Resim

Batılılaşma Döneminden Bugüne Türk Resim Sanatı

  • #


Yazı: Mukadder ÖZDEMİR*

Sanat yalnız meta değeri olarak var olamayacağı gibi, boş zamanları değerlendiren süsleme bir uğraş da değildir. Doğa ve insan ilişkilerini, yaşamın zenginliğini gösteren ve kişisel bütünlük ile özgüveni kazandıran vazgeçilmez bir unsurdur.

Alanındaki karmaşaya rağmen tüm zamanlarda sanat önemini korumuştur ve korumaya devam etmektedir. Günümüz sanat ortamının oluşmasında Batılılaşma döneminin de etkileri yadsınamaz. Osmanlı’da ve hatta günümüzde bile Avrupa ile boy ölçüşme sorunu yüzyıllar boyunca devam etmiş ve etmektedir. Osmanlı Batı’daki gelişmeleri önce alt etmek istemiş, başaramayınca sorunu bütünleşmekte bulmuştur. Bu bütünleşme çabaları sanat alanında da etkili olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyadaki gelişmelere ayak uyduramayarak gücünü yitirmesi ile yavaş yavaş Batı etkisinin altına girdiği bilinmektedir. Daha 1838’de İngiltere ile daha sonra da Batı'nın önde gelen diğer iktisadi güçleriyle yapılan bir dizi ticari anlaşmayla, İmparatorluk bir yarı sömürge rolünü üstlenerek kapitalist sisteme resmen katıldı. Bu dönemde Osmanlı kültür hayatı tamamen batılılaştırıldı. Batı baskın bir kültür modeli sunarak Osmanlı sanatı üzerinde etkili oldu. Kültürel koşul, her türlü sanatın kaynağının Batı sanatı olduğu kavramıydı. 19. yüzyıl boyunca Avrupalı sanat öğretmenlerinin İmparatorluğa davet edilmesi ve sanat öğrencilerinin Avrupa’ya gönderilmesi bu anlayışı gayet iyi gösterir.Batı tarzı resim İmparatorlukta 19. yüzyılın ikinci yarısında başladı ve sanatsal malzeme yağlıboya resme dönüştü, boyutlar çarpıcı biçimde genişledi ve illüstrasyon yerine yorum başladı. Böylece resim sanatımız yüzyıllar sürecek bir yenileşme çabasına girdi. Ancak Batı'nın resim tekniklerini öğrenirken kendine yabancılaştı ve organik bütünlüğünü kaybetti. Günümüzde resim sanatımızın yeniden organik bir bütünlüğe ulaşmasını sağlayabilmek küreselleşen dünyada boş bir amaç ve beklenti olarak değerlendirilebilir. Çünkü dünyamızda artık sanatçıların ve entelektüellerin ilgi alanlarını kültürel belleğin yitirilmesi, kimliksizlik, sosyal duyarsızlık, maddiyata dayalı bir yaşama karşı çekilen sıkıntılar oluşturmaktadır.


Osmanlı’nın Batı'ya Dönüşü ve Türk Resim Sanatı

Bugün farklı sıkıntıların bulunmasına rağmen bulunduğumuz noktaya nasıl geldiğimizi bilmek sanatımızı ve kişiliğimizi anlamlandırmada hala önemini korumaktadır. Batılılaşma hareketi içinde bilinçli olarak yürütülen programların bugün gelinen noktaya etkisine gelince; günümüze ulaşan eserlerin, sanatımıza katkıda bulunmuş ama sanat kalitesi yönünden kalıcı bir şeyler yaratmamış eserler olarak değerlendirilebileceğidir. Bu konu pek çok spekülatif yorum yapmaya müsaittir. Ancak sonraki yılları, günümüz aydınının ve sanatçısının bilinçlenmesinde,  geride faydalanılması gereken pek çok olgu ve eser bırakmıştır.



Türk Resminde Batılılaşma

Ülkemizde resim sanatı Osmanlı’nın son yılları ve Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar kendi değerlerimizden çok Avrupa’ya bir öykünme olarak sürdürdü kendini. En iyi ve en çağdaş sanatçılar, yıllarca Avrupa’ya gidip onların biçimini ve rengini alanlar ve yansıtanlar olarak kabul edildi. Osmanlı toplumundaki değişim aydınların gerçekleştirdiği bir değişimdir.  Yönü yukarıdan aşağıya doğrudur ve en önemli özelliği de güdümlü olması, dışa bağlı bulunmasıdır.  Tüm toplumlarda devrimin bilinçli ifadesini daima aydınlar temsil etmiştir.

Bizde de aydınlar tarafından adeta empoze edilen bu değişim, özünde herhangi bir sanatsal gerçeğe dayanmıyordu ve ayrıca toplumsal bir itkinin sonucu da ortaya çıkmış değildi. Kimi aydınların özellikle de dış dünyada yaşanan bir dizi gelişmeye bakarak verdikleri karar sonucunda ortaya çıkmıştı ama asıl önemli yanı, bu gelişmelerin bile dış konjonktür ve bir dizi dış güç tarafından denetlenmesiydi. Değişimin özünü bu gerçek oluşturuyordu. Sermayenin, özellikle de emperyalizmin amaçları Osmanlı toplumu üzerinde bir başkalaşımın yaşanmasını gerekli kılıyordu ve bu farklılaşma aydınlar aracılıyla gerçekleştirildi. Aydının bu toplumda bir ağır sancı haline gelmesi de bundan sonradır.1


O dönemlerde Osmanlı resmi iki kaynağın ürünüdür. Bir, Batılılaşmış askeri okullarda yetişmiş ressamların, iki, sivil sanatçıların.  Asker ressamlar kuşağından başlayarak 19. yüzyılın büyük kısmı boyunca Osmanlı sanatçıları, resimlerinin 1936’da İstanbul Güzel Sanatlar Müzesi’nde ilk kez sergilenmesinden sonra sanat eleştirmenleri tarafından Osmanlı Primitif Üslubu adı verilen kendilerine özgü bir üslupla eserler ürettiler; bu üsluba bağlı olanlara kısaca primitifler dendi. Fransız yazar Renê Huyghe’un da kullandığı bu sınıflandırma, Turan Erol ve Sezer Tansuğ gibi bazı yazarlar tarafından eleştirilmiştir.2  Ad üzerindeki tartışmalar farklı bir alanın konusunu oluşturacağından girmeye lüzum görmesek de öncü veya primitif diyebileceğimiz bu sanatçıların bakış açılarının üzeride durmamız gerekir.



Türk Resminin İlk ve Son Özgün Dönemi Primitif Ressamlar

Primitiflerin resimsel anlayışlarının özgün yönünün bulunduğu ve eserlerin bu açıdan birlik oluşturduğu kabul edilmelidir.  Primitif ressamların onları ilk geleneğe yaklaştıran birçok yönü vardır. Örneğin bu sanatçılar nesnelerin hareket eğilimlerini öngörmek ve onlardan belli uygun armoniler çıkarmak yerine, düzenli veya yan yana konmuş nesnelerin değişmezliğini tercih etmişlerdir ki bu doğu minyatürlerine özgü bir özelliktir. Sonuçta, ağaçlar tıpkı kuşlar ve evler gibi yerlerine mıhlanmışlardır; kısacası hiçbir şey hareket ediyor veya yerini değiştirmek istiyormuş gibi görünmek istemez. (.) Primitifler bilincinde olmadan Batı üslubunu tasavvuf yoluyla yazmaya çalışmışlardı.

Askeri okullarda resim dersi verilmesine rağmen, resimler doğanın içinde yapılmıyordu. Bunlar daha çok figürsüz manzara resimleriydi, figür çizme konusundaki korku ve tereddütler, İslam’ın getirdiği yasağın canlı tasvirinde devam etmesi olarak açıklanabileceği gibi, anatomi konusundaki uzmanlaşmış bilgiye sahip olmamaları da buna sebep oluşturmaktadır. Bu sadece Avrupa’da eğitim görmüş seçkinlerin sahip olduğu bir vasıftı.  İlk kuşakta desen işçiliği ve derinlik etkisi yaratma becerisi dışında aranan niteliklere rastlanmaz.


17. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın başlarına kadar geçen sürede çok sayıda gayrimüslüm Osmanlı ressamı ortaya çıkmıştır. (..) Osmanlı resminin Batılılaşma yolunda ilerlemesine en az askerler kadar katkısı bulunmuş olan sivil sanatçılar da vardır. Bunların arasında Türk-Müslüman olanları da belirtmek gerekirse; Sultan Abdülaziz, Emin Baba, Osman Hamdi, Salih Molla Aşki, Tevfik Fikret, Ömer Adil, Şehzade Abdülmecit, Osman Asaf, Tekezade Sait, Muazzez, Galip, Ahmet Münib gibi sanatçıların çalışma ve kişiliklerinin de Batılılaşma döneminde o dönemin Türk resmine etkilerinin olduğu bilinmektedir.3

Türk resim sanatının minyatür klasiklerinden sonra dünya resmine yaptığı en önemli katkı hâlâ bu resimler olduğu kuşkusuz. Hilmi Kasımpaşalı, Mustafa, Osman Nuri, Hüseyin Giritli, Ahmet Ziya, Fahri Kaptan, Fevzi Hüseyin ve Ahmet gibi imzalar taşıyan bu resimler, geleneksel tasvir duyarlığıyla modern resmin teknik sorunlarını, ûslup bütünlüğünü de kapsayan bir başarı ile birleştirmişlerdir. Çizim ve resimde doğa soyutlamasının, gözlem sırasında alınan basit ve yüzeysel notlarla başarılamayacak kadar güç bir iş olduğunun anlaşılması zaman aldı.4  Bütün primitifler 18. yüzyılda ülkeyi ziyaret eden Melling, Hilair gibi Batılı ressamlarla aynı beğeniyi gösteren manzara ressamlarıydı.5

Ancak Primitifler, resimleriyle, sıradanlığı gerçekten aşan belli bir gerçeklik düzeyine ulaşmışlardır. Primitiflerin ürünleri uluslararası resim tarihinde sahicilikleri ve benzersiz üsluplarıyla yer almaktadır. İkinci kuşakta da buna benzer özellikler bulunuyordu. İkinci kuşak ressamlarımızın durumuna ve sanat ortamına gelince, daha çok tasarım ve perspektifle meşgul olan primitiflerden sonra, çabalarını çoğunlukla renklendirme ve kompozisyon değerleri üzerinde yoğunlaştıran bir başka ressamlar grubu ortaya çıktı; bu ressamlar çok yavaş da olsa, doğayı sadece taklit etmektense yorumlamaya da başlamalarıyla primitiflerden ayrılırlar.

Bu grubun sanatçıları arasında Süleyman Seyyid, Hüseyin Zekai ile birlikte Ahmet Ali (Şeker Ahmet Paşa) başta gelen sanatçılarımızdandır. Süleyman Seyyid doğa resmi çizmeleri için öğrencilerini açık havaya çıkaran ilk öğretmendi.  Sanatçı manzaralar da yapmasına rağmen asıl başarısını natürmortlarda gösteriyordu. Bir diğer sanatçı Hüseyin Zekai Paşa Avrupa’ya hiç gitmemişti6 ama dikkatli gözlemciliği sayesinde doğrudan doğruya bakarak resim yapmış ama izlenimcilikten etkilenmemiştir. Geleneği izleyip, güçlü hatlarla perspektifi ima ederek bireysel bir anlatım yolu aradı.




Yoruma Giden Anlayışta 1914 Kuşağı

Sanayi-i Nefise Mektebi tarafından düzenlenen Avrupa sınavını kazanarak Paris'e gönderilen, İbrahim Çallı ve kendi olanakları ile giden Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij, Nazmi Ziya Güran gibi ressamlar I. Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte 1914'te ülkeye geri döndüler. Türk resim tarihinde “1914 Kuşağı“, “Çallı Kuşağı“ veya “Türk İzlenimcileri“ diye adlandırılan bu sanatçılar Avrupa’dan döndüklerinde izlenimciliği Türk resmine taşıdılar. Ortak bir sanat anlayışına sahip oldukları söylenebilecek olan bu grupta Hüseyin Avni Lifij simgeci görünümü ile farklılık göstermektedir. Grubun başlıca ilham kaynağı İstanbul’un görünümleri (Peyzajları) olduğu, Nazmi Ziya Güran, İbrahim Çallı ve Hikmet Onat’ın İstanbul’un çeşitli bölgelerini konu alan çalışmalarından da anlaşılmaktadır. Bu sanatçılar arasında portre ressamlığına yönelen Feyhaman Duran da yer alır. grubun başlıca üyeleri, İbrahim Çallı, Ruhi Arel, Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Hüseyin Avni Lifij, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail, Sami Yetik ve Ali Sami Boyar’dir.

1914 kuşağı sanatçıları, çağdaş Türk resim tarihi içinde Şişli Atölyesi olarak bilinen ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın isteği ile Viyana ve Berlin Sergileri için konusu savaş ve kahramanlık olan resimler yaptırmak amacıyla Şişli’de açılan atölyede de çalıştılar. Cumhuriyet döneminde de etkinlikleri süren bu sanatçılar, toplumsal konulu eserler yanında Atatürk ve devrimlere bağlılığı konu alan resimler de yaptılar. Aralarında eğitimci yönleri bulunanlar ise Cumhuriyet dönemi resim sanatçılarının yetişmesinde önemli rol oynadılar.

19. yüzyıl Osmanlı ressamları ile 20. yüzyıldakiler arasında bir köprü gibi düşünülen Halil Paşa’nın Sanayi-i Nefise’ye aldığı 1914 kuşağı ressamlarıyla birlikte empresyonist akımı temsil ettiği bilinir.7 Empresyonist akım Türkiye’de çok sevilmiş ve yıllarca da devam etmiştir. Bu dönemin önemli sanatçılarından İbrahim Çallı, serbest, rahat fırça vuruşları ve özgün yorumu ve öğrencilerinin yanında yürekli çalışması ve kişiliğiyle etkili olmuş ve sonraki yılları da etkilemiştir. Ülkemizde empresyonizm o kadar etkili olmuş ve sevilmiştir ki, yakın zamana kadar Türkiye’de genel beğeni düzeyi empresyonist düzeyde kalmıştır. Bu dönemde sanatlarıyla etkili olan 1914 kuşağının oluşturduğu sanatçılar uzun bir liste oluşturmaktadır. Bu dönem sanatçıları daha serbest tutumlarıyla resim sanatında yoruma giden bir anlayışı başlatmış oldular.

Çoğu yurt dışında eğitim gören ve Sanayi-i Nefise’de hocalık yapan sanatçıların dışında, Diyarbakırlı Tahsin, Hoca Ali Rıza gibi bazı sanatçılarımızın da belirleyememiş olsak da etkilerinin olacağı şüphesizdir. Yurt dışına hiç gitmemiş olan ve tutucu kişiliğine sanatını uyarlamaya çalışan Hoca Ali Rıza’nın, sürekli açık havada çalışmalarıyla pek çok Türk gencine sanatı sevdirmiş olacağı muhakkaktır. Ancak hocanın eserlerinin sanatsal değeri, yansıtmacı anlayıştan öteye gidememiş eserler olarak değerlendirilmiştir.




Kültür Hayatında Bir Yenilik Sanat Sergileri

Batılılaşma dönemi kültür hayatındaki yeniliklerden biri de sanat sergileriydi. İlk resim sergisi, 28 Aralık 1845’te Oreker adlı Avrupalı bir manzara ressamı tarafından sarayda düzenlenmişti. Resim üzerine odaklanan ilk halka açık sergi de 1873’te düzenlendi. Dönemin gazetelerinden anlaşıldığı kadarıyla, bu olaya beş Türk-Müslüman sanatçıyla birlikte yirmi beş gayrimüslim katılmıştı. 1876 yılında, özel bir kuruluş tarafından düzenlenen resim sergisi, Pera’daki akademinin kurucusu Guillemet tarafından açıldı. Bunların arkasından “ABC Kulübü”nün sergileri gelir.8

Resim sergilerinde ikinci çıkışı yapan İngiliz elçiliği olmuştur (elifba kulübü).9 Elifba Klübü olarak kendini tanıtan sanat kuruluşunda hazırlanan serginin, İngiliz büyükelçiliği Papazı Bay Washington tarafından düzenlendiği ve 1880 yılında birinci serginin Mavrokordato adlı bir Rum’un aracılığıyla Tarabya’daki Rum okulunda açılmış olduğu, 1880 yılı, ABC  Kulübü resim gösterisine katılan sanatçıların çoğunluğunu Osmanlı olmayanlar, ya da kendi deyimleriyle Hristiyan sanatçıların oluşturmuş olduğu anlaşılmaktadır.

O günlerin dış basında çıkan yazılarından yapılan yorumlardan anlaşıldığına göre; ülkemizde sanatı yönetme işine gönüllü görünün İngilizler Müslümanları ve toplumu aşağılayan bir yaklaşım içinde bulunmaktaydı. O günün Osmanlı basınında Mesencer Gazetesi'nden bahisle; ”mezkur gazete ait oldukları milletlerini belirtmediği birtakım Osmanlı sanatkarlarını bu maddeden gerek evvel ve gerek sonra, başka milletlerdenmiş gibi tanıtıyor. Olasıdır ki, Mesencer Gazetesi'nin inanışına göre, Müslüman olmayan Osmanlı dahi olamıyor.”10 Osmanlı’nın Batılılaşmasını ilgi ile izleyen Batı basınında övgü ile söz edilen bu sergide çok sayıda yabancının yanı sıra iki Türk (Prenses Nazlı, Osman Hamdi) ve dört gayrimüslim de katıldı. Üzerinde durduğumuz konu, sanat dışı görünmesine rağmen; sanatı kullanarak gerçekleştirilmiş bir müdahale olması sebebiyle hem sanatı, hem de toplumsal ortamı etkilemiş olması düşüncesiyle konumuzla ilgili görünmektedir.

1884-85 sömestrinin sona ermesiyle, yeni açılan Sanayi-i Nefise Mektebi, her yılın akademik faaliyetlerinin sona erdiğini gösteren sergilerin düzenlemeye başlaması ise sanatsal atmosferi etkileyen önemli gelişmelerdendir.


Cumhuriyet Döneminde Sanatta Batılılaşma

Batılılaşmanın Cumhuriyet döneminde devam edeceği ve etkilerinin de olacağı şüphesizdir. Cumhuriyetten sonraki yılların gelişmesine de değinecek olursak 1930’lu yıllar gerçek bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde akademiden yetişen veya Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde resim eğitimi gören genç sanatçıların tek tutkusu artık resim yapmak değil ulusal bir kimlik yaratma çabasını da gütmekti.11  1930’lu yıllarda, Kurtuluş Savaşı'yla bağımsızlığını kazanan bir ülkede, yeni bir devlet kurma ve sürdürülen kalkınma savaşı ile birlikte, Cumhuriyet’in devlet ve ulus yaklaşımı, resim sanatımızı da etkilemiştir.

Turgut Zaim ulusal yöresel resmin kurucusu olarak değerlendirilir. 1940’lı yıllarda sanatçılarımız; biçimci inşacı anlayışa yönelmiş, yöresel Türk resim konularını ve Anadolu peyzajını ortaya çıkarmıştır.12 1937-1944 yılları arasıda yurt gezileri yapılmış, Anadolu sanatçılarda derin izler bırakmış, üsluplarını belirlemiştir. Devletin böyle bir desteğe girişmesi, Cumhuriyetin ilanından itibaren bir kentleşme süreci yaşayan Türkiye’nin 19. yüzyıl sonunda sanayileşme çabasının batı tarafından engellenmeye çalışılmasının da etkisiyle tarım kesimine ağır basan ilişkileri geliştirmek zorunda olmasından kaynaklanıyordu. Böylece devlet sanatçılar yoluyla halkla ilişki kurabilecekti.13

Köklü bir geleneği olmayan her sanatın, kendine örnek aldığı modelleri taklit etmekle başlayan ilk tedirgin adımlardan sonra bir kimlik arayışına girmesi doğaldır. Resim sanatının Türkiye’deki macerası da bu süreçten geçmek zorundaydı.  Kısacası 1940’lardan sonra, Türk sanatçılar gözünü kendi çevresine, toprağına, tarihine, insanına, geleneğine çevirmiştir. Bugün artık batıdaki güncel sanat gelişmelerine olduğu gibi öykünme yerine, kendi anlatım ve iletişim gücünü geliştirme çabasındadır.  Ülkemizin toplumsal yapısının değişmesi, sanayileşme, kültürel değişimler ve batı dünyasına daha gerçekçi gözlerle yaklaşma düşünceleri, genç kuşak sanatçılarının kişisellik eğilimlerini hızlandırmıştır.


Bir dönüm noktası olan 1940’lı yıllar Türk resminde görülen toplumcu gerçekçi anlayıştaki ressamlar açısından önemlidir. 28  Mart 1940’da açtıkları Liman Sergisi ile birlikte “Yeniler Grubu”nu kurmuşlardır. Bu grup, D Grubu’nun aşırı Batı yanlısı biçimlerine ve ekollerine karşı çıkmıştır. Toplumsal yaşamı ve bu yaşamın sorunlarını irdeleyen, halkın sorunlarını sevinçlerini, sıkıntılarını ve hüzünlerini yansıtan bir anlayışı savunmuşlardır.



Bireysel Anlayışlar ve Bağımsız Sanatçı Kimliği

1950 sonrasında Türk resmine önemli etkileri olduğu söylenebilecek grupların varlığından pek söz edilmez. Resim sanatı 1940’lardan başlayarak ve 1950’lerden sonra iyice belirginleşen özgün kişilik geliştirme konusunda oldukça güçlenmiştir. 1950’li yıllar Türkiye’ye soyut resmin girdiği yılardır. Sanatçılar okul, grup kavramlarının dışına çıkmaya başlamıştır. Bu yaklaşım, yani özgür bağımsız sanatçı kimliği, Türk resim sanatının çağdaşlaşmasının gözlendiği Türkiye’de, sanatçılar da “evrensel” değerlerde kendini kabul ettirme gereğini duymaya başlamıştır.14 Sınırsız batı tutkusunun Türk resmini ardı arkası kesilmeyen kopyalarla kısırlığa itişi, karşı tepkiyi 1950’lerde getirmiştir.

Osmanlılar arasında genel sanat kalitesinde 17. yüzyıldan başlayarak bir düşme yaşanmasının sonucunda, özellikle resimde hep Batıya bağlı bir çözüm üretmeye çalışılmıştır. Türk Plastik sanatları Batı tekniğini alırken kaybettiği duyuşu ve özü yakalayarak sentez oluşturabilmesinin önemi bugün kalmamış olabilir ama anlamı vardır. Sentez oluşturmak yerel motifleri Batı resim tekniği ile birlikte kullanmak gibi anlamsızlık içine düşmüş bulunduğundan, yetkin ve duyarlı plastik sanatçıların ancak gerçekleştirebileceği önem ve özelliğe sahiptir. 1950 sonrası bazı eğilimlerde olumlu adımlar atılmış olması sevindiricidir. Ait olduğu toplumun değerlerini de yansıtan özgün bir sentez oluşturmayı başaran sanatçılarımız arasında; Devrim Erbil, Erol Akyavaş, Süleyman Saim Tekcan, Ergin İnan, Bilal Erdoğan, Dinçer Erimez gibi sanatçılarımız başta gelmektedir.




Geleneksel ve Çağdaş Sanat Çekişmesine Dair

Çağdaş resmin minyatüre yaklaştığı noktaların bulunması minyatüre benzer resim yapmak olarak anlaşılmamalıdır. Kendi kendisi için var olan resmin sebepleri anlaşılmalıdır. Minyatürü boyamadan önce çizen nakkaşın tasaları, resmin kendi var oluş sebebini yine resimde arayan Batılı sanatçı ile aynı tasaları taşıyordu. Nitekim kaligrafi sanatımız ile doğunun minyatür sanatının Batı'da ilgi görmesinin nedeni resmin kendi sebeplerine dayanmaktadır. Toplumumuzda işlevsel bir anlayışla taraftar bulan geleneksel sanatlarımız ilgi alanını plastik değerlere döndürmelidir. Plastiğin kendi sebeplerinin ifade aracı olarak ele alınacağı günlere olan özlemimiz devam etmektedir. Tüm çağdaş sanatı dışlayarak sanatımızı bugün yaşamayan geleneksel sanatımızdan ibaret gören anlayış ile onu dışlayan anlayış arasındaki tutuculuk sanatın doğasına aykırıdır.  İlerleme ve gelişme yalnız kendisi için var olan sanatın değerlerinde aranmalıdır.

Günümüzde resim bazen bütün içinde sadece bir ara başlığa indirgenmekte ve bu gibi keskin düşünce akımlarının da etkisiyle, artık resim alıcısız, sanatçı ise vazifesiz kalmaktadır. Oysa uygar dünyada ekol oluşturan ve diğer toplumları etkileyen toplumlar, bunu sanat yoluyla gerçekleştirmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda Batılılaşma çabalarının ve rüzgarlarının yaşandığı yıllardan bu yana, Türk toplumunun da, Batı toplumların da ve genel olarak çağımızın da estetik anlayışı değişmiştir. Bu kaçınılmaz olgular nedeniyle Osmanlı resim sanatındaki Batılılaşma'nın günümüze etkisi, o gün için gelişme kabul edilse de bu gün değişen anlayışlar nedeniyle sıradanlaşma sayılabilecek bir Batı anlayışının yaşanmasından sonra kendi değerlerimize yabancılaşmaya sebep olmuştur. Bugün çağdaş sanatçılarımız bu duyarlıkla eserlerini üretmektedir.

Küreselleşme ve Türkiye’de Sanat

Dünyadaki küresel gelişmelerin ülkemizde kaçınılmaz sonuçları olmuştur. Bunların 1980 sonrası girişimlerle topluma nüfuz etmeye başlayarak bu günlere ulaşan olumsuz etkileri olduğu bilinen bir ekonomik gerçektir. Bunun sonucu olarak girişim ve rekabetin normal olduğu hatta var olmanın tek yolu olduğu düşünülebilir. Bu durumun olumlu etkileri düşünülse de sanatın küreselleşmeden olumsuz yönde nasibini alıyor olması da farkında olunması gereken bir öneme sahiptir. Küreselleşme bir noktayı güç merkezi olarak koyan ve kendi dışındakileri etkisi altına alan ve almaya çalışan bir bakış açısının ürünüdür.  Bu bakış açısı sanatçılar arasında etkilenme gibi değerlendirilebilir olmasına rağmen, birbirine çok yakın biçimler üretilip, ortaya konulmaya başlanmış olması sanatsal yaratıcılık açısından düşündürücüdür.

Son yıllarda Türkiye’de sermayenin desteğini alarak küratörlerin direktifleriyle şekillenen bir sanat anlayışı, organizasyonu ve dolayısıyla da borsasının hakim olmaya başladığı bilinmektedir. Bu durum getiri sahipleri için çok cazip olmasına rağmen var olan sanatın yaratıcı doğasına müdahale etmektedir. Böylece de toplumun önemli yapıtaşı ve mayası olan sanatın içinin boşalmasına yardımcı olmaktadır. Tam da bu nedenle günümüzde ticari olmayan sanata olan ihtiyaç her zamankinden daha fazladır.


Sanat bütün bu sorunları kendine sıçrama tahtası yapabilecek mi, yoksa indirgendiği pazar ekonomisinde meta değerini arttırmaya çalışarak kendini eylemeye mi çalışacak? Bizler meta olan, seçkinlik göstergesi veya yatırım aracı olarak var olan bir sanatın değil; yaşayan sanatın özlemindeyiz. İnsanların dil ve ifade biçimi olarak sanatı kullanabildiği bir toplumda yaşamak, herhalde bu günkünden daha iyi olurdu ve insanımızın niteliğine anlamlı katkılar yapardı. Çünkü sanat yalnız meta değeri olarak var olamayacağı gibi, boş zamanları değerlendiren süsleme bir uğraş da değildir. Doğa ve insan ilişkilerini, yaşamın zenginliğini gösteren ve kişisel bütünlük ile özgüveni kazandıran vazgeçilmez bir unsurdur. Sanat bir anlatım tarzıdır, malzemesiyle mesaj taşır. Başlıca sanat eserlerinin hepsi bize insan ve sanatın kendisi hakkında evrensel olan bir şeyler anlatmaya çabalar. *Sanat eğitimi Uzmanı Emekli Öğr. Gör.

DİPNOTLAR 1) Hasan Bülent Kahraman, Bir Sürekli Cehennem, İstanbul, 1989, 77. 2) Oğur Arsal, Modern Osmanlı Toplumunun Sosyolojisi, çeviren, Tuncay Birkan, İstanbul, 1999, 64 3) Nüzhet İslimyeli, Asker Ressamlar,Ankara, 1965,159 4) Adnan Turani, Batı Anlayışına Dönük Türk Resim Sanatı, Ankara, 1984, 6, 5)Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk  Sanatı, İstanbul, 1986, 87, 6) Nüzhet İslimyeli, Asker Ressamlar,Ankara, 1965,158 7) Nüzhet İslimyeli, Türk Plastik Sanatçılar Ansiklopedisi, Ankara, 1967, 261 8) Oğur Arsal, Modern Osmanlı Toplumunun Sosyolojisi, İstanbul,1999, 76, 9) Osman  Öndeş, İstanbul Aşığı Ressam Kont Amadeo Preziosi, İstanbul,1999,123. 10) Osman  Öndeş, a,g,e, 136 11) Anonim, Türk Resminde Kimlik Arayışı Thema Larousse, VI, İstanbul, 1983,352. 12) Kaya Özsezgin, Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, III, İstanbul, 1981, 24-85 13) Ahmet Kamil Gören, Cumhuriyeti 75. Yılında Türk Resim Sanatı Antik-Dekor 49, 152 14) Metin Uçar, Geleneksel El  Sanatlarının  1960 Sonrası Türk Resmine Etkileri, yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Van, 2003, 33. KAYNAKÇA 1) Akssüğür, İpek; Türk Resmi ve Eleştirisi, 1900-1950, yayımlanmamış doktora tezi, İstanbul, 1983 2) Arsal, Oğur; Modern Osmanlı Toplumunun Sosyolojisi, çeviren, Tuncay Birkan, İstanbul, 1999, 3) Anonim,Resminde Kimlik Arayışı Thema Larousse, VI, İstanbul, 1983 4) Cezar, Mustafa; Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi, İstanbul,1971 5) Ergüven, Mehmet; Yoruma Doğru,  İstanbul, 1992, 6) Gören, Ahmet Kamil; Cumhuriyeti 75. Yılında Türk Resim Sanatı Antik-Dekor 49 7) İslimyeli, Nüzhet; Türk Plastik Sanatçılar Ansiklopedisi, Ankara, 1967 8) İslimyeli, Nüzhet;Asker Ressamlar, Ankara, 1965 9) Kahraman, Hasan Bülent; Bir Sürekli Cehennem, İstanbul, 1989 10) Öndeş, Osman; İstanbul Aşığı Ressam Kont Amadeo Preziosi, İstanbul,  1999, 11) Özsezgin, Kaya; Anonim, Türk Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, III, İstanbul, 1981 12) Uçar, Metin; Geleneksel El  Sanatlarının  1960 Sonrası Türk ResmineEtkileri, yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Van, 2003, 33. 13) Tansuğ, Sezer; Çağdaş Türk  Sanatı, İstanbul, 1986 14) Turani, Adnan; Batı Anlayışına Dönük Türk Resim Sanatı, Ankara, 1984

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 5303 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK