Giyim

Osmanlı Serpûşları

  • #


Yazı: Mehmet KÖKREK*

Medeniyet, günlük hayatta yer alan en küçük unsurlara kadar sirayet eder. Kılık kıyafet de bu yansımadan payını alır. Her medeniyetin mimarisi, nasıl kendi zihin dünyasının, dünyayı tanıma/tanımlama biçiminin bir ürünü ise serpuşları da o medeniyetin anlam/değer dünyasının bir özetidir. Bu yüzden de Osmanlı serpuşları arasında bir yolculuk yaparken sadece gündelik hayata ait somut bir göstergeler dünyasında değil, o dünyayı inşa eden kolektif zihinde de bir yolculuk yapmış oluruz.

Dünya üzerinde var olmuş her medeniyet ve kültür, kendine mahsus ve mâkul olan, hatta olmak zorunda olan, hususî bir anlam/değer dünyasına sahiptir. Bir medeniyete veya kültüre mensup olan insanların dünyayı idrak ediş biçimleri ve dolayısıyla da fikrî ve maddî îmâlâtı, mensubu bulunduğu medeniyetin veya kültürün sahip olduğu anlam/değer dünyası dâhilinde, o medeniyet veya kültüre yabancı olanların hiçbir zaman anlayamayacağı bir mânâ kazanır. Burada unutulmaması gereken husus; dünya üzerinde durağan/statik hiçbir anlam/değer dünyasının bulunmadığıdır. Daha da açık ifade edilecek olursa her medeniyetin ve kültürün anlam dünyası farklı zaman dilimleri içerisinde çeşitli değişimlere uğrar. Hatta aynı zaman dilimi içerisinde farklı coğrafyalarda bulunan ve aynı anlam/değer dünyasına sahip topluluklarda dahi çeşitli farklılıklardan söz edilebilir. Anlam dünyalarının arz ettiği değişken/dinamik keyfiyet, onların ya hakkıyla bilinememesine ya da hiç bilinememesine sebebiyet verir. Zira tarihin belirli bir aralığında ve belirli bir coğrafyada yaşamış olan insanlar tarafından inşa edilen anlam/değer dünyaları hakkında sonradan gelen zevâtın sahip olduğu veya olabileceği deliller ve/veya karîneler, o dünyaların anlaşılması hakkında son derece nâkıs ve müphem bir vasfa sahiptir. Hülâsa edilecek olursa tarihe mâl olmuş her tarihî vâkıa (olgu, fenomen) ve/veya hâdise (olay, event) hakkında icrâ edilen tespit ve tahlil faâliyetlerinin cümlesi, görmediğimiz bir rüyâyı görmüşçesine anlatmaktan ibârettir. Burada Batı dillerinde kullanılan history/tarih kelimesinin story/hikâye kelimesi ile aynı kökten türetildiği ve Osmanlı tarih kitaplarında tarihî vâkıalar veya hâdiseler anlatılırken sıklıkla kullanılan “der-hikâye-i” ve benzeri terkiplerin hatırlanması son derece faydalı olacaktır. Bütün bunlara ilâveten, hikâye kelimesinde mündemiç olan kurgu mânâsına da dikkat edilirse meramımızın daha iyi anlaşılacağı muhakkaktır. Osmanlılar tarafından kullanılmış bazı serpûş (Başlık, Sarık, Şapka) türlerini takdim etmeye çalışılacağımız bu yazımızın yukarıda bahsedilen bilgiler dâhilinde değerlendirilmesini ümit ederiz. Yazıya selefimiz Osmanlı tarihçileri gibi bir başlıkla giriş yapalım“ der -Hikâye-yi Serpûşân-ı Osmânî”


Osmanlı serpûşları hakkında bugüne kadar neşredilen yayınların kahir ekseriyetinde, sepûş türleri; Kavuk, Fes ve Tarîkat Tâcları olmak üzere üç ana başlık altında ele alınmıştır. Biz bu yazımızda, mezkûr tasnifin ne derece doğru, meşrû ve konuyu açıklar mâhiyette olduğu hatta ve hatta böyle bir tasnifin ne derecede gerekli olup olmadığı tartışmalarına hiç girmeden ve herhangi bir tasnifte bulunmadan Osmanlı serpûşlarını tanıtmaya çalışacağız. Zira Osmanlılar tarafından kullanılan serpûşların kullanım  yerleri, birkaç istisnâ dışında, pek de kesinlik arz etmemektedir. Örneğin bir Osmanlı şeyhzâdesi ile mehterân-ı hümâyun görevlisinin hatta bir hattatın aynı serpûşu kullandıkları vâkidir.



Müslümanlar Serpuşa, Sarığa Önem Vermişlerdir

Hz. Peygamber’den günümüze kadar geçen zaman dilimi içerisinde yaşamış bütün Müslümanlar serpûşa/sarığa önem vermişlerdir. Peygamber Efendimiz’den rivâyet edilen “Sarık sarınız da sizden evvelki toplumlardan ayrılınız” (İ’tammu halifu’l-uman kablakum), “Ümmetim külâh üzerine sarık sardığı sürece bozulmayacaktır” (La  tazallu ümmetî ale’l-fıtrâ ma labisû’l-amaim ale’l-kanalis) ve benzeri ehâdis-i nebevîye, Müslüman erkeklerin serpûşa ehemmiyet vermesine neden olmuştur. Ayrıca Hz. Peygamber için ashabın; Sarık Sahibi (Sâhib’ûl-İmâme) ifadesini kullanması son derece dikkat çekicidir. Kur’ân-ı Kerîm’de sarıkla ilgili kesin bir ifade bulunmamakla birlikte Bedir Gazvesi’nde meleklerin Müslümanlara yardım edeceği bildirilirken, meleklerin sıfatı olarak zikredilen “müsevvim” (belli alâmet konmuş, nişanlı) lafzının (Âl-i İmrân 3/125) “sarıklı” anlamında kullanıldığına dair rivâyetler bulunmaktadır.1 Sarığın şekli ise örf ve adetlere bırakılmıştır. Müslümanlar tarafından kurulan devletlerin sınırlarını genişletmesi ve İslâm beldelerinin eskisine nazaran daha da kozmopolit bir keyfiyet arz etmesi üzerine serpûşlar, dinî mânâlarının yanında içtimâî ve siyâsî mânâlar da kazanmışlardır. Kanûnî devrinin meşhûr şeyhülislâmı Ebû Suûd Efendi’ye, gerekmediği hâlde başına Yahûdî serpûşu geçiren bir kişi hakkında hangi hükmün verileceği sorulduğunda kâfir olur fetvâsını2  vermesi, ancak 16. yüzyıl Osmanlılarının anlam dünyası dâhilinde anlaşılabilir. Zira günümüz insanının zihninde var olan serpûş mefhûmunun yegâne karşılığı; başı kapatmaya yarayan eşyadır ki şu hâlde Ebû Suûd tarafından verilen fetvânın esbâb-ı mücibesinin anlaşılması günümüz insanı için pek de mümkün gözükmemektedir.




Osmanlılar tarafından kullanılan en eski serpûşlardan birisi Arapça ceviz mânâsına gelen “cevz” lafzından türetilen mücevveze adlı serpûştur. 15. yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanan bu serpûş; padişahlar, şeyhzâdeler, hasekiler, yeniçeri ağaları, dergâh-ı âlî çavuşları, Rumeli fütûhatlarından sorumlu akıncı ve sancak beyleri gibi daha bir çok üst rütbeli zevât tarafından kullanılmaktaydı. 17. yüzyılda Abdurrahmân Abdî Paşa tarafından kaleme alınan kânunnâmede,3 bazı serpûşların gündelik kullanımı dışında sadece belirli günlere ve merâsimlere mahsus kullanımına dâir bilgiler bulunmaktadır. Örneğin mezkûr kânunnâmeye göre mücevveze adlı serpûşu; dergâh-ı âlî çavuşları sadece Cuma ve Çarşamba Divân’ında, kethüdâlar sadece Cuma Divânı’nda, kubbe vezirlerinin müteferrikaları, ağaları ve serrâcbaşıları sadece Divân-ı Hümâyun’da giyebilirlerdi. Bazı yayınlarda burma sarık veya haseki kavuğu olarak zikredilen serpûş, mücevvezenin ta kendisidir. Ayrıca mücevvezenin 17. yüzyıl sonlarından başlayarak daha ince ve daha uzun bir şekle büründüğünü de belirtmekte yarar var. Bu serpûş özellikle Balkan coğrafyasındaki Müslüman şâhidelerinde de sıklıkla görülmektedir. Bu durum, yukarıda da belirtildiği üzere, Balkan fütûhatına katılan akıncıların bu serpûşu giymelerinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; Balkan fütûhatlarının muhâtabı olan gayr-ı Müslim ahâlinin, yani savaşılan tarafın, zihnindeki Müslüman sûretinin en önemli imgesi mücevveze olmuştur. Zira onların tanıdığı bütün Müslümanlar, hassaten Osmanlıların başlarında bütün asâleti ve cesâmetiyle arz-ı endam eden mücevveze adlı serpûş bulunmaktaydı. Bu durumda mücevveze ile İslâm/Osmanlı kimliğinin aynîleşmesi kaçınılmaz olmuştur. Günümüzde dahi Bosna’da Müslüman meyyit ve meyyiteler için îmal edilen şâhidelerin çoğu, mücevveze ile nihâyetlendirilmektedir ki bu keyfiyetin özellikle son yüzyıldır cârî olduğuna dikkat edilirse konu daha da rahat anlaşılabilir. Zira mezkûr coğrafyadaki kabir ve hazirelerde, Müslüman ile Müslüman olmayanın ayrımı mücevveze imgesi üzerinden yapılmaktadır ki bu durumda mücevveze sadece bir serpûş türü olmaktan çıkıp, Müslüman ahâli için, bir alâmet-i fârika, bir kimlik simgesi hâline gelmektedir. Burada eski Türkçede zaman zaman şâhide yerine kullanılan nişan kelimesinin Sırp lisânlarında “Müslümanlara ait mezarların üzerine rekz edilen/dikilen taş”4  mânâsına geldiğini ve nişan kelimesinde mündemiç olan alâmet/işâret mânâlarına dikkat çekmek isteriz.

Batı dünyasının zihnindeki, İslâm/Osmanlı kimliği ile aynîleştirilen diğer bir serpûş ise yeniçeriler dışında hiçbir kimsenin başına geçiremediği börktür. Börk, eski Türkçede; keçe, çuha, hayvan postu v.b. maddelerden mâmul başlık mânâlarından vâreste olarak serpûş mânâsına gelir.5 Osmanlılar, Yeniçerilerin kullandığı keçeden mâmul serpûşa da börk diyerek bu kelimeye ıstılâhî/terimsel bir mânâ kazandırmışlardır. Zaman içerisinde mezkûr kelime anlam daralmasına uğramış ve kelimenin mânâ cihetinde yaşanan mezkûr değişimin takip edilmemesi, konu hakkında yanlış hükümler verilmesine sebep olmuştur. Bu konuyu misallendirecek olursak, meşhûr şairlerimizden Bâkî’nin şu beytinde geçen börk kelimesi serpûş mânâsını hâizdir;


Saltanat tâcın giyen âlemde mağrur olmasın

Nice sultan börkün almıştır beyim bâd-ı hazan

Bu hususta, Divân-ı Lugât’it-Türk’te geçen “börk burtalandı”6  ve “ol börk türteledi”7  gibi ifadelerdeki börk kelimesinin serpûş mânâsına geldiğine de dikkat çekmek isteriz. Keçeden mâmul olan yeniçeri börkü, nâm-ı diğer yeniçeri keçesi, alından başlayarak yaklaşık bir buçuk karış yukarı doğru uzanır ve o yüksekliğe vardıktan sonra da arkaya doğru uzanıp enseyi örterek bele kadar iner. Börkün alnı saran kısmında altından, metalden, kartondan v.b. mâmul bir şerit bulunur ki bütün börklerde görülmeyen bu şeride daltaç adı verilir. Yeniçeri keçesinin, bele doğru yatırılan kısmına ise yatırma adı verilir. Kavânin-i Yeniçeriyan adlı eserde yatırma kısmının Hacı Bektâşî Velî’nin Yeniçeri Ocağı’na bir armağanı olduğu rivâyet edilse dahi bu rivâyet kronolojik olarak mümkün değildir. Yine aynı eserde yeniçeri börkü hakkında şu bilgiler yer almaktadır: “O zamanda kerameti meşhur olan Hacı Bektaş Velizade Timurtaş Dede ve Hazret-i Mevlana evladından Emir Şah Efendi marifetiyle yeni keçesini düzüp, bunlara giydirdiler. Keçeden yapıldığı için adına keçe dediler, başa giyildiği için börk dediler.”8  Yeniçerinin vazîfesine göre kullandıkları ak ve al renkli iki farklı börk vardır ki bu ayrım, Osmanlı tarihinde, I. Beyâzid’la (Yıldırım) birlikte ortaya çıkmıştır.9  Yeniçeri börkünün alnın tam ortasına gelen yerinde ilâve bir parça bulunur ki bu kısma da kaşıklık denir. Kaşıklık, sembolik olarak aynı lokmayı yemeyi, aynı kaptan rızıklanmayı ifade eder. Kaşıklığın içerisinde yeniçerilerin rütbelerine göre turna kuşu telleri, balıkçıl kuşu telleri, düz sorguçlar, süpürge sorguçlar takılırdı.10  Yeri gelmişken belirtmekte fayda var; toplumumuzda yaygın olan kanaâtin aksine yeniçeriler sadece börk giymezlerdi. İleride bahsedilecek olan yeniçerilere has Dardağan, Serdengeçti, Düz Kalafat, Çatal Kalafat, Makdem, Kuka v.b. serpûşların yanı sıra farklı sosyal grup ve meslekler tarafından da kullanılan Paşalı, Kâtibî, Hartâvî v.b. serpûşlar da yeniçeriler tarafından kullanılırdı. Hatta börkten daha fazla kullanılırdı zira yeniçeri börkü merâsim ve sefer dışında yeniçeriler tarafından kullanılmazdı. Şehir içinde, bazı özel görevli yeniçeriler hâriç, börk kesinlikle kullanılmazdı ki bunun sebebi “müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler” (ezilletin alâ el mu'minîne eizzetin alâ el kâfirîne) âyet-i celîlesinde geçen ifadedir. (Maide/54). Zira yeniçeri börkünün cesâmeti ve haşmeti “küffara korku salması için”dir. Yeniçeriler bir İslâm beldesine girdikleri vakit ise yukarıda zikredilen âyet mucibince her Müslüman gibi haşmetten ve cesâmetten kaçınırlardı. İşte bu yüzden yeniçeriler her hangi bir İslâm şehrine girdikleri vakit, börkü çıkartıp, dardağan denilen ve son derece sâde bir görünüme sahip olan serpûşu kafalarına geçirirlerdi.“Dardağan kefen niyetine yeniçerinin burarak sıkıştırdığı ve başındaki kalın keçe takke etrafında muntazaman bir sarış şekli ile üzerine sardığı genişçe ve yüksekçe görünüşlü serpuştur.”11


Börk ile en çok karıştırılan serpûş, üsküftür. Tıpkı börk gibi eski Türkçe’de başlık mânâsına geldiği hâlde zaman içerisinde anlam daralmasına uğramış ve yine börk bahsinde işâret etmeye çalıştığımız üzere bu isimlendirmenin tarihî seyri takip edilmediği için Osmanlılar tarafından telif edilmiş eserlerde geçen bu kelime, zamanımız araştırmacıları tarafından yanlış anlaşılmıştır. İtalyanca’da erkek serpûşu mânâsına gelen scuffia12 kelimesinin devşirilmesi ile elde edilen üsküf ismi, Türkçe’de de ıstılâhî mânâsından vareste olarak erkek başlığı olarak kullanılmış hatta kadınların kullandığı bazı serpûşlara üsküf kelimesinin müennes/dişi hâli olan üsküfe adı verilmiştir.13  Tâcü’t-Tevârih müellifi; Lehistan/Polonya kalesi zabtedildikten sonra ele geçen ganîmetler arasında son derece değerli bir taşın bir yeniçerinin eline geçtiğini ve o taşı saklamak için başının üzerine koyup bir destar ile sıkıca sardığını fakat kısa bir süre sonra olayın anlaşıldığını ve Sultan I.Murat’ın taşı almayarak o yeniçeriye lutfetmesi ve taşı saklamak için yeni bir şekil verdiği serpûşunu da beğenip resmî serpûş olarak ihdas ettiğini belirtir14 ki bu rivâyete geçen üsküf kelimesinin umûmî mânâsıyla mı yoksa husûsî mânasıyla mı kullanılmış olduğu tarafımızdan pek de anlaşılmış değildir. Zira bu metinde üsküf diyerek tasvir edilen serpûş ile Osmanlı şâhidelerinde ve minyatürlerinde görülen üsküfler arasında neredeyse hiçbir benzerlik bulunmamaktadır. En kesif ayrım ise üsküfte her hangibir destarın bulunmamasına karşın mezkûr rivâyette destardan bahsedilmesidir. Ayrıca bu rivâyette üsküf yeniçerilerin resmî serpûşu olarak takdim edilmektedir. Âşık Paşazâde ise Lehistan Kalesi'nin fethinden sonra ele geçirilen altın, gümüş v.b. ganimetlerin gâziler tarafından başlarına geçirilmesi ile üsküf adlı serpûşun ortaya çıktığını rivâyet etmektedir.15  Fakat üsküf adlı serpûş Osmanlı askeri teşkilatından olan yeniçerilere değil saray teşkilatına bağlı olan silâhdâr, çuhadar ve rikabdâr ağaların maiyet serpûşudur.17  Ayrıca Eyyûbî Efendi kanunnâmesinde dergâh-ı âlî kapucularının da üsküf  giydiği belirtilmektedir.  Abdurrahman Abdî Paşa kanunnâmesinde “vüzerâ-yı izâmın silâhdârı ve çukadârı alaylarda kırmızı zerdûz üsküf”18  giydiğinden bahsedilir ki bu kullanımın metnin evvelinden anlaşıldığı üzere sadece sancak-ı şerif alayları için geçerli olduğu âşikârdır. Bugüne kadar neşredilen yayınların hemen hemen hepsinde üsküfün bir yeniçeri serpûşu olduğunun zikredilmesi, Osmanlılar tarafından kaleme alınan metinlerde geçen üsküf lafzının sürekli olarak ıstılâhî mânâsı ile kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Örneğin Tevârih-i Âl-i Osmân’da geçen “yeniçeri üsküfünü çıkardı” gibi ifadelerde mezkûr lafzın ıstılâhî değil lügat mânâsında kabul edilmesi gerekmektedir. Burada Osmanlı padişahlarının başına taktıkları büyük serpûşların börk-i Horasânî olarak yâd edildiğini hatırlatmak isteriz. Kırmızı keçeden mâmul olan üsküfün tıpkı börklerde olduğu gibi yatırma va daltaç kısımları bulunmakta ve daltaç kısmı genellikle altından îmal edilmekteydi.




Yeniçerilere mahsus olan ve serdengeçti adı verilen serpûş aslında dardağanın farklı bir formundan ibarettir. Bu serpûş, yeniçerilerin sekban bölükleriyle birlikte, harp meydânlarında düşman mevzilerini dağıtmakta maharet ve şöhret sahibi olan dalkılıçlar/serdengeçtiler tarafından kullanılırdı. Bu serpûş eğik ve genellikle sol tarafı daha şişkin olacak şekilde kullanılırdı ve sarık kısmının üzerinde ters dönmüş vazoyu anımsatan bir tepeliği bulunurdu. Dardağan ve serdengeçti adlı serpûşlar halk tarafından perişânî olarak da anılmışlardır.19

Genellikle levent yeniçeriler tarafından kullanılan makdem/mukaddem adlı serpûş ise Arapçada gelmek mânâsını hâiz olan kudüm lafzından türetilmiştir. Dardağan türünün farklı bir tipi olan makdem, şekli itibariyle, serdengeçti adlı serpuşun tepeliksiz hâlini anımsatır. Ferit Develioğlu bu serpûş hakkında“Osmanlılarda kalyoncuların giydiği, üzerine ucu saçaklı puşi, sargı sarılan bir tür başlık”20  demektedir. Mezkûr serpûş, uzun ve beyaz bir bezden müteşekkil olup sahibi vefat ettiği zaman serpûşundaki beyaz bez onun kefeni olarak kullanılırdı.21  Paşa rütbesine erişmiş kalyon kaptanlarının başında görülen makdemlerin destar kısmı birbirini çapraz şekilde keser şekildedir ki sarığın bu tarzda sarılmasına kafesî adı verilir.

Çatal kalafat ve düz kalafat olarak isimlendirilen serpûşlar ise çorbacıbaşı, turnacıbaşı, asesbaşıları gibi üst düzey yeniçeri ağalarının kullandıkları serpûşlar meyânındandır. Başa giyilen kısmında yukarı doğru çıkıldıkça genişleyen bu serpûşun, ön kısmında V harfi şeklinde bir bölüm vardır ki V’nin içi dikine uzanan çizgilerden oluşuyorsa buna çatal kalafat, V’nin içi boş ise düz kalafat adı verilir. Bu serpûşun etrafına her hangi bir sarık sarılmaz.


Yeniçeri serpûşları meyânında takdim etmeye çalışacağımız son serpûşun adı kuka olup tıpkı makdem ve serdengeçti adlı serpûşlar gibi dardağanın farklı bir türünden ibarettir. Serdengeçti adlı serpuşla ayrıldığı tek nokta daha genel hatları itibariyle daha yuvarlak, karpuzî denilen tarzda, ve tepeliğinin basık oluşudur.

Tıpkı yeniçeriler gibi Kapıkulu Ocakları’na bağlı olan sipâhîler ise hartâvî adlı küçük, yuvarlak ve keçeden mâmul22 serpûşu kullanırlardı. İsmail Hakkı Uzunçarşılı sipâhîlerin evvelce mücevveze kullandıklarını belirtir.23  Necdet İşli, bu serpûşun 17. yy.’dan sonra kullanılmaya başlandığını belirtmektedir.24  Pamuklu bir takkenin etrafına kafesî tarzda sarılmış destardan müteşekkil olan hartâvî, destarının sarılış çeşidinin aynı olmasından dolayı sıklıkla horasânî kafesî adlı serpûş ile karıştırılmaktadır.

Reîs’ûl-küttâblar başta olmak üzere hâcegân-ı divân-ı hümâyûn, saray kâtipleri, kubbealtı,  mâlîye mensupları, bazı yeniçeri efendileri v.b. zevât tarafından kullanılan horasânî kafesî veya diğer kullanımı ile Kafesî adlı serpûş ilk bakışta mantarı anımsatan bir görünüme sahiptir. İsminden de anlaşılacağı üzere kafesî şekilde sarılan destarın nihâyetlendiği noktada mantarların tepe kısmını anımsatan, çuha veya keçeden mâmul ve içi bir kilodan fazla pamukla dolu25  bir bölümden oluşur. Evvelce üst kısım daha dar iken zaman içerisinde büyültülmüştür.26 Bu şişkin bölüm genellikle 6 parçadan oluşmakla birlikte 4 parçalı veya 8 parçalı örnekleri de bulunmaktadır. Büyüklüğünden dolayı horasânî de denilen mezkûr serpûşa Sünbülzâde Vehbî’nin şu beytinde rastlıyoruz:


Misâl-i mürg-i dam üftâde bâşım uğradı derde

Kafesî oldu ser-i âzâdeme gûyâ horasânî

Osmanlı toplumunda en geniş kullanım alanına sahip olan serpûş hiç şüphesiz kâtibî, nekzep ve paşalı isimli serpûşlardır. Kâtibî adıyla anılan serpûş genel olarak; kâtip sınıfına mensup, yani okuma-yazma bilen, zevât tarafından kullanılırdı.27 Fakat Osmanlı şâhidelerinde ve minyatürlerinde bu serpûşun; şeyhzâdeler, mehter de görevli yeniçeriler, tabipler gibi birbiriyle direk alâkası bulunmayan meslek grupları ve zümreler tarafından da kullanıldığı görülmektedir. Fazıl Ayanoğlu, Osmanlı şâhidelerinde görülen kâtibî serpûşları, destarlarının sarılış şekillerine göre çubuk kalafat, düz kaş ve kaşî olmak üzere üç gruba ayırmaktadır.28  Başa geçirilen ve pamuktan mâmul bir kavuğun etrafına sarılan destardan müteşekkildir. Form itibariyle kâtibî serpûşu andıran nekzep adlı serpûş ise devlet ricâli, ulemâ ve seyfiye zümreleri dışında kalan zevât tarafından kullanılan bir serpûş türüdür. Yukarıda zikrolunan zümrelere dâhil olmayan/sivil zevât külâh ya da arakiye etrafına destar sararlardı. Arakiye keçeden, külâh ise yünden mâmuldü ki külâhların bir kısmının ucu sivri diğer bir kısmının ucu ise düz veya oval biçimine sahipti. Ucu sivri olmayan külâh hattatlık, nakkaşlık v.b. hünerlerine sahip olanlar tarafından kullanılırdı ki bu serpûşa nezkep verilir.29  Nezkebin üst kısmı yıldız şekilleri oluşturacak şekilde dikilirdi. Paşalı ismiyle anılan serpûş ise yine pamuktan mâmul bir kavuğun etrafına sarılan destardan müteşekkildir. Paşalıyı, katibîden ayıran fark ise paşalıda kavuğun etrafına sarılan destarın serpûşun ön kısmında bir lâm-elif oluşturacak şekilde sarılmasıdır ki bu durum mezkûr serpuşun her iki yanında da bombelerin oluşmasına neden olmaktadır. Padişahlar, yeniçeriler, humbaracılar, mehterân bölüğü mensupları, şeyhzâdeler, hattatlar ve sâir bir çok zevât tarafından kullanılan paşalı adlı serpûş, Avrupa’daki İslâm/Osmanlı imajının değişmez imgelerinden birisi olmuştur.


Enderûn mensupları ve has oda hizmetçileri tarafından kullanılan zerrîn veya zerkülâh; son derece ince işçiliğe sahip bir serpûştur. Farsça’da altından yapılmış veya altın gibi olan şey mânâsına gelen zerrîn veya Osmanlıların altın serpûş mânâsında kullandığı zerkülâh isimlerinin çıkış noktası mezkûr serpûşta bulunan altın işlemeleridir. Lâle, sümbül v.b. çiçek motifleriyle bezeli zerrîn, insanı hayrete düşüren bir mârifetin tezâhürüdür. Özellikle zülüflü baltacıların tamamı bu serpûşu kullanmışlardır.

Osmanlı serpûşlarının mücevveze ile birlikte en cesâmetli ve haşmetli olanı kallâvîdir. Burada kallâvî kelimesinin gündelik lisânda iri, büyük, tumturaklı mânâlarına geldiğine dikkat çekmek isteriz. Beyaz tülbentten mâmul olan kallâvî evvelce konik daha sonraki tarihlerde ise piramidal bir şekle sahip olmuştur. Sadrazamlar, kubbealtı vezirleri ve 15. yüzyıldan itibaren de kaptan-ı deryâlar tarafından kullanılan30  bu serpûşun iki farklı türü mevcuttur ki bunlar; 17. yüzyıldan sonra sadrazamların mücevveze yerine giymeye başladıkları kallâvî ve kaptan-ı deryâlar tarafından kullanılan paşaî kallâvî’dir.31  Bu iki tür ana hatlarıyla hiçbir fark göstermemekle birlikte, serpûşun üzerindeki şeritlerin sayısı ve zaviyeti bu iki türü oluşturmaktadır. Kapudân-ı deryâlar/Kapudan paşalar tarafından kullanılan paşâî kallâvî serpûşun ön kısmında serpûşu iki eşit parçaya bölen bir şerit ve bu şeridi dik olarak kesen başka bir şerit bulunur.




Ulemânın (Şeyhülislâm, kadı, dersiam/müderris, müftü v.b.), huffâz-ı kirâmın, vâizlerin, nakiplerin  ve imamların kullandığı serpûşa ise örfî denir.32  Şeyhülislâmların, pâyeli kadı ve müderrislerin kullandığı örfî diğerlerinin kullandıklarından form, cesâmet ve haşmet cihetleriyle ayrılır. Merhûm  Esad Serezli şeyhülislâmlar tarafından kullanılan örfî hakkında şu bilgileri vermektedir; “Şeyhülislam sarığı beyaz ve oldukça büyüktür. Sarığın üzerine soldan sağa doğru meyilli beş, altı santim genişliğinde sırmadan bir zırh (band) sarılırdı. Sarığın arkasında da omza doğru on santim genişliğinde ucu sırmalı bir taylasan sarkıtılırdı”33  Şeyhülislâmların başlarında taşıdıkları örfî, sultanların serpûşlarından sonra gelen en büyük serpuştur. Bu durumun nedeni Hezârfen Hüseyin Efendi’nin de belirttiği üzere, şeyhülislâmlık makâmının sultandan sonra gelen en önemli makam oluşudur:“ Devlet-i ‘âliyyede makâm-ı şeyhülislâm mertebe-i vekâlet-i kübrâ yâni vekâlet-i ûsmâdan ‘a’lâ değil ise bârî berâber ve ba’zı husûsa nazar olunsa andan bâlâterdir.”34  Şeyhülislâmdan aşağıya doğru inildikçe örfî adlı serpûş küçülmeye başlar. Şeyhülislâm, kadı, pâyeliler gibi üst kesim ulemâ dışında kalanların kullandığı örfî ise paşalı adlı serpûşun üstünden bastırılmış hâlini anımsatır. Bu serpûşun ön kısmının ortasında genellikle atlastan mâmul ve sağdan soldan doğru uzanan bir şerit bulunur.

III.Selim devrinde kurulan nizâm-ı cedit ordusunun neferlerine pâdişahın yeni bir serpûş ihdas etmekten kaçınmasından dolayı aslen bostancıbaşının serpûşu olan şubara/şobara adlı serpûş uygun görüldü.35  Fakat nizâm-ı cedit neferlerinin mezkûr serpûşla katıldıkları ilk savaş olan 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi’nin arifesinde, şubaraların güneşe ve yağmura dayanıksız oldukları anlaşılmış ve şubaranın yerine ikame edilmesi düşünülen fes birkaç asker üstünde denenmişti.36  III.Selim’in tahtan indirilmesinden dolayı fese geçiş sürecinde kısa bir mola verilmiş ve 1826 senesinde yeniçeri ocağının ilga edilerek yerine ikame edilen Asâkir-i Mansûre-i Muhammedîye ordusunun zâbitleri için 1826 senesinde alınan bir kararla fes zorunlu serpûş îlân edilmiştir.37  Bu karardan üç sene sonra örfî ve ehl-i tarike mahsus tâc-ı şeriflerin dışında kalan bütün serpûşlar yasaklandı ve fes zorunlu serpûş olarak îlân edildi. İlk fes başlangıçta 20-25 cm. yüksekliğinde ve standart modelinin aksine tepeye doğru hafifçe genişleyen bir şekil gösterir ki bu fes türüne Mahmûdî adı verilir. Fesin düz veya hafif oval olan tepe kısmına “tabla” adı verilir ve bunun merkezindeki “ibik” denilen çıkıntıya lâcivert veya siyah bir ipek püskül bağlanırdı. Mahmudî feslerin püskülleri son derece uzundu. Zaman içerisinde bu püskülleri tarayan çocuklar peydâ olmuş ve bu sûretle yeni bir esnaf grubu oluşmuştur. Feslerin şekillerini kaybetmemesi için içleri sert kartonlar kaplanırdı. “Fesler yapağıdan yapılır ve bunun için en uygunu merinos koyunundan elde edilendir.”38  Sultan Abdülaziz devrinde feslerin boyu kısaltılarak tabla kısmı da daraltılmış ve bu tür feslere Azizî adı verilmiştir. Sultan Abdülhamid devrinde ise feslerin tabla kısmı daha da dar bir hale getirilerek boyları uzatılmıştır ki bu tür feslere de Hamidî denilir. Günümüzde dahi fes denildiği zaman akla ilk Osmanlıların gelmesi fes imgesinin hâlâ ne derecede kuvvetli olduğunu göstermesi açısından son derece önemlidir. 25 Kasım 1925 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen 671 numaralı "Şapka İktizası Hakkında Kanun" ile fes de tarihin tozlu raflarındaki yerini almıştır.


Hâtime niyetine birkaç kelâm etmek gerekirse, bu yazımızda arz etmeye çalıştığımız bazı Osmanlı serpûşları denizden bir katreye benzer. Zira bu yazı da takdim edilmeyen yüzlerce farklı serpûş türü daha bulunmaktadır ki bunların bir çoğu hakkında elimizde ne yazık ki yeterli bilgiler bulunmamaktadır. Bu yazımıza dâhil etmediğimiz tarikat tâcları ise müstakil bir yazıda dahi anlatılamayacak kadar zengin bir alandır. Osmanlılar tarafından kullanılan serpûşların ifade ettiği mânâların aydınlatılması hiç şüphesiz onların anlam/değer dünyalarını biraz daha anlamamıza yardımcı olacaktır. *Sanat Tarihçisi

DİPNOTLAR 1) İsmail Yalçın, “Sarık”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, C.36, İstanbul: 2009, s.154 2) M.Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebusuûd Efendi Fetvaları Işığında 16.Asır Türk Hayatı, Enderun Kitapevi, İstanbul: 1983, s.118 3) Eserin latinize edilmiş hâli için bknz: Abdurrahman Abdî Paşa, Abdurrahmân Abdî Paşa Kanunnâmesi, Yay.Haz: H.Ahmet Arslantür, Metamorfoz Yayıncılık, İstanbul: Ekim 2012 4) Ryeçnik Stranih Riyeçi, İzraza i Krtatitsa, Zagrep: 1966, s.865: “Nişan: Kamen nad grobom Muslimana”(Çev: Musab Kaya) 5) Zühre İndirkaş, Türkler’de Hükümdar Tacı Geleneği, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara: 2001, s.4 6) Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it Türk, C.3, Çev: Besim Atalay, Ankara: 1986, s.200-216 7) Kaşgarlı Mahmud, a.g.e., s.351-352 8) Kavanin-i Yeniçeriyan, Haz: Tayfun Toroser, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul: Mart 2011, s.56 9) Hocâ Sâdeddîn, Tâcü’t-Tevârîh, C.1, Matbaa-i Âmire, İstanbul: 1279, s.38-40 10) Reşad Ekrem Koçu, Türk Giyim, Kuşam ve Süslenme Sözlüğü, Sümerbank Kültür Yayınları, Ankara: 1967, s.46 11) H.Necdet İşli, Osmanli Serpuşları, 2010 İstanbul Kültür Başkenti Ajansı Yayınları, İstanbul: Eylül 2009, s.120 12) Thomas Bettinelli, Nouveau Dictionnaire Italien-Francois Suivant la methode de celui, De M. Veneroni par M L Abbe p.A.P, Venice: 1756, s.667 13) Üsküfe için bknz: Mehmet Ali Ünal, Paradigma Osmanlı Tarih Sözlüğü, Paradigma Yayıncılık, İstanbul: Ekim 2011, s.707 14) Hocâ Sâdeddîn, a.g.e., C.1., s.282 15) Âşık Paşazade, Osmanoğullarının Tarihi, Çev: Kemal Yavuz, M.A.Yekta Saraç, K Kitaplığı, İstanbul: 2013, s. 121 16) H.Necdet İşli, a.g.e., s.90 17) Eyyubî Efendi, Eyyubî Efendi Kanûnnâmesi, Haz: Abdülkadir Özcan, Eren Yayıncılık, İstanbul: 1994, s.21 18) Abdurrahman Abdî Paşa, a.g.e., s.24 19) H.Necdet İşli, a.g.e., s.45 20) Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Yayınları, Ankara: 1999, s.574 21) M.Burak Çetintaş, Türk Denizcilerinin Mezar Taşları, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kültür Yayınları, İstanbul: Şubat 2009, s.71 22) Mehmet Ali Ünal, a.g.e., s.301 23) İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları, C.2, T.T.K. Yayınları, Ankara 1984, s.158 24) H.Necdet İşli, a.g.e., s.142 25) Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul: 1983, s.133 26) H.Necdet İşli, a.g.e., s.100 27) Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, C.9, Dersaâdet Matbaâsı, İstanbul: 1309, s.242 28) H.Necdet İşli, a.g.e., s.115-117 29) H.Necdet İşli, a.g.e., s.150 30) İzzet Kumbaracılar, Serpuşlar, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayınları, İstanbul: 1979, s.18 31) M.Burak Çetintaş, a.g.e., s.69 32) Mehmet Zeki Pakalın, C.3, s.746 33) Esad Serezli, “Şeyhülislamlar-2”, Tarih Hazinesi, C.1, S.5, İstanbul: 1951, s.249 34) Hezârfen Hüseyin Efendi, Telhîs’ûl-Beyân fî Kavânîn-i Âl-i Osmân, Libreria di San Marco, Venedik, Envanter No: 91, Varak No: 33a 35) Orhan Koloğlu, İslamda Başlık, T.T.K. Basımevi, Ankara 1978, s.25 36) Gültekin Yıldız, “Üniformalı Padişah II.Mahmud”, Ed: Coşkun Yılmaz, II.Mahmud, 2010 İstanbul Kültür Başkenti Ajansı Yayınları, İstanbul: 2010 s.124 37) İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Asâkir-i Masure’ye Fes Giydirilmesi Hakkında Sadr-ı Âzam Takriri ve II.Mahmud’un Hatt-ı Hümayunu”, Belleten, C.18, S.70, Ankara: Nisan 1957, s.223-230 38) Hülya Tezcan, “Fes”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, C.12, İstanbul: 1995, s.416  

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 2582 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK