Makale

Karşılaşma

  • #


Yazı: Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN

Başlıktaki sözcük “karşılaşma”, bunun olabilmesi için en az iki olgu veya iki aktör gerekiyor. Şüphesiz bir karşılaşmada ikiden fazla olgu veya aktör de olabilir. Bu yazı kapsamında “karşılaşma” sözcüğüyle, sanatkârın hayat macerası boyunca başından geçen bir serüveni ifade etmek istiyoruz. Burada iki farklı olgu söz konusudur. Bunlardan birisi; sanatkârın iç dünyasıdır. Diğeri de hayatı boyunca karşı karşıya kaldığı olaylar, yani hayat macerasıdır.

Kanaatimize göre sanat eserinin başlangıcı sanatkârın iç dünyası ile yaşadığı hayat macerasının bir kesiti karşılaştığında ortaya çıkıyor. İlk kıvılcım ya da ilk nüve burada parlıyor veya oluşuyor. Sonra bu kıvılcım veya nüve zaman içerisinde olgunlaşıyor ve toplumsal talebe göre bir biçime bürünerek hayat sahnesine intikal ediyor. Bu intikal ile ortaya çıkan nesneye de “sanat eseri” diyorlar. Aşağıdaki satırlarda sanat eserinin başlangıcı olan ilk karşılaşmanın iki ayrı aktörünü tahlil etmeye çalışacağız.

Yukarıda sözünü ettiğimiz aktörlerden biri; sanatkârın iç dünyasıdır. Bu dünyaya baktığımız zaman neler görüyoruz ya da bu dünyanın her insanda var olan iç dünyalardan farkı nedir? Çözümlemeye bu soru ile başlayalım. Sanatkâr da bir insan olmak hasebiyle belli bir mizaca sahip olarak dünyaya gelir. Ama onun mizacının en baskın ve önde gelen tarafı, duygu yoğun bir mizaç olmasıdır. Bazı insanlarda akıl ve mantık, bazı insanlarda hırs, bazı insanlarda da haz ve zevk ön plana geçtiği gibi, sanatkârın mizacında da duygusallık bütün iç yapıyı örten ve kuşatan yoğun bir bulut gibidir. Onun hayata bakışında ya da kendisini değerlendirişinde bu duygusallığı her davranışından ve sözünden, hatta bakışından hissetmek mümkündür.

İnsanlarda doğuştan var olan yetenekler sonradan işlenerek çok daha üst düzeye çıkarılabilmektedir. Uygun eğitim alan her insan, doğuştan gelen yeteneklerini umulmadık bir tarzda geliştirebiliyor. Bu husus şüphesiz sanatkâr için de geçerlidir. Sanatkârın duygu yüklü mizacı uygun şartlar ve eğitim altında çok daha engin ufuklara açılabilmektedir. Belki birçok insan duygusal bakımdan derin ve güçlüdür. Ama o duyguların ifadesi mümkün olmadığı zaman bu derinliği ve kudreti anlamak mümkün değildir.

Sanatkârın ikinci özelliği; duygularını dış dünyada bulduğu fiziksel malzeme ile ifade edebilmek kudretidir. Buna da “yetenek” adını verelim. Sanatkâr sahip olduğu yetenek sayesinde iç dünyasında şekillenen duyguların dilini dış dünyadaki fiziksel malzemeyi kullanarak diğer insanlara aktarabilmekte ya da içsel dilini toplumun anlayacağı ortak bir dile tercüme edebilmektedir. Sanat eseriyle temasa geçen insan o eserin formunun ötesinde bu ortak dili kavrayıp anlayabildiği ölçüde sanatkârın duygu yoğunluklu iç dünyasına dahil olur. Yetenek de tıpkı duygusal alan gibi eğitimle geliştirilebilir. Sanatkârın duygu yoğunluklu mizacı ve yeteneği onun olmazsa olmaz iki temel donanımıdır. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bunların her ikisi de belli bir eğitim süreci sayesinde geliştirilebilmektedir.

Şimdi sanatkârın iç dünyasında en önemli yeri işgal eden üçüncü aktöre geliyoruz. Bu da onun yaşadığı toplumdan aldığı değerler sistemidir. Her toplum belli bir medeniyet tasavvuruna göre yaşar ve biçimlenir. Bu medeniyet tasavvuru, değerler sistemiyle toplumun inanç boyutunu oluşturur. İnsanlara bu inanç boyutunu gerçekleştirecek davranış biçimlerinde bulunmayı da yine medeniyet tasavvuru öğütler, hatta emreder. “Değerler” dediğimiz kavramlar soyuttur. Ancak davranış biçimleriyle hayata geçerler ve görünür hale gelirler. Küçük bir örnek vermek gerekirse mesela “tevazu” kavramını ele alalım. Dış dünyada tevazu diye bir nesne bulamayız. Ancak diğer insanlarla olan münasebetlerimizde alçakgönüllü davrandıkça tevazu kavramını görünür hale getirmiş oluruz. Sanatkâr dediğimiz kimse de bir toplumda ve belli bir dönemde yaşadığı için toplumun o dönemdeki hayat pratiğini benimser. Ona alışır ve ona göre davranır. Bu hayat ardında da toplumun sahip olduğu medeniyet tasavvurunun değerler sistemi vardır. Dolayısıyla sanatkârın iç dünyasında toplumun kabul ettiği medeniyet tasavvuruna göre hiyerarşik bir değerler yapılanması yer alır. Pratikte bunu sanatkârın bazı davranışları sevmemesi, bazılarını sevmesi, bazılarına uzak, bazılarına çok yakın durması haliyle anlarız. Yukarıda sözünü ettiğimiz eğitim süreci de bu davranışlar kompozisyonunun içinde yer alır. Bir başka dille söylersek eğitim, medeniyet tasavvurunun öngördüğü davranış biçimlerine göre şekillenir. O halde eğitimin etkilediği duygusal yoğunluk ve yetenek de yine toplumun kabul ettiği medeniyet tasavvurunun değerlerine göre yön almakta ve gelişmektedir.

Başlıkta sözünü ettiğimiz “karşılaşma”nın ikinci büyük öğesi; sanatkârın hayat macerasıdır. Bu maceranın biri bireysel, diğeri toplumsal olmak üzere birbirinden çok net çizgilerle ayrılamayan iki boyutu vardır. Bireysel macera, sanatkârın içinde doğduğu aile ve muhit ile başlıyor. Hiç umulmadık ailelerden çok yetenekli ve duygusal yoğunluklu fertler zuhur edebildiği gibi duygusal yoğunluk ve yetenek irsî bir özellik olarak da nesilden nesile geçebilmektedir. Hiçbirimiz içinde doğduğumuz aile muhitini ve yakın çevremizi seçme özgürlüğüne sahip değiliz. Hayata gözlerimizi açtığımız andan itibaren aile ve yakın çevre bizi etkilemekte ve biçimlendirmektedir. Bu gerçeklik, sanatkâr için de geçerlidir. Aile ve yakın çevrenin eğitime ve sanata verdiği öneme bağlı olarak sanatkârın kimliği de küçük yaşlardan itibaren bir biçim alır.

Bu çevredeki temayüller duygusal yoğunluklu sanatkârın mizacını şu veya bu sahaya doğru yönlendirmektedir. Aile ve yakın çevrenin bir toplum içinde ve belli bir dönemde yaşadığı dikkate alındığında bunların toplumun o dönemdeki özelliklerinden bağımsız kalamayacağı ortaya çıkar. Sanatkâr küçük yaşlarında sadece aile ve yakın çevre üzerinden bir etki alsa bile toplumsal etki dolaylı olarak kendisine intikal etmektedir. Belli bir olgunluğa erişen sanatkâr toplumla bireysel olarak karşılaştığında ise dönemine ait ilişkileri, değişimi, uzlaşmayı ya da çatışmayı bütün ağırlığı ile iç dünyasında hisseder ve yukarıda da işaret edildiği gibi sanat eserinin ilk kıvılcımı bu karşılaşma ile ateşlenir.

Aşağıdaki satırlarda aklı temel alan rasyonel modernist medeniyet tasavvuru ile vahyi temel alan ve aklı reddetmeyen İslam medeniyet tasavvurunun iki ayrı tipi oluşturan sanatkârlarının iç dünyaları ile hayat maceralarının karşılaşmasına ait bir deneme sunmak niyetindeyiz. Modernist medeniyet tasavvurunda birey esastır. Bu tasavvurun bazı dalları Tanrı’yı reddeder, bazıları da etmez. Ama Tanrı hiçbir yerde insanın üstünde ve önünde değildir. Birey kendi aklı ve iradesiyle kendi hayat yolunu çizer ve bunda başarılı olur. Başarılı olamadığı zamanlarda ise aklî çıkarsamalarında bir yanlışlık yapmıştır. Modernite bunu böyle kabul eder ki bu bir inançtır. İman kelimesini seküler bir anlamda kullanırsak buna “modernist iman” da diyebiliriz. İnsana böyle bir değer verildiği zaman ve akıl böylesine yüceltildiğinde benlik ve bencillik için hiçbir engel kalmamıştır. Varlık bütünüyle egoizm üzerine kurulur. Sanatkâr yukarıda da işaret edildiği gibi duygu ve yetenek yönünden çok üstün ve seçkin birisi olduğu için toplumun hayranlık, gıpta ve belki de kıskançlıkla seyrettiği bir kimsedir. Kendisi ve toplum sanatkârın sahip olduğu duygu ve yetenek alanını tamamen onun malı ve özelliği olarak görür. Sanatkâr zengin duygusallığı ve güçlü yeteneğiyle herkesi şaşırtan ve hayran bırakan eserlerini ortaya koymaktadır. Bu da onu diğer insanların gözünde giderek kutsanan, ilahlaştıran bir pozisyona iter. Neticede sanatkârda kendini beğenmişlik ve ego en üst düzeydedir. Bununla birlikte bireysel ya da toplumsal hayat macerası bu yarı ilah insanın bazı olaylar karşısında âciz kalmasına ve kendini ifade edememesine yol açar.

Batılı sanatkârın da büyük sanatı işte bu noktada başlamaktadır. Bu kadar güçlü bir egonun acze düşmesini kabul edemeyen sanatkâr, bu acze karşı bir başkaldırının, bir isyanın insanıdır. Kader veya Tanrı sebep her ne olursa olsun, Batılı sanatkâr kendisini acze düşüren sebebin karşısında sessiz kalmaz, kalamaz. İçindeki büyük ve büyütülmüş ego hiçbir sonuç alamayacağını bildiği halde onu derin ve karanlık bir isyana sürükler. Modernist Batılı sanatkâr büyük isyanların insanıdır ve sanatı da bu büyük başkaldırıdan beslenir. Çünkü onun yaşadığı toplumda hâkim olan modernist medeniyet tasavvuru bireylerde küçük bencillikler büyütmekte ve beslemektedir. Sanatkârın muhteşem isyanı bu küçük bencillikler için bir müjde ve avuntudur. Kısaca söylemek gerekirse modernist Batılı sanatkâr sıradan olmak istemiyorsa, eskileri tekrarlamaktan kaçınıyorsa kendisine mutlaka ve mutlaka yeni bir başkaldırı alanı açmak, kadere ve Tanrı’ya karşı güçlü bir isyan başlatmak zorundadır.

Şimdi gelelim vahiy medeniyetinin sanatkârına. Bu kimsenin yaşadığı toplum eğer İslam medeniyet tasavvuruna göre bir biçimleniş ve davranış içinde ise burada sanatkârın iç dünyasındaki yapılanma ile toplumsal hayat akışı arasında bir çelişki görülmez. Bunun sebebi; toplumsal hayat akışının hep müspet ve güzel, munis, hakikate uygun olmayışıdır. Hayat hiçbir zaman tekdüze, tek kutuplu, müspet ve güzel gitmez. Her toplumda ve her dönemde İslam medeniyet tasavvurunun tasvip etmediği davranışlar ve gelişmeler olur. Dünyanın kuralı budur. Ancak İslam medeniyet tasavvuru bireyi öncelememektedir. Bu tasavvurda birey, Allah’ın kulu ve Peygamber’in ümmetidir. Bütün tecellilerin Allah’tan kaynaklandığına inanan birey, kadere rıza göstermek mecburiyetindedir. Bu hususta kendisine rehber olan kimse de İslam Peygamberi’dir.

Sanatkâr bütün varlığının, yani kendisinde yoğun biçimde tezahür eden duygusallığının ve yeteneğinin Allah vergisi olduğu bilinci ve inancındadır. Dolayısıyla onda bir benlik hali zuhur etmez. Beşer olmak özelliği dolayısıyla ortaya çıkan egoist eğilimlerini de eğitim süreci siler, yok eder. İslam sanatkârı bir tevazu ve teslimiyet örneğidir. Bu tevazu ve teslimiyetindeki mertebesi ilerledikçe kendisine Hak katından yeni imkânlar ve iltifatlar lutfedilir. Neticede İslam sanatkârı modernist Batılı sanatkârın aksine benliğini sildikçe, tevazu ve teslimiyette mertebe katettikçe gerçek sanatkâr hüviyetini kazanır. Modernist Batılı sanatkârın şiddetli ve yakıcı isyanı İslam sanatkârında görünmez bir benliğe, derin bir tevazu ve teslimiyete dönüşmüştür.

Yukarıda çizilen çerçeve dâhilinde yetişen İslam medeniyetinin sanatkârı bu âlem ile fazla ilgilenmez. O, geldiği ilahi âlemin hasretini çeker. Ezelde ruhlar halkolunduğunda duyduğu ilahi hitabın etkisi altında ve özlemi içinde yaşamaktadır. Bu dünya ve içindekiler onun için geçici bir merhale, bir mahbes ve bir imtihan yeridir. İç dünyası vahdetin büyük coşkusunu özlemekte, yeteneği ile bu coşkunun sanatını insanlara iletmektedir.

İslam medeniyet tasavvurunun sanatkârının günümüz toplumundaki macerası ise farklıdır. Günümüzde İslam medeniyet tasavvuru değerler sistemi itibariyle hâlâ diri ve ayaktadır. Ancak bu değerleri hayata geçirmek için yapılması gereken davranışlar söz konusu olduğunda toplumda büyük zaaflar ve başarısızlıklar ortaya çıkıyor. Açık bir şekilde ifade edersek günümüz toplumu, İslam medeniyet tasavvurunun değerler sistemine inandığı halde bu değerleri gerçekleştirecek biçimde yaşamıyor. Yaşadığı davranış biçimleri modernist medeniyet tasavvurunun değerler sisteminin ürettiği ve öngördüğü davranış biçimleridir. İşin belki en acı tarafı da toplumun, içine düştüğü bu çelişki girdabını fark etmemesidir. İnanç sistemi tevazu ve teslimiyete dayalı bir hayatı önerirken toplum, alabildiğine bencil ve egoist davranışların zebunu olmuştur. Modernitenin önerdiği hayat tarzının dünyevi ve bedensel hazları giderek yaygın ve derinlikli bir biçimde bütün kesimlerde egemen oluyor.

İslam medeniyet tasavvuruna mensup sanatkâr için böyle bir hayat macerası her türlü dayanma gücünün üstünde olsa gerektir. Çünkü bir tarafta inanılan mukaddes değerler, öbür tarafta bu değerlere tamamen yabancı bir tasavvurun ürettiği davranışlar söz konusudur. Bu derin çelişki, İslam sanatkârının iç dünyasında eminiz ki büyük akisler uyandırmaktadır. Bu akislerin olgunlaşıp derin bir hüznü ifade eden ya da asil ve şiddetli bir ret içeren yansımalarını sanat eserlerinde yakın zamanda göreceğiz. İslam sanatkârı yine eminiz ki hiçbir zaman bu hüzün ve ret boyutunda kalmayacak, modernizmin egoist hayat tarzına karşı kendi asil ve özgün sanatını ciddi ve çözüm getiren bir çare olarak bütün insanlığa sunacaktır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 441 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK