkmıştır. Birey ile toplum arasında karşılıklı ilişkileri devlet, koyduğu yasalarla düzenler. Çağdaş devletin görevi, yurttaşlarının ekonomik ve sosyal haklarıyla, düşünce ve inanç özgürlüklerini güvence altına almak ve gerek bireyin, gerekse toplumun moral ve entelektüel gelişimini sağlamaktır. Devlet, bireyi ezen ve baskı altına alan değil, ona hizmet götüren, mutluluk ve esenlik ufuklarını açan bir aygıttır. Devlet; dini inanç ve felsefi kanaatler konusunda taraf olmamak durumundadır. Sadece inanma ya da inanmama özgürlüğünü korumakla yükümlüdür.

Dürüstlük İnsani Bir Gereklilik

Bugün özenle üzerinde durulması gereken bir diğer konu da dürüstlüktür. Dürüstlük ahlaki bir erdem olduğu kadar, insani bir gerekliliktir de. Hem kendimize, hem de başkalarına karşı dürüst olmak ve dürüst davranmak zorundayız. Bireyler ve toplumlar arasındaki karşılıklı güven, ancak dürüstçe inşa edilecek ilişkilerle mümkün olur.

Güven bireyin mutluluğu için olduğu kadar; toplumsal hayatın barış, hoşgörü ve dayanışma içerisinde sürdürülmesi ve uluslararası barış ve huzurun gerçekleşmesi için de zorunludur. Günümüzde güven bunalımı çağdaş uygarlığın en önemli sorunlarından birisi haline gelmiştir. İnsanlar birbirine güvenini yitirdiği gibi, toplumlar da birbirine güvenini yitirmiş durumdadır. Güven kaybının temel nedeni ise “adalet”, “eşitlik”, “özgürlük” ve “dürüstlük” gibi temel erdemlerin göz ardı edilmesidir. Artık toplumlar; güven durumuna göre “yüksek güvenli” “düşük güvenli” toplumlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

“Yüksek güvenli” toplumlar, bireylerine güvenen, bireylerin kendilerine özgüveni olan ve bu nedenle hakkaniyetin, özgürlüğün, şeffaflığın egemen olduğu toplumlardır. Bu toplumlarda sosyal refah yaygınlaştığı gibi, serbest rekabet ortamında gelişen ekonomi de son derece canlı ve dinamik bir yapıya sahip olur. “Yüksek güvenli” toplumlarda; şirketler, eğitim kuruluşları, gönüllü birlikler, medya, sendika, yardım amaçlı örgütlenmeler ve dinî kuruluşlardan oluşan sivil toplum örgütleri yaygın ve geniş serbesti içerisinde etkinliklerini sürdürürler. Başarılı sivil toplum, ancak bireylerin alışkanlıkları, âdetleri ve ahlâkî değerleri üzerine bina edilir. Bu değerler de, bilgi ve becerilerin kuşaklar boyunca birbirine aktarılmasını sağlayan ve toplumsal dayanışmanın ilk basamağını oluşturan aile kurumu içerisinde rahatça boy salıp gelişme imkânı bulurlar.

Gerek küresel, gerekse bölgesel boyutta karşı karşıya bulunduğumuz sorunlarımızın üstesinden gelebilmemiz için, tek başına akılcı yaklaşımlar ve pozitif değerler yeterli olmaz. Bunun yanı sıra mutlaka ahlâkî ve manevî değerlerin temelini oluşturduğu dini ve kültürel motivasyonların da güçlü olması gerekir. Din, insanları hem bu dünyada, hem de öte dünyada mutluluğa ulaştırmak üzere Tanrı tarafından gönderildiği kabul edilen kurallar bütünüdür. Dinin tarihi, insanlık tarihiyle birlikte başlamıştır. İnsanoğlunun uzak yakın çevresinde olup biten şeyler hakkındaki ilk açıklamaları, hep din kaynaklı olmuştur. Bu durum, insanın zamanla oluşturduğu bilim, kültür, sanat, hukuk ve ahlak gibi insana özgü etkinlik alanlarında, kısacası medeniyet yaklaşımında dinin önemli bir rol oynadığının göstergesidir.


Dinlerin Ortak Bir Mesajı Var

Laiklik ise kısaca din ile devletin birbirinden ayrılması ve bütün dinlere ve inançlara karşı tarafsız olmasıdır. Laik devlet, din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alır, herkesin inançlarının gereklerini serbestçe yerine getirmesine imkân sağlar. Laiklik; insan hakları ve özgürlükleri konusunda eşitlik ve adalet ilkelerini hiçbir taraf tutmadan uygulamayı öngörür. Katı materyalist veya pozitivist Laiklik anlayışından, akılcı, değişim ve gelişime açık Laiklik anlayışına kadar çok farklı Laiklik yaklaşımları bulunmaktadır. İnsanoğlu, bilinmeyen bir dünyadan geliyor, belirli-belirsiz bir ortamda kısa bir yolculuk yapıyor, sonra da bilinmeyen bir dünyaya doğru yolalıyor. Üç merhaleden oluşan bu yolculuğumuzda, bizim bilinmeyene doğru açılmamızı sağlayan üç ayrı kapımız var: Din, Felsefe ve Sanat.

Adeta bilinmezlikler okyanusunda yüzen insanoğlunun, gerçeği aramak üzere koyulduğu metafizik yolculukta, önünü açan ve aydınlatan ilk ve en önemli kapı dindir. Din, ilk insanla beraber doğmuş ve -yeryüzünde varlığı devam ettiği müddetçe- son insana kadar da devam edecektir.

Bizim bilinmeyene doğru açılmamızı sağlayan ikinci kapı, felsefedir. İnsanoğlu kimi zaman dinden aldığı güçle, kimi zaman da dinin ölümsüz soluğundan uzak düşerek, gerçeği bulmaya çalışır. Dinden ilham alarak yol almaya çalıştığında aklını olmazların zoruyla boğuşmaya sokmak yerine, akıl ötesinin yardımıyla hakikati aramaya gayret eder. Fakat dinin can veren soluğundan mahrum olarak, kendi zihni melekelerini çalıştırıp hakikate ermeye çabaladığında, çoğu zaman büyük sıkıntılarla yüz yüze gelir. Genellikle de bu sıkıntıları aştığını sandığı anda, daha büyük sıkıntılar okyanusunda çırpınmaya başlar.

Nihayet bizim bilinmeyen ile burun buruna gelmemizi sağlayan üçüncü kapımız ise sanattır. Sezgi gücümüzün boy salıp geliştiği bu alanda, şiir, musiki, güzel sanatlar ve mimari bizi bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıkarır. Zihnimizden geçirip de kelimelere dökemediğimiz gerçekleri, sanatkâr, nazma, nağmeye, yazıya döker, mermere nakşeder.

İnsan, varlık yapısı bakımından bir bütünlük arz eder. Ruhuyla bedeniyle, maddesiyle manasıyla komple bir varlıktır. Batıl inançlar ve katı ideolojiler, insanın bu varlık yapısını parçaladılar ve onu, ya sadece ruhtan ibaret soyut bir varlık haline getirmeye, ya da sadece bedenden ibaret maddi bir varlık haline dönüştürmeye çalıştılar. Bu ise, bütünüyle varlık hakkında yanlış yaklaşımların ortaya çıkmasına neden oldu. İşte ilahi dinlerin ana hedefi, parçalanmış olan bu varlık tasarımını yeniden kurmaktır.

Din, felsefe ve sanatın ortak bileşkesi olan bilgelik (Hikmet), insanın insanüstü ile irtibat sağlayarak çevresinde gördüğü mucizevî yapıyı anlama ve ruhunun derinliklerinde yer etmiş olan ezeli hakikatleri bir şekilde ifade etme çabasının özgün şeklidir.

Dinlerin ana mesajı ortaktır: Yaratılışın, yani fıtratın sesine kulak vermek, "yaratılanı yaratandan ötürü" sevmek; bütün dünyada barış, hoşgörü, dostluk, sevgi ve saygıyı geçerli kılmaktır. Bugün üzülerek görüyoruz ki, insanlığın ortak değerleri yerine, ayrılıklar ön plana çıkarılıyor, kör fanatizm, aralarında dinlerin ve felsefelerin de bulunduğu evrensel değerleri kötüye kullanarak, dünyamızı kan gölüne çeviriyor. Her türlü aşırılığa, bağnazlığa ve fanatizme karşı, aklı, sağduyuyu, sevgiyi ve hoşgörüyü egemen kılmalıyız. Fanatizmin ve radikalizmin her türüne karşı hiçbir ayrım gözetmeksizin ortak bir duruş sergilemeliyiz. Yeryüzüne, nefret tohumları değil sevgi çiçekleri ekmeliyiz.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 612 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK