Giyim

Osmanlı’nın Çeyiz Sandığı Kütahya’nın Örnek Atölyesi

  • #


Yazı: Yard. Doç. Dr. Pınar YAZKAÇ* Fotoğraflar: Mehmet PEHLİVAN

Yaşayan Kütahyalı sanatçılarımızdan Cemile Gül, hem geleneksel kıyafetlerin tasarlanması ve üretiminde verdiği emekle hem de Kütahya'nın sanat hayatına yaptığı katkı ile sadece Kütahya için değil bütün Türkiye için örnek alınabilecek bir kariyere sahip. İcra ettiği sanata pek çok insan kazandıran ve Kütahya’nın sanat merkezi Germiyan Sokağı'nda bir de atölye kuran Cemile Gül Hanım'ı ve Kütahya’nın el sanatlarını yakından tanıtmaya çalıştık.

Kütahya ili her dönemde sanat ve folklora öncülük yapan bir kent olmuştur. Şairleri koruyan Germiyanoğulları'na ve bestekâr padişahlarıyla ünlü Osmanlı'nın şehzadelerine ev sahipliği yapan Kütahya, Anadolu kadın giyim kültürü alanındaysa çok zengin bir koleksiyonun sahibidir.

Anadolu'nun her yanında, kendine has folklorik, özellikle bölgenin kültürünü yansıtan giysiler vardır. İç Anadolu, Marmara ve Ege bölgeleri kavşağında bir geçiş noktasında bulunan Kütahya'nın, özellikle kadın giyimi konusunda Anadolu'nun başka hiçbir yerinde olmayan bir farklılık ve zenginliği bulunuyor.

Kütahya; Germiyan Beyliği ve Osmanlı saray giysilerinin etkisi altında, en kaliteli renkli ipek işleme, sim sarma gibi tekniklerle kadife, atlas, yünlü mantin kumaşlar üzerine işlenmiş çok değerli kıyafetlere sahiptir. Anadolu'da düğün giysisi olarak bir veya iki çeşit giysi varken, Kütahya'da bindallı, yolaklı, dallı, eğrimli, çatkılı, tefebaşı gibi çeşitleri bulunmaktadır. Bunlar da kendi içlerinde ayrıca üçetekli, entari ve şalvarlı olarak ayrı türlere ayrılır.


Germiyan Beyliği’nden bu yana babadan oğula, oğuldan toruna ve gelinlere geçen, geleneksel bir şekilde halen devam eden Kütahya kadın kıyafetleri daneleri, takıları ve iğne oyaları günümüze kadar gelmiştir. Ancak konu üzerinde başlı başına sağlam bir esere rastlanmamıştır. Günümüzde çoğu aile, kıyafetleri, kına gecelerinde genç kızlarına giydirerek sergilemektedirler. Bunun dışında kıyafetler evlerde sandıklarda muhafaza edilmektedir. Ve sergilenemeyen bu kültürel zenginliklerimiz saklı-gizli tutularak, nineden toruna, anneden kızlara aktarılmaktadırlar.

Türk kültürü için son derece önemli olan Anadolu başlıkları, yazmaları, giysileri, takıları ve el işleri, artık sandıklarda bile zor bulunan, geleneklerimizle birlikte yok olup giden giysiler, kumaşlar, başlıklar, iğne oyaları, örtüleri tespit edip kayıt altına almak için, ilgili literatürü tarayarak işe başladık. Yaşayan Kütahyalı sanatkârlarımızdan biri olan Cemile Gül ile birebir görüşmeler yaparak doğru bilgiler almak ve bunları kayıt altına alarak kalıcı bir eser çıkartmak amacıyla çıktık yola.

Nakışlara İlgisi Çocuklukta Başlamış

7 bin yıllık tarihi ile toprağın, ateşin ve suyun buluştuğu Germiyan diyarı, Evliya Çelebi’nin memleketi Kütahya’da, Cemile Gül ile Pirler Mahallesi’nde tarihi Germiyan Sokak’taki Cemile Gül Geleneksel El Sanatları Atölyesi’nde buluştuk. Aslına uygun olarak restore edilmiş görkemli konak, Osmanlı dönemine ait, 17. yüzyıl dekor ve nakışlarla dolu odalarıyla karşıladı bizi. Karşımızda güler yüzlü, kendinden emin, ne yaptığını çok iyi bilen, güçlü ve azimli, sağlam karakterli Kütahyalı bir hanımefendi duruyordu.

Kütahya’nın ilk kadın girişimcilerden olan ve bu önemli el sanatlarının yol katetmesinde emeği geçen Cemile Gül tam karşımızda. Dilerseniz tarih kokan kıyafetlerin hikâyelerini dinlemeden biraz tanıyalım onu. 1964 yılında Kütahya’da doğar Cemile Gül. Annesi ev hanımı, babasıysa memurdur. İki kardeştir. İlk, orta ve lise eğitimini Kütahya’da tamamlayan Gül; üniversiteyi Dumlupınar Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’nda geleneksel Türk el sanatları üzerine yapar. İki yıl da formasyon eğitimi alarak üniversiteyi tamamlayan Gül tahsil akademik eğitimi sırasında Gazi Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’nun değerli hocalarından Bilgi ve Gönül Hanım'dan çok yararlanır.

Cemile Gül nakışlara olan ilgisinin daha çocukluğundan itibaren başladığı söyleyerek başlıyor sohbete. “Belki çok sıradan gelecek kulağa ama gerçekten çocukken başladım dikişe. İlkokula giderken oyuncak bebeklerimi kendim giydirdim. Elim iğne ve ipliğe daha o yaşta çok yatkındı. Dolayısıyla Kütahya Kız Meslek Lisesi’ne devam ettim. Bu Rabbimin bana verdiği bir yetenekti.” diyor. Yeteneği eğitimle desteklemenin son derece önemli olduğuna vurgu yapan Gül, “Rabbimizin bize verdiği yeteneğin teknikle, okulla desteklemediği takdirde, ben Cemile Gül olarak, bu yeteneğin hiçbir işe yaramayacağını düşünüyorum. Yetenek fıtratınızda vardır ama eğitimle desteklemek şart.” diyor.


Cemile Gül’ün çalışmalarına baktığımızda, 17.-18. yüzyıl Osmanlı dönemine ait izlere rastlıyoruz. Osmanlı’nın kuruluş bölgeleri, Kütahya, Eskişehir, Bozüyük, Bursa yörelerinde kullanılan Osmanlı dönemine ait motifler ve eğrimli, çatkılı, dizibağlı, tefebaşı gibi otantik kadın kıyafetleri Gül’ün çalışmalarında yer alıyor. Kıyafetlerin tümü en ufak bir değişiklik yapılmadan, geleneği bozmayacak işleme teknikleri kullanılarak ve kumaşlar seçilerek, aslına sadık kalınarak yapılmışlar.

Aynı zamanda günümüze uyarlanmış, modernize edilmiş kıyafetler de tasarlanıyor burada. Cemile Gül’ün tasarımlarında tamamen kendisine ait olan desenler yer alıyor.

Giysilerdeki İhtişam Osmanlı’nın Kudretini Yansıtıyordu

Cemile Gül’den, 17. ve 18. yüzyıla ait Osmanlı kadın kıyafetleri hakkında bilgi vermesini istiyoruz. Senelerini bu işe veren, tarihimize ait değerleri yarınlara özüne saygılı kalarak taşıyan Gül, Osmanlı’nın zenginlik ve ihtişamını gösteren giysilerle ilgili “Sarayın hareminde yaşayan kadınların bir başka deyişle valide sultanın, haseki sultanların, kadın efendilerin, gözdelerin ve ikballerin giysilerinin ihtişamı, Osmanlı’nın zenginliğini ve kudretini yansıtmaktadır. Bütün zamanını haremde geçiren ve hiyerarşik düzen içinde yaşamak zorunda olan saraylı kadınların giysileri, halkın giysisinden daha özenliydi. Sarayda giyim-kuşama son derece önem verilir, özel olarak dokunmuş kaliteli kumaşlardan dikilmiş giysiler giyilirdi. Saray kadınlarının kalite arayışları, dokumacılığın gelişmesini de önemli ölçüde etkilemiştir.” diyor ve ekliyor, “Padişahlara, vezirlere ve başka ileri gelenlere altın işlemeli yastıklar, örtüler, elbiseler ve benzeri eşyalar yapılırdı. Dokumacıların hazırladığı kumaşlar, isteğe göre, sarayda cariyeler tarafından, nakkaşların çizdikleri örneklere göre çeşitli teknikler ve zengin motiflerle işlenirdi. Saray işlemeleri, kullanılan malzemenin kalitesi, yüzey düzenlemesindeki mükemmellik, seçilen motiflerin biçimlendirilmesi sayesinde benzeri teknik özellikler gösterilen şehirli işlemelerinden bir bakışta ayırt edilebilirdi. Mesela Suvai denilen kumaşlar, üzerinde bol ipek ve pek az sırmayla yapılan ‘tepebaşı’ tarzı, tamamıyla şehirli işlemeleri arasında görülen bir tarzdı. Saray işlemelerindeyse bunlara rastlanmazdı. Hatta böyle bir işleme, yukarıda sayılan nitelikleri gösterse bile sarayda kullanılmayan kumaşlar üzerine işlendiğinden yine saray işlemesi olarak kabul edilemezdi.”

16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen sürede Osmanlı’da kıyafet kültüründen de biraz bahsedelim. Osmanlı’da görkemli giyecekler; kemha (brokar), kadife, çatma (bir kadife türü), seraser (altın ve gümüş alaşımlı telle dokunmuş ipekli kumaş), diba, atlas, canfes, tafta, vala, çuha, sof ve şal gibi kumaşlarla yapılırdı. Osmanlı kıyafetlerinin en önemli özelliği bol dökümlü, örtülü ve uzun olmalarıydı. Kadınlar şalvar, hırka, gömlek, entari; erkekler ise şalvar ve çarık giyerlerdi. Her meslek grubunun kendine ait bir kıyafeti bulunurdu. Osmanlı İmparatorluğu, her türlü sanat ve zanaatta olduğu gibi giyim kuşamda da 16. yüzyılda en yüksek düzeyine ulaşmıştır. 17. yüzyılda imparatorluğun ekonomik durumuna paralel olarak dokumaların kalitesi de düşmeye başlamıştır.


16. yüzyıl başlarından itibaren kadınlar sokak kıyafeti olarak ferace, yaşmak ve peçeyi kullanmışlardır. Kışın yünlü, yazın ipekli kumaşlardan yapılan feraceler; kolları ve bedeni bol, önden açık ve yere kadar inen bir giysi türüydü. Özellikle, Lale Devri’nde kadınların sosyal yaşantılarında olan değişiklikler giyinme ve süslenme anlayışını etkilemiş, kadınlar genellikle üç etekli, sim sırma işlemeli elbiseler giymeye başlamışlardır. Altın işlemelerin ve alabildiğine dolu nakış ve renkli işlemelerin yoğun kullanıldığı örtüler ve kadın giysileri en zengin dönemini, Lale Devri’nde yaşamıştır. 18. yüzyılda kadınların iç elbiseleri, saten veya altın işlemeli brokar kumaştan, önü açık, ilik ve düğmeli yapılmıştır. Elbiselerin kolları bileklerde daralmaktadır. Belin altından beli sıkmadan bağlanan, üzeri işlemeli kadife, saten, deri veya kaşmirden yapılmış bir kuşak vardır. Kalçayı, belin biraz aşağısından dolanarak saran kuşağın ilgi çekici olmasına özen gösterilmiş ve önem verilmiştir. Bütün kadınlar, yaz aylarında "bürümcük" isimli ince kumaştan topuklara kadar uzun gömlek giymişlerdir. Elbiselerinin altına giyilen şalvar topuk üstünden bir uçkurla sıkılmıştır. Kadınlar kıyafetlerinde her tür giyimi üst üste kullanmalarına rağmen kıyafet bütünüyle bir uyum içindedir.



Batılaşma Kıyafetlere de Etki Etti

Değişen ve yüzünü Batı’ya çeviren Osmanlı’da bu dönemden sonra kadına ve kadın kıyafetlerine bakış da değişmeye başlamıştır. 19. yüzyılla birlikte Türk kadınları, önden açık, düşük uzun kollu, Şam ipeğinden elbise ve yeşil kuşak ile ayak üzerine zengin görünümlü drapelerle düşen geniş şalvarlar giymeye başlamışlardır. Zengin kadınlar, iç çamaşırı olarak, hareket rahatlığı sağlayacak şekilde geniş dikilen ipek gömlekler giymişlerdir. Yerli kozalardan çekilen ipeklerle el tezgâhlarında dokunan bu ipek kumaşlar, birçok aile için geçim kaynağı olmuştur.

Bu yüzyılda elbiselerin kol ağzına ve etek ucuna ipek malzemeden sanatlı tığ oyaları uygulanmıştır. Dekoltesi oldukça açık bırakılan yaka, giyenin zenginlik derecesine uygun değerde bir mücevherle iliklenmiştir. İç gömlekleri, topuklara kadar uzun, ipek şalvarın üstüne giyilmektedir. Şalvarlar için canlı renkler ve kaliteli kumaşlar kullanılmıştır. İç gömleklerin üstüne de gene topuklara kadar uzun; diba, damıska ve canfes gibi zamanın çok değerli ipeklerinden hazırlanmış elbiseler giyilmiştir. Elbiseler vücut hatlarını belirli şekilde ortaya koymuş ve önden bele kadar sık düğmelerle kullanılmıştır. Üç etekli olan elbiselere bol sırma işlemeler, sırma kaytanlar ve elmas düğmeler kullanılmıştır.


19. yüzyılda, Türk kadınlarında beldeki kemer, yüksek ziynet eşyalarından biridir. Kemerler; elmas, inci gibi değerli taşlarla süslenmektedir. Göbek hizasından bağlanan kemer tokaları da değerli ve göz alıcı taslardan oluşmuştur. Tıpkı Kütahya kadın kıyafetlerinde gördüğümüz gibi günümüze kadar da gelmiştir. Tefe başı, eğrimli, çatkılı, dizibağlı, üç etek ve bindallı gibi.

Tüm bu değerleri bugünlerde canlı tutarak yarınlara taşımak için çalışan Cemile Gül’den atölyesinde nasıl çalıştığını öğreniyoruz. Gül çalışma şeklini şu sözlerle ifade ediyor: “İki tür çalışma yapıyorum. Birincisi; birebir geleneksel olana sadık kalarak yapılan tasarımlar, ikincisi; modernize ederek kendi motiflerimi ve desenlerimi kullanarak yapılan işler. Fakat onlarda da işin tekniğine sadık kalınarak yapılıyor. Buna çok özen gösteriyorum. O nedenle atölyemizde; Osmanlı otantik kadın kıyafetleri ve işlemelerini birebir uygulanarak çalışıyoruz. Örneğin Çin iğnesi, çapraz iğne, hesap işi çok tercih ettiğimiz teknikler arasında.”

Elbiselerde dival işini kullanmayı tercih eden Gül’ün bu tekniğin bugünde Maraş’ta hâlâ uygulanmakta olduğunun altını çiziyor. “Kadifeler, atlaslar, hatta desenli ipekliler üzerine yapılan ‘Bindallılar’ bu teknikle işlenmiştir. Bunlar genç kızların çeyiz elbiseleri olmuştur. Aynı zamanda buralarda kullanılan motifler şahısların statüsünü belirliyor. Motiflerin bir dili ve iletişim gücü var. Bir de bu desenler kadının sosyal statüsünü ve psikolojik durumunu da ortaya koyuyor. Eğer kadının eşi askerse kullanılan motif farklı; yaşlı ya da orta yaşlıysa farklı; genç, bekâr bir kız ise motif çok daha farklıdır. Kadın yasta ise onun başına taktığı dane örtüde kullanılan motif de diğer tüm motiflerden ayrılır.” diyor.

Osmanlı döneminde sarayda yapılan işlemeler hakkında detaylı bilgi veren Cemile Gül’e göre saray işlemelerinde bulunan örneklerin en eskileri 16. yüzyıla tarihleniyormuş. Mesela sırma işlemelerin varlığı ancak tahminle söylenebiliyormuş. Çünkü o dönemde malzeme olarak en çok ipek ve sırma kullanılıyormuş. Nitekim İstanbul sarayında ‘ehl-i hiref-i hassa’ (özel sanatçı takımı) teşkilatı çerçevesinde ‘Esnaf-ı nakkaşan-ı zer-düzan’ (altın işleme esnafı çarşıda saray işlemeleri için malzeme hazırlayan esnaf), kumaşçılar, kadifeciler, işlemeciler görülüyormuş.

Yazının başında değinildiği gibi saray işlemelerinin bir bakışta ayırdedildiğine değinen Gül, şehirli işlemelerin, ister motiflerini tabiattan alsın ister üsluplaştırılmış hayvan figürleri kullanılmış olsun, genellikle saray işlemelerine özenilmiş eserler olduğunu söylüyor. Bu motiflerin halk zevkini yansıttıklarına değinen Gül,  “İstanbul, Edirne, İzmir, Bursa gibi büyük merkezlerde daha ziyade esnafla halkın meydana getirdiği bu işlemelerde pastel renkler bir arada kullanılır, sırma ile karıştırıldığı zaman çok çeşitli motifler, hatta sahneler elde edilir. Lale, karanfil, sümbül, gül, bahar çiçekleri, palmetler, köşk ve saray motifleri soyutlaştırılmış manzaralarıdır. Yalnız motiflerin oluşturduğu bir çeşit peyzajdır bu işlemeler. Hele İstanbul işlerinde açık bir yüzey üslubu, bütün özellikleriyle belirgin hale gelmiştir. Çin iğnesi, sıra atma, hesap işleri, İstanbul işlemelerinde başarıyla tatbik edilmiştir. 18. yüzyıldan başlayarak, şehirli işlemelerinin zengin örneklerine sahip bulunuyoruz.” diyor.


Osmanlı’nın Gelinliği

Cemile Gül’ün en son çalıştığı proje ise 'Osmanlı’nın Gelinliği; Kırmızı Tefe Başı Kıyafeti' ismini taşıyor. Gül “Günümüzün beyaz gelinliği bize İtalya’dan ithal moda olarak gelmiştir. Kütahya’da gelin kızlarımızın gelinliği ise hâlâ kırmızıdır. Cemile Gül’ün 'Geleneksel Osmanlı Kınası Kınalı Eller' projesi de bu geleneği tekrar canlandırmak amacıyla hayata geçirdik.” diyor.  Gerçek Türk kına gecelerini yaşatmak ve gençlere sevdirmek amacıyla yola çıkan Cemile Gül, “Bu projede oluştururken amacım; adet ve göreneklerimizi doğru ve güzel bir biçimde gençlere aktarmak; kıyafetlerimizin bozulmamış haliyle ‘o dönemde kına geceleri nasıl yapılırdı’, bunu göstermekti.  Bu proje ile bizim Kütahya yöremizi yansıtan kına geceleri organize etmek ve bu geleneğimizi tüm ülke çapında tekrar yaygınlaştırmayı amaçladık.” sözleriyle özetliyor.

Cemile Gül, aynı zamanda Kütahya'da pek çok ilke imza atan ilk kadın girişimci. Tarihi Germiyan Sokağı’nın yeniden restore edilip kültürümüze kazandırılmasına emeği geçenler arasında o da yer almış. Zamanın Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’a “İlk konağı ben açacağım. İnsanlara örnek olmak istiyorum. Açılışa sizin gelmenizi istiyorum.” diyerek medeni bir cesaret gösteren Gül, Kütahya’nın kültür elçisi olmuş ve bu sokağın tarihi Germiyan Sokağı olarak tekrar hayata dönmesi için çok emek sarf etmiş.

Kütahyalı ev hanımlarına; üreterek, çalışarak ekonomiye katkı sağlayan, özgüven sahibi bireyler olmaları yolunda rol model olan Cemile Gül, tam yirmi yıldır atölyesinde yüzlerce kadını iş ve sanat sahibi yapmış. Gül’ün, yetiştirdiği talebeler Kütahya’da kendi el sanatları atölyelerini açarak onun öğrencileri olarak çalışmalarına devam ediyorlar.




‘Sanat, Çok Sancılı Bir Süreç’

Meslek hayatı kimsenin hayal bile edemeyeceği başarılarla ve güzelliklerle geçen Cemile Gül, başarısının sırrını şu sözlerle açıklıyor: “Yaptığınız işin mürekkebini yalarsanız o iş güzel ve düzgün oluyor. Sanatla uğraşıyorsanız her şeyden önce, emek sarf etmeniz gerekiyor. Aynı zamanda maddi açıdan sınırlanmıyor olmanız gerekirken, sanata ayırdığınız zamanın da bol olması gerekiyor.” Kütahya’nın, çok küçük bir şehir olmasından dolayı imkânların sınırlı olduğunu değinen Gül, “Belki doğru olan, kısıtlı imkânlarla başarıyı yakalamak. Çok rahat şartlar altında olsaydım bu kadar başarılı ve azimli olamazdım belki de. Evet, sıkıntılar beni başarıya itti.” diyor ve sözlerine devam ediyor “Sanat, çok sancılı bir süreçtir. Sıkıntılı zamanlarda çok sevdiğim Mehmet Dumlu Hocam benim için çok önemli bir yere sahiptir. O sancılı dönemi atlatmak için dostlarınızın varlığı çok önemlidir. İşte Mehmet Dumlu Hocam bir gün bana: ‘Yavrum deryaya dalmışsın en derindesin, en karanlık yerdesin ama ayağını vurup çıkman o kadar yakın ki, en karanlıktaki dönem aydınlığa en yakın olduğun zamandır.’ demişti. Onun sohbetlerine tam 16 yıl katıldım. Beni manevi başarıya götüren güç, manevi dayanağım, beni gelecekte başarıya götürecek, dayanağım Mehmet Dumlu Hocam olmuştur. Onun sayesinde çoğu nakış öğretmeninin hayal edemeyeceği başarılar elde ettim.”

Cemile Gül’ün meslek hayatı boyunca aldığı ödülleri soruyoruz: “Branşımla ilgili MEB, Çıraklık Eğitim ve özel kuruluşların işbirliği ile gerçekleşen “Geleneksel Türk İşlemeleri” dalında ve “Çeşitli Teknikler” dalında birincilik ödüllerim oldu. Bu konuda alınabilecek ödüllerin pek çoğunu kazanmış birisi olarak çok gururluyum.” diyor.

Gül, başarısının sırrını ise şu sözlerle özetliyor: “Kendi yorumladığım motiflerin, otantik bir şekilde sunmam ve tekniklerin aslına sadık kalarak bozmadan uygulamış olmam çok önemli. Tamamen kendi iç dünyamda yarattığım, hayal ettiğim bu motifler bana başarının kapılarını araladı. ‘Bu dönemde evimde nasıl motifler kullanabilirim?’, ‘Benim duygularımı yansıtacak motifler neler olabilir?’ diye düşünerek, işin tekniğine sadık kalarak tasarladığım motifler başarının gerçek anahtarı oldu. Cemile Gül için özünü bozmadan yaptığı motifler kadar kullandığı malzeme de çok önemli. “Kullandığım kumaşlar tamamen el dokuması, Anadolu’da dokunan kumaşları seçiyorum. Özgünlükten ve kaliteden ödün vermemek adına çok yapay polyester, sentetik, kumaşlara iş yapmıyorum. Osmanlı döneminden beri dokuna gelen kumaşlarla çalışıyorum. Özellikle el dokuması Antakya-Samandağ el dokumaları, keten, ipek kumaşlar, yöresel Antep, İzmir–Ödemiş ve Denizli el dokumaları tercihim olmuştur. Üstüne altın, gümüş kaplama sim malzemeler, ipek makaralar ve piyasada bulunan nakış makaralarını kullanıyorum.


Gül, İngiliz Kraliyet Ailesi İçin Defile Düzenlemiş

Öğretmenlik yapmayı da kendi tasarladığı kıyafetleri de üretmeyi seven Cemile Gül, sevdiği bu iki işi bir arada yapabilmek için 1994 yılında kendi atölyesini kurmuş. Tam 20 yıldan beri Cemile Gül Nakış Atölyesi’nde öğretmenlik yaparken tasarımlarını hayata geçiren Gül için ‘Sanatın ve sanatçılığın emekliliği yok.’ Gözüm görüp, kalbi attığı sürece sanatıma devam edeceğini söyleyen Gül’e meslek hayatında unutamadığı bir anısını sorduğumuzda gerçekten de unutulması çok güç bir anısını paylaşıyor bizimle. “Geçen yıl İngiltere Kraliçesi Londra’ya davet etmişti. Orda bir defile yaptık.” diye başlıyor anısını anlatmaya. “Osmanlı kadın kıyafetleri ve günümüze uyarlanmış kadın kıyafetlerinin yer aldığı defileyi Kraliyet Ailesi mensuplarının da yer aldığı toplam 150 kişi izledi. Defilenin sonunda teşekkür konuşmasını yapmaya çıktığımda, Kraliyet Ailesi’nden bazı kişilerin ayağa kalkarak alkışlaması beni derinden etkiledi. Orada yalnızca Cemile Gül’ü değil aynı zamanda tüm ülkemdeki Türk kadınlarının el emeği alkışlanıyordu. Türk sanatı karşısında ayağa kalkmışlardı ve bundan ülkem adına gurur duymuştum. Anadolu’dan bir kadının, bir eğitimcinin Türk sanatını sergilemesi ve o atmosferde Türk kadının anlatması ve temsil etmesi beni onurlandırdı. İşte o anı unutamıyorum.” diyor haklı bir gururla.

Cemile Gül, yaşadığı Kütahya’nın kendisine çok katkıları olduğunu da değinmeden edemiyor. Kütahya kültürünün içinde önemli bir yere sahip olan çini sanatının da altını çiziyor. “Benim şehrimin insanı, taşı toprak, toprağı çamur, çamuru sanat eseri yapıyor.” diyor. Gül’e göre Osmanlı Dönemi’nde sarayın işlerini yapan, sultanların çeyizini, sünnet yataklarının nakışını işleyen, zamanın modasını belirleyen valide sultanlara çalışan Kütahya insanının yüreğinde bir sanat sevgisi var. Gül’ün sanat hayatında çok önemli bir yere oturttuğu Mehmet Dumlu hocasının bir sözü aklına geliyor sonra ve “Hocam bana en büyük öğüdü ‘Yavrum; Kütahya evliyalar şehri, Osmanlı’nın sanat şehriydi. Kütahya’da her evden en az bir sanatçı çıkar. Toprağında, fıtratında sanat var. İnsan bu dünyaya bir hizmet için gelir. Senin hizmetin de Kütahya’nın el sanatlarını, kadın kıyafetlerini tüm dünyaya tanıtmak. Kütahya’nın manevi güçleri hep senin yanında merak etme’ demişti. Ben bu işi bu bilinçle yapıyorum.” diyor.




Eserlerini Bağışlayacak

Eserlerini; gelecek nesillere aktarılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağışlamayı düşünen Cemile Gül,  bir şeyler yapmak isteyen insanların hep İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere yönelmelerini eleştiriyor ve gençlere “Benim ülkemin her şehri ayrı güzel. Anadolu’ya yüzlerini çevirsinler. Anadolu; çok zengin renk, doku ve motifi barındıran çok önemli bir mozaik.” tavsiyesinde bulunuyor. Gül’e göre Kültür ve Turizm Bakanlığı’na da önemli görevler düşüyor. “Bana göre bakanlık maddi ve manevi olarak Türk kadın el sanatkârlarının yanında yer almalı. Çünkü çalışkan ve maharetli Türk kadını, fırsat verilirse bunu en güzel şekilde kullanacaktır.” Cemile Gül, geleneksel sanatların geleceğine ümit penceresinden bakıyor: “Daha nice Cemile Güller, nice altın eller ortaya çıkacaktır inanıyorum.” diyerek tamamlıyor sözlerini.

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 3966 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK