Rölyef

Süslemenin Göğsünü Kabartan Teknik: Rölyef

  • #


Yazı: Mine ÇAHA    Fotoğraf: Adnan ERDOĞAN

Eski çağlardan bu yana sanat eserlerinde kullanılan en temel tekniklerden biridir rölyef. Bu teknik icra edilirken en eski yöntemlerin kullanılması, el emeğinin çok fazla olması, ortaya çıkan sanat eserini oldukça değerli kılıyor. Geçmişten bugüne Anadolu topraklarında mimari tezyinatta kullanılan bu tekniğin, kültürümüzdeki yerini inceledik.

Rölyef diğer adıyla kabartma sanatının geçmişi, kaynaklara göre Antik Yunan’a ve daha öncesinde eski Anadolu uygarlıklarına kadar dayanıyor. Rölyef; kil, alçı, taş, ahşap, mermer, bakır üzerine yapılan yükseltme ya da çökertmelerle yapılan üç boyutlu şekil çalışmalarına deniyor. Mimaride, heykel sanatında, tablolarda, madeni para ve çeşitli eşyaların yüzeyini süsleme, şekillendirme amacını taşıyan bu teknik bugün daha çok süs eşyalarında karşımıza çıkıyor.

Tablolar, duvar kompozisyonları, dekoratif kaplama amaçlı yapılan kâğıt ve bakır kabartma örneklerine günümüzde sıkça rastlayabiliyoruz. Kabartma sanatı icra edilirken tamamen geleneksel yöntemlerin kullanılması, el emeğinin çok fazla olması ve ortaya çıkan eserlerin eşsiz olması rölyef sanat eserlerini çok değerli kılıyor. Elazığ, Urfa, Erzincan, Konya, Çorum ve Samsun bu amaçla üretim yapan iller arasında.

Kabartmalar, ışık alan ve almayan yönlerin belirme derecesine, yüzey şekline göre alçak ve yüksek kabartma şeklinde isimlendiriliyor. Alçak kabartmaya örnek madeni paralar ve madalyonlar örnek gösterilebilir. Şeklin hemen hemen yarısı denilebilecek derecede yüksekliğe sahip. Yüksek kabartmalar ise heykele daha yakın denilebilir. Şekiller yüzeye yapıştırılmış gibi görünüyor. Tarihte şamdan, kapı tokmağı gibi madeni eşyalarda, kapı, pencere kanadı, rahle, dolap, çekmece gibi ahşap eşyalarda kabartma şeklinde yapılmış süslemelere çokça rastlanıyor. Mimari eserlerin dış veya iç cephelerinde ise yapının göz önündeki yerlerine taş veya mermer üstüne kabartılarak yapılmış süslemeler bulunuyor.


Selçuklu Döneminde Kabartmalar

Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerinden önce; Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklu dönemlerinde, mimarlıkta geçerli malzeme olarak genellikle kerpiç, tuğla ve alçı kullanıldığından taş yaygınlık kazanmıyor. En güzel taş kabartma örneklerine ancak Anadolu'da Selçuklu, beylikler ve Osmanlı dönemlerinde rastlanıyor. Konu ile ilgili çalışmaları bulunan Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yıldıray Özbek, Anadolu'da mimarlık alanında yoğun girişimlerde bulunan Anadolu Selçukluların kullandıkları ana malzemenin taş olduğunu vurguluyor. Dış ve iç alanlarda özellikle cephelerdeki taç kapılarda olmak üzere minare, mihrap, minber, kemer ve benzeri yerlerde kullanılarak Anadolu’ya özgü bir üslubunun oluşturulduğunu ifade ediyor. Taş işçiliğinde, düzgün yüzeyli taş kabartma, alçak kabartma, yüksek kabartma ve özellikle şebekelerde taş oyma teknikleri kullanılıyor. Divriği, Sivas ve Erzurum'daki taş bezemeli Selçuklu dönemi yapılarında yüksek kabartma tekniğine daha çok ağırlık veriliyor. Alçak kabartma tekniğine ise genellikle Konya ve Kayseri'de rastlanıyor. Özbek, Osmanlı öncesi taş işçiliği örneklerinin çok zengin bir çeşitliliğe sahip olduğunu kaydediyor.

Çeşitli heykel ve insan figürlü kabartmaların 8. yüzyılda Antik Yunan ve Sasani sanatı etkisi altında kalan Emeviler’in saraylarını süslediği görülüyor. İnsan ve tanrı betimlemelerinden oluşan ikonografik program, İslam sanatında başlarda görülmese de daha sonra gelişiyor. Zengin figürler, Abbasilerle başlayarak el sanatlarının süsleme unsuru oluyor. Bu figürlerde daha çok Türk ve Orta Asya stili diyebileceğimiz üslubun etkileri görülüyor. Abbasilerin 9. yüzyılda Orta Asya’dan getirdikleri Türk askerleri için Bağdat’ın kuzeyinde kurdukları ünlü Samarra şehri, bu yeni stilin öncüsü oluyor. 12-13. yüzyıl Büyük Selçuklu ve onu izleyen İlhanlı el sanatlarında figür tasvirlerinin bol ve zengin örnekleri görülüyor. Sarayla ilgili av, dans, çalgı sahneleri, hükümdar ve saray ileri gelenleri ayakta dizili muhafızlar, hizmetkârlar, İran edebiyatından alınan aşk ve kahramanlık konuları, çift başlı kartal, tavuk, aslan, ejderha gibi sembolik hayvanlara sıkça rastlanıyor. Yıldıray Özbek, bu figürlerin tabiattaki görünümlerinden oldukça farklı ve bol miktarda kullanıldığı üsluba “Avrasya Hayvan Üslubu” adının verildiğini kaydediyor. Özbek şöyle devam ediyor: “İslam sanatında bu üslup; sık kullanılan ahşap, seramik, metal üzerinde ana süs unsurları haline geliyor. Saray ve zengin çevrelere ait eşyalarda görülen bu paralel sahnelerin bazen Gazne, İran, Büyük Selçuklu ve İlhanlı saraylarında mimaride de kullanıldığını görüyoruz. Ufak stil ve detay farklılıklarına rağmen bu Avrasya üslubunun etkileri, 9-14. yüzyıllar arası İslam dünyasında Türkistan’da İspanya’ ya kadar uzanan çok geniş bir alanda kendini hissettiriyor.”

Bitki, hayvan ve geometrik süslerin yoğun şekilde kullanıldığı bu süslemelerin yanı sıra şekillerin arasında yine kabartmalarla elde edilen kufi yazılar, Selçuklu mimarisinin karakteristik özelliği kabul ediliyor. Merv, Nişabur ve Kazvin’de bulunan Selçuklu eserleri bu mimarinin kabartma süslemelerinin en güzel örneklerinden sayılıyor.

Yıldıray Özbek, Anadolu Selçuklu mimarisinde süs unsurunun daha ön planda olduğunu söylüyor. “Binalar geniş süslemeye imkân verecek tarzda inşa edilmiş gibidir. Kapı, pencereler; şerit, örgü, kabara ve palmet gibi kabartmalarla bezelidir. Taş işlemeciliğinin ilerlediği Anadolu Selçuklu mimarisinde özellikle portallerde Rumi denilen süsleme şekli kabartma olarak tatbik edilmiştir.” diyor. Bu devre ait kabartma süslemeye en iyi örneklerini; Divriği Ulu Cami, Karatay Medresesi, Niğde Alaattin Camii, Konya Sırçalı Medrese, Erzurum Çifte Minareli Medrese olarak sıralıyor. Avrasya figür sanatının bütün bölge ve devirlerde ufak değişmelerle devam eden ana özelliğini; aşırı stilizasyona gitmesi, uzuvları deforme ederek kendine özel formülleştirmesi olarak gösteriyor. Figürler realiteden uzaklaşarak dekoratif karakter kazanıyorlar. Çok kere bir hayvanın ikinci bir hayvanla veya başka bir hayvana ait parçalarla birleştiği görülüyor. Hayvan ve insan motifleri, bitkisel kıvrıntılarla karıştırılıyor.

Selçuklu taş işçiliğinde bitkisel unsur, geometrik motifler, yazı ve daha az olarak figürlü dekor bezeme unsurları olarak karşımıza çıkıyor. Bitkisel dekorda ana motif, üç dilimli palmet yapraklarından oluşuyor. Bazen sadece yarım palmet yaprağı işlenip bırakılıyor. Çoğu kez de yarım ve tam palmetler girift bir bitkisel ağ arabesk meydana getiriyor. Yarım ve tam palmetlerin uçlarında meydana gelen düğüm kıvrılmalar Türk bezeme sanatının en belirgin özelliklerinden… Yaprak bezemeleri bazen daha çok lotusa benzer şekilde bordürler meydana getiriyor.


Osmanlı’da Taş İşçiliği Süslemesi

Osmanlı döneminde taç kapıların (büyük yapıların görkemli biçimde süslenen girişi) cephelerdeki ağırlığı azaltılarak taş bezemelere daha ölçülü biçimde yer veriliyor. Selçuklu döneminin taş ve ahşap olarak ele alınmış mimber ve mihrapları Osmanlılarda yalınlaşıyor ve mermer kullanımı sıklaşıyor. Gölge ışık oyunlarını sağlayan uygulamalar yerine klasik bir yalınlık ön planda tutuluyor; sağlamlık ve bütünlük esası gözetiliyor.

Yine de çeşitli zevklerin, işçiliğin ve motif bileşimlerinin ortaya konulduğu Osmanlı mimarisi süsleme sanatı, 17. asırdan sonra klişeleşmiş Rumi grubu (Avrasya motifleri) ile mukarnasın bol kullanıldığı eserler vermeye başlıyor. Osmanlı sanatında taş işçiliği kabartma, şebeke ve renkli taş olmak üzere üç ana grupta toplanıyor. İlk devir Osmanlı mimarisinin taş süslemesinin önemli bir kısmını kabartmalar teşkil ediyor. Sütun ve paye başlıkları ile kemer yastıklarında görülen lotus ve palmet motifleri düz satıhlı kabartma tekniğiyle yapılan İznik Yeşil Camii, taş süsleme sanatının en iyi örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Bursa Yıldırım Camii’nde ise kabartma klasikleşmiş bir görüntü içinde. Geometrik süsleme çeşitlerinin (mukarnas) bol ve ince işçilikle kullanılması camiye ayrı bir özellik kazandırıyor. Bursa Yeşil Camii ise, klasik devirde Osmanlı taş işçiliğinin varacağı en olgun seviyede süslemelere sahip. Edirne Üç Şerefeli Camii’nde taşa işlenmiş kabartma yazının en girift istifli örneklerinden biri görülüyor.

Prof. Dr. Yıldıray Özbek, Osmanlı dönemi mimarlığının Selçuklu dönemi mimarlığına nazaran mekân sorunlarıyla daha çok ilgilendiğini aktarıyor. Bu yüzden yapılar daha sade kalıyor. Erken dönemde inşa edilen Bursa Yeşil Camii'nin (1424) taş rölyeflerinde Timurlu sanatının etkileri izleniyor. Pencere alınlıklarını süsleyen kompozisyonların kitap cilt bezemeleriyle benzerliği dikkat çekiyor.

Klasik Osmanlı sanatında taş rölyef bezemesi, yazı dışında ağırlığını kaybediyor. Pencere ve kapı kanatları ve vaaz kürsülerinde ahşap rölyeflere sıkça rastlanıyor. Klasik dönemde ahşap, minber geleneği terk ediliyor. Minberler daha çok mermerden yapılıyor. Mermer minberler, kafes oyma teknikli geometrik kompozisyonların yanı sıra bitkisel kompozisyonlarla tezyin ediliyor.

Camiler dışında 18. yüzyılda özellikle meydan çeşmelerinde çok yaygın taş rölyeflerle karşılaşılıyor. Geleneksel rumi, palmet ve lotuslu bitkisel bezemelerle birlikte akantüs yaprağı kabartmaları, sehpa üzerine yerleştirilmiş vazo içinde karanfil, lale, sümbül ve gül gibi natüralist çiçekler kompozisyonların ana motifleri olarak karşımıza çıkıyor. 19. yüzyıl sanatında ise ağırlıklı olarak batılı formların rölyefleri yapılıyor.

Ahşap Süslemede Kabartma Örnekleri

Anadolu- Türk sanatında mimar olarak yetişeceklerin üç boyutlu düşünebilmelerini sağlamak için mimarlıktan önce marangozluk ve sedefkârlık gibi sanat dallarında becerilerinin geliştirilmesi ahşap işlerine verilen önemi gösteriyor. Selçuklularla gelişen ve orijinal bir üslup yaratan ahşap işçiliği beylikler döneminde de aynı geleneği sürdürüyor. Ustalıkla işlenmiş birçok önemli eserleri ortaya koyuyor. Bunlara özellikle kapı, pencere, mimber, mihrap, sütun, sütun başlıkları, kiriş gibi mimarlık öğelerinde, rahle, Kuran mahfazaları, sandık, sehpalar örnek verilebilir. Süslemeler ise genelde kendini geometrik ve bitkisel desenlerin kabartmalarından oluşuyor. Ankara Ahi Elvan Camisinin kapı ve pencere kapakları ile minberi bu teknikle yapılan eserlerden…

Ahşap işçiliğinin en ilginç örneklerini minberler sunuyor. Minberler (camilerde Cuma günleri hatiplerin hutbe okumak için üzerine çıktıkları merdivenli yüksek kürsü), özellikle Selçuklu camilerin içinde yapılara değer kazandıran eserler olarak öne çıkıyor. Erken İslam sanatında ilk kez en bol ahşap mimber örneği Anadolu Selçuklu sanatında görülüyor. Bazıları bugün bütün veya parçalar halinde müzelerde saklanıyor. Aksaray Ulu, Konya Alaattin, Ankara Alaattin, Harput Sare Hatun, Divriği Ulu Ankara Ahi Elvan, Sivrihisar Ulu Camii minberleri; devirlerinin üstün ahşap işçiliğine örnek eserlerden birkaçı...

Ankara Etnografya, İstanbul Türk ve İslam Eserleri, Konya İnce Minareli Medrese, Doğu Berlin Devlet müzeleri ahşap rahleler pencere ve kapı kanatlarının zengin örnekleriyle ilgi çekiyor. Konya Mevlana ve İstanbul Topkapı Sarayı müzelerinde ayrıca çeşitli rahleler bulunuyor.

14-15. yüzyıl Beylikler devri cami ve mescitlerinde ahşap sütunlu ve tavanlı örneklere sık rastlanıyor. Ankara Hacı İvaz Camii, Kastamonu Mahmut Bey Camii (Kasaba Köyü), Karabük Küre-i Hadid Camisi, Niğde Şah Mescidi, Beyşehir Köşk Köyü Mescidi bunlara örnek gösterilebilir.

Oyma işlerinde motifler; daha çok ceviz, meşe gibi ağaçların üzerine bıçaklarla çalışılıyor. Kesme ve oyma tekniğinde ise kıl testeresi ve ince eğeler kullanılıyor. Genellikle ıhlamur, kavak, ladin gibi yumuşak ağaçlar tercih ediliyor. Bu tür örnekler 18. yüzyıldan sonra yaygınlaşıyor. Kakma tekniğinde sert ağaçlara açılan kanallara gümüş bakır pirinç kurşun ve kalay gibi madenler çakılarak uygulanıyor.  


 İSMEK’TE RÖLYEF ÇALIŞMALARI

Geçmişte mimari tezyinat ve heykel sanatında kullanılan rölyef tekniği, günümüzde tablolara da taşınmış durumda. Yağlı boya resimleri ve karakalem ile birlikte artık duvarlarda kabartılarak yapılmış tablolar görmek mümkün. Kabartmalar üçüncü boyut kazanarak, her an içine girebilecekmişsiniz hissi veriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hayat Boyu Öğrenme Merkezi (İSMEK), “Üç Boyutlu Şekillendirme” branşı adı altında verdiği eğitimle duvarları süsleyen, sizi bulunduğunuz mekândan koparıp adeta içine çeken tabloları hayata geçirmeniz için fırsat sunuyor. 280 saat süren eğitim süresince öğrenciler, malzemelerin tanıtımı ve kullanım bilgisini edinerek işe başlıyor. İlerleyen zamanlarda renk seçimi, renklerin birbirine uyum temelleri öğretiliyor. Renk bilgisine ek olarak devamında daha etkili bir ortam oluşturmak için ışık, gölge, açık ve koyu geçişleri konu ediniliyor. Temel eğitimleri alan öğrenciler kalan zaman süresince; kâğıt, bakır, alüminyum ve ahşap üzerinde rölyef çalışarak üç boyutlu şekillendirme çeşitlerini öğreniyor. Bu kapsamda klasik rölyef (kalıp şekillendirme), geometrik ve bitkisel rölyef çalışmaları yapılıyor.

KAYNAKLAR

1) Aslanapa Oktay, Osmanlı Devri Mimarisi, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 2004 2) Aslanapa Oktay, Türk Sanatı, Remzi Kitapevi İstanbul, 2000 3) Arseven C. Esad, Türk Sanatı, M.E.B. Basımevi, İstanbul, 1973 4) Cezar Mustafa, Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1977 5) Esin Emel, Orta Asya’dan Osmanlı’ya Türk Sanatında İkonografik Motifler, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2003 6) Hillenbrand Robert, İslam Sanatı ve Mimarlığı, Homer Kitapevi, İstanbul, 2005  7) Öney Gönül, Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme ve El Sanatları, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 1992 8) Özbek Yıldıray, Osmanlı Mimarisinde Taş Süsleme (1300-1453), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Geleneksel El Sanatları/ Sanat Eserleri Dizisi, İstanbul, 2002 9) Sözen Metin, Tarihsel Gelişimi İçinde Türk Sanatı, Anadolu Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1983

 

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 2901 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK