Tezhip

Geleneksel Sanatların Zarif Çınarı: Cahide Keskiner

  • #


Yazı: Semra ÜNLÜ

Minyatür ve tezhip sanatlarının duayenlerinden Cahide Keskiner, sanat yaşamında, dile kolay tam 62 yılı geride bırakmış bir isim. Hayatını geleneksel sanatlarımıza adayan Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in talebelerinden biri olan Keskiner, bugün halen sevgi ve saygıyla yâd ettiği hocasının izinden yürüyor. Geleneksel sanatların zarif çınarını, çalışmalarını sürdürdüğü Kadıköy’deki atölyesinde ziyaret ettik. Geleneksel sanatlarla nasıl tanıştığından sanat icra ederken önemle altını çizdiği edep ve adap konusuna, sanatta maneviyatın öneminden modern sanata bakışına kadar pek çok konuyu bizimle paylaşan usta sanatkâr, sanat camiasında zaman zaman yaşanan çekişmelere değinerek, “Camiamızda duyuyoruz bazen, birbiriyle kavgalı olanları. Geleneksel sanatlarımız bu kavgayı kaldırmaz. O zaman üretken de olamıyorsunuz, kendinize saygınız da kalmıyor bana göre.” diyor.


“Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan/ Giy ol tacı, emin ol her beladan” demiş büyüklerimiz. Edep, insanın hayatının her alanında, bir nefes kadar bile uzağına düşürmemesi gereken bir olgu. Edebi ve de adabı, kendisine düstur edinmiş bir büyük ismin sanat yaşamına mercek tutacak okuduğunuz bu yazı.



  Kadıköy’deki atölyesinde ziyaret ettik Cahide Keskiner’i. Baharla birlikte yeşile bezenmiş bahçe içindeki bir apartmanın zemin katındaki atölyeye adımımızı atar atmaz, uzun yıllardır hocanın derslerine devam eden talebelerinden önce, karnının kocamanlığından gebe olduğu anlaşılan kedisi karşılıyor bizi. Kedi sevimli olmaya sevimli; ne var ki izahtan vareste bir sebebe dayanan tedirginliğimizle birlikte kendimizi, hocanın atölyedeki odasına atıyoruz. Yüzünde sıcacık, sahici bir gülümsemeyle buyur ediyor bizi. Kedi fobisi üzerine kısa bir sohbetten sonra hemen asıl mevzumuza geçmek istiyoruz, zira karşımızda sanat yaşamında tam 62 yılı geride bırakmış bir duayen oturuyor.

“Ahh çocuklar” diyor anaç bir ses tonuyla. “Zaman ne çabuk geçmiş.” Ve zihnindeki anı defterinin yapraklarını bir bir çevirmeye başlıyor. Anlattıklarına gelin birlikte kulak verelim… 1931 İstanbul doğumlu olan Cahide Keskiner, iki çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu ve tek kızı. Çocukluğunda ve ilk gençliğinde müziğe ve resme karşı ilgisi varmış, daha çok da müziğe. On bir yaşında piyano çalmaya başlamış.


Cemal Reşit Rey’in konservatuarda hoca olduğu yıllarda piyano dersleri alan Keskiner, “Cemal Bey, iki üç ayda bir kontrol için derslere girerdi.” diye de ekliyor. Lise tahsilini “Aile şirketimizdi” dediği Türk Kız Koleji’nde tamamlayan Cahide Keskiner’in hayatında resim ve illa ki müzik hep olmuş. Ta ki, bugün hâlâ adını büyük bir saygıyla andığı Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver ile tanışana kadar.

General Tahsin Paşa, Tanışmaya Vesile Olmuş

Usta sanatkâr, yaşamını geleneksel sanatlara adayan Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver ile 1953 senesinde tanışmış. Bu tanışmaya, bir aile dostu olan General Tahsin Yazıcı Paşa vesile olmuş. Ki kendisi I. Dünya Savaşı’nda, Gelibolu’da Çanakkale Cephesi’nde tümen komutanı olarak görev yapmış, tuğgeneral olarak Güney Kore’ye gönderilmiş ve Kore Savaşı sırasında tümgeneralliğe terfi etmiş bir isim. Tahsin Yazıcı Paşa’nın, Kore dönüşü 1952’de emekliye ayrılarak 10. ve 11. dönem Demokrat Parti’den İstanbul Milletvekili olarak TBMM’ye girdiğini, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra da Yassıada’da yargılanarak beş yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatalım. Daha sonra çıkan bir af kanunuyla serbest bırakılmış, 1970 yılında Ankara’da vefat etmiş.

Cahide Keskiner, General Yazıcı’nın, birikiminden faydalanmak üzere her vesile ile konferanslara davet edildiğini anlatıyor. Paşa’nın bir gün kendisine, “Cahide, ben bir konferansta çok muhterem bir beyefendi ile tanıştım. Sanata meraklısın, gel seni ona götüreyim.” dediğini ve böylece hayatının geri kalanında yürüyeceği yola açılan kapının aralandığını ifade ediyor.


Tahsin Paşa sanata pek hevesli genç kızı, Süheyl Ünver’le tanıştırmak üzere İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü’ne götürmüş. “Tıp Tarihi Enstitüsü’ne girdik birlikte ve beni hocayla tanıştırdı. Giderken o zamana kadar yaptığım resimleri de yanımda götürmüştüm. Hoca çok beğendi, takdir etti ve beraber çalışmamızı önerdi, bundan memnun olacağını söyledi.” derken, sesinde o gün duyduğu heyecanın izleri beliriyor. Tıp Tarihi Enstitüsü’ne adımını attığı ilk andan itibaren gönlü geleneksel sanatlara meyletmiş ve müzik artık onun için ikinci planda olmuş. Keskiner, o tarihten itibaren Süheyl Ünver Amerika’ya gidene kadar beş yıl süreyle Ünver’in rahle-i tedrisinden geçmiş.  

“Ne İş Yaparsan Yap, Edeple Yap”

Bir keresinde merhum Süheyl Ünver’in kızı Gülbün Mesara ile de söyleşi yapma şansımız olmuş ve sohbet sırasında babasının Amerika’da bulunduğu yıllarda kendisine yazdığı mektuplardan bahsetmişti. Bu mektuplar genellikle geleneksel sanatlara dair çalışmaları ve tezhiple ilgilenen kızına tavsiyeleri konu edilirmiş. Cahide Keskiner, hocanın Amerika’dayken değil ama enstitüde ders verdiği dönemde talebelerine de küçük küçük notlar yazıp verdiğini şu sözlerle anlatıyor: “Bize nasihatlerde bulunan küçük mesajları vardı hocanın. Derste konuşulan bir konu hakkında hocanın aklına bir şey gelir, hemen o anda not alır ve bir sonraki görüşmemizde elimize pusulayı tutuştururdu.”


Her bir cümlesini hocasına duyduğu sevgi, saygı ve hayranlıkla bezeyen usta sanatkâr, Süheyl Ünver’in, bütün hayatı boyunca geleneksel Türk-İslam sanatlarını canlandırma ve geleceğe bırakma çabasında olduğunu belirterek, “Bize ‘Evladım bu sanatlar toz toprak içinde bir inci. Bizim görevimiz ise bunu alıp parlatmak’ derdi. Talebelerini idealist olarak yetiştirmek isterdi.” diye konuşuyor. Ünver’in gelenekleri takip etmekle beraber, edep ve adap konusunda da çok titiz olduğunu ve bunu talebelerine de aktardığını vurguluyor.

Bu edep meselesi önemli! Atölyesine konuk olduğumuz, bizi güler yüzü ile karşılayan, hoş sohbetiyle ağırlayan usta sanatkâr da bu konuya sık sık temas ediyor. Ona göre bir insan meşguliyeti ne olursa olsun, hangi işe kalkışırsa kalkışsın; edep çerçevesinde, adaba riayet ederek yapmalı. Geleneksel Türk sanatlarımızda da bu kaidenin dışına çıkılmamalı. Evvela edep ve adap, sonra sanatın kendisi dikkate alınmalı. Talebelik yıllarını anarken, o dönemin insanıyla şimdikini karşılaştırıyor Cahide Keskiner. “Ne yalan söyleyeyim o dönem şimdiden farklıydı. Kültüre daha fazla önem verilirdi, bencillikten ziyade ilme, sanata itibar eden insanlar vardı. Bu kişiler oturur; sanatla, kültürle, İslamiyet’le alâkalı sohbetler ederlerdi. Kimse kimseyi yermez, incitmezdi konuşurken. O sohbetlerden çok istifade etmişizdir.” diyor. Hocasından aldığı bayrağı senelerdir yorulmadan, şevkle taşıyan duayen sanatkâr, genç sanatçılara da “Edep ve adapla çalışın.” öğüdünde bulunuyor.

Araya girip, Süheyl Ünver gibi bir duayenin talebesi olmanın nasıl bir duygu olduğunu, bunun kendisine ne kattığını soruyoruz. Keskiner, “Mutluluk verici. Süheyl Ünver’in talebesi olmak, benim için çok büyük bir şans diye düşünüyorum ve şükrediyorum. Onunla tanışmasaydım hayatım çok başka olurdu herhalde. Bir noktada kadere inanırım ben. Kaderi değiştiremiyorsunuz, iş ki Allah iyi çizgiler yazsın.” diye cevaplıyor sorumuzu.  


Sanat Dünyası İnanç Dünyasıyla Paralel

Cahide Keskiner’in, hocası Süheyl Ünver’in Amerika’ya gitmesinin ardından sanat yaşamında neler yaptığına dönelim yeniden. Ünver’in talebelerinden biri olan Azade Akar ile birlikte sanatsal faaliyetlerini sürdürmüş Keskiner. “Müteşebbis, çok faal ve idealist” biri olduğunu söylediği Akar’la kafa kafaya verip, birlikte ‘geleneksel sanatlar için nasıl faydalı oluruz’ diye düşünmüşler. Yüksek okullarda geleneksel sanatların bölüm olarak okutulmadığı o dönemde, bu sanatlarla ilgili bilgilerin metot haline getirilmesi gerektiğine karar verip kolları sıvamış iki genç sanatçı. Ve sabırla, şevkle yürütülen bir çalışma sürecinin ardından 1970’li yıllarda, tezhip ve minyatür sanatlarına dair ilk metot kitabına imza atmışlar. Geleneksel sanatlarımıza hizmeti amaçlayan bu çalışmaları daha sonra da devam etmiş.

Bu sanatlarda o dönem sadece Süheyl Ünver’inki gibi atölyelerde eğitim verildiğini söyleyen Cahide Keskiner, bunların da devlet himayesinde olmadığını ifade ediyor. Bu kursların resmi bir nitelik kazanması, Keskiner ve Akar’ın yeni hedefi olmuş. Süheyl Ünver’in enstitü dışında her salı günü ders verdiği Topkapı Sarayı’ndaki atölye için Kültür Bakanlığı’na başvurulmuş. Bakanlığa yazı yazılmış yazılmasına ancak ilk engelin çıkması gecikmemiş. Atölyenin bağlanacağı yetkili merci bulunamamış evvela. Israrlı çabalar neticesinde başvurudan iki yıl sonra 1978’de Milli Folklor Dairesi’nde bağlanmasına karar verilmiş, Topkapı Sarayı’ndaki atölyenin. Velhasıl, sonraki yıllarda şimdinin kalemişi ustası Semih İrteş’in, müzehhibe Mamure Öz ve daha nice ismin yetiştiği Topkapı Sarayı atölyesi Cahide Keskiner ve Azade Akar’ın emek ve çabasıyla resmi statü kazanmış. Sonraki yıllarda üniversitelerde geleneksel sanatlarla ilgili bölümlerin açılmasının sevindirici olduğunu belirtiyor Keskiner.


Hocası Süheyl Ünver gibi, yaşamını geleneksel sanatlarımızın sürdürülmesi ve geleceğe taşınmasına adayan bu uğurda yarım asrı aşkın bir süreyi geride bırakan tezhip ve minyatür sanatkârı Cahide Keskiner’in, hat ve resim dersleri de aldığını biliyoruz. Sanatçının çok yönlü olması gerektiğini savunan Keskiner, “Minyatür, tezhip, hat, resim… Bunlar zaten kardeş sanatlar, hepsinin birbiriyle ilgisi var. Ayıramıyorsunuz birbirinden. Hatta sanat dünyasıyla inanç dünyası da paralel gidiyor.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Manevi dünyanız zengin değilse, sanatta başarılı olamazsınız. Sanattan zevk alamazsınız. O zaman ne yapıyorsunuz sanatı, resmi yapıp satmak gibi sade bir düzeyde götürüyorsunuz. Fakat manevi dünyanız zengin olduğu zaman, o size bambaşka yere götürür. Amacınız o zaman bireysel, değil daha topluma yönelik oluyor. Daha faydalı olabiliyorsunuz o vakit, bencilliğiniz de köreliyor. Rahmetli hocanın bize daima öğütlediği şey; topluma faydalı, bu sanatların yaşatılmasına dönük çalışmaktı. Şahsımızı tanıtmak için değil, geleneksel sanatlarımızı tanıtmak için yönlendirdi bizi hep.”

Keskiner, geleneksel sanatlarımızla meşgul olan sanatçılara tavsiyelerde bulunmadan edemiyor; “Kimseyle kavga etmeyecekiniz. Bir hedefiniz olacak, ama bu hedef şahsi olmayacak, ki kişiden ziyade insanlığa faydalı olsun. O zaman zaten siz kendiniz ikinci planda kalıyorsunuz. Manevi dünyada da bu böyle, sanatta da. Camiamızda duyuyoruz bazen, bireriyle kavgalı olanları. Geleneksel sanatlarımız bu kavgayı kaldırmaz. O zaman üretken de olamıyorsunuz, kendinize saygınız da kalmıyor bana göre.”  




“Sanat Tekâmül Etmezse, Tekrardan Öte Gitmez”

Sohbet ederken, bir yandan da Keskiner’in çalışma odasının duvarlarında asılı duran çerçevelere göz gezdiriyoruz. Daha çok minyatür sanatının örneklerini görünce, hocaya “Minyatür mü, tezhip mi? Gönlünüzde hangisinin yeri daha fazla?” diye sormadan edemiyoruz. “Tezhip, hat sanatının elbisesi, onu tamamlayan bir unsur. Minyatür daha rahat bir resim tarzı. Her türlü teknikler uygulanabiliyor. Osmanlı nakkaşhanelerindeki gibi değil sadece, çeşitli tarzlarda yapıldı şimdiye kadar. Çok rahat, serbest olanları da var, moderne kaçanlara da, daha stilize edilmiş şekilleri de var. Kısacası çok geniş bir alana sahip minyatür. Çalışırken sıkılmazsınız, aklınıza geleni yaparsınız.” sözlerinden, gönlünde minyatüre daha geniş yer ayırdığını anlıyoruz usta sanatkârın. Tezhip sanatının, minyatüre göre daha fazla disiplin gerektirdiğini anlatan Keskiner, “Tezhibin belirli kuralları vardır, bunları bozamazsınız. Bir de tekrarı çok olduğu için, sizi belki zaman zaman yorabilir. Tezhip çok daha fazla sabır isteyen bir sanat.” diye de ekliyor.

Minyatürde zaman zaman geleneğin dışına çıkan sanatçılar olduğuna değiniyoruz. Anlattıklarından, Cahide Keskiner’in de günümüzde artık geleneği koruyarak modern çalışmalar yapılması gerektiğini savunanlardan olduğunu anlıyoruz. “Elbette modern bir eser üretmek için geleneği bilmeniz gerekiyor. Fakat geleneksel dediğimiz eserleri üreten sanatçılar, kendi dönemlerinde zaten belli çıkışlar yapmışlar. Bu yüzyılda da neden biz kendi çıkışımızı yapmayalım, değil mi. Günümüzde artık yeni ekoller, yeni tarzlar olmalı. İşte o zaman sanat devam eder, o zaman yürütebilirsiniz sanatı. Tekamül etmez, aşama kaydetmezseniz yaptıklarınız tekrardan başka bir şey olmaz, arşivlerden öte gitmezsiniz.” diye konuşuyor Keskiner.


Sanat icra ederken çok katı bir tutum içinde olmamak gerektiğini savunan usta sanatkâr, toplumun da sanatçıdan yenilik beklediğini söyleyerek, “Batı’da da bu böyledir. Picasso, klasik resmi bilirdi ama kendi tarzını da sonra ortaya koydu. Yaptığınız yenilik tutar tutmaz, orası ayrı. Ama sanatçı olarak bir efor sarf etmek lazım.” derken, günümüz sanatçılarında gördüğü en büyük noksanlığın araştırmacılık olduğunu vurguluyor. Söz araştırma konusuna gelmişken, neredeyse 20 yıldır kurulması için uğraştığı enstitü fikrini dair de birkaç kelam etmek istiyor.

Ömrünün 62 yılını geleneksel sanatlarla iştigalle geçiren tezhip ve minyatür ustası Cahide Keskiner, bir Türk-İslam sanatları araştırma enstitüsü kurulması ve devletin bunu ciddi olarak ele alması gerektiğini söylüyor. Yine kendisi gibi hayatını geleneksel sanatlara adamış olan Uğur Derman ve eşi Çiçek Derman’la birlikte bunun için yetkili mercilerle birçok temasta bulunmuşlar. Ancak ne var ki, sonuç pek de istedikleri türden olmamış. “Çıka çıka Yıldız’da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kurs kararı çıktı. Artık bu kurs aşamasını geçmek lazım.” diyen Keskiner, kurulmasını istedikleri enstitünün mahiyetinden söz ederken, “İlmi araştırmalar yapılabilecek bir kompleks şeklinde olmalı. Bir araştırmacı bahsettiğim enstitüye girdiğinde, araştırma yapacağı sanatçıyla ilgili tüm arşivi bulabilmeli burada. Eserleri, hakkında yazılan kitaplar, kısacası o sanatçıyla ilgili her şeyi bulabilmeli. Sanatçılarımızın elinde fevkalede güzel arşivler var ama bunları bağışlayacakları bir yer yok.” diyor.

Albümlerinde Tarih Gizli

Cahide Keskiner, masasının hemen yanında bulunan küçük bir kitaplıktan iki eski albüm alıyor. Albümleri görünce bizi tarif edilmez bir heyecan sarıyor. “Ne çok anıyla doludur kim bilir?” diye düşünürken, yanına çağırıyor ve sayfaları birlikte çevirmeye başlıyoruz. Her sayfayı çevirdikçe görüyoruz ki, gerçekten albüm kapakları arasında âdeta bir tarih saklı. Kimler yok ki albümlerde… Geleneksel sanatlarda isim yapmış sanatçılardan Azade Akar, Gülbün Mesara, Günseli Kato, Semih İrteş, Nusret Çolpan, Şermin Bezmen, Hüseyin Kutlu, Filiz Çağman’a kadar birçok isim. Ve elbette Süheyl Ünver Hoca. Çok sayıda olmasa da, Ünver’in Cahide Keskiner ve diğer talebeleriyle birlikte göründüğü fotoğraflara bakarken, Keskiner’in heyecanı gözlerinden okunuyor.


Keskiner’in albümlerinde, ‘Çok zeki, çok dengeli bir adamdı” dediği Necmettin Erbakan’dan Ekmeleddin İhsanoğlu’na, Kenan Evren’den Papatya olduğu dönemden Semra Özal’a kadar pek çok ismin de fotoğrafına tanık oluyoruz. Duayen sanatçı, Evren Paşa’nın fotoğrafını gösterip, “Biz hiç kesintisiz sanat yaptık. İhtilal mihtilal demedik, hep sanatımızla iştigal ettik.” diyor gülümseyerek. “Peki sanatta yarım asırı aşkın bir süreyi geride bırakan biri olarak, bulunduğunuz yerden memnun musunuz?” diye soruyoruz Keskiner’e. “Hayatımdan her zaman memnunum ben ama daha yapacak çok şey var. Bir sanatçının yapmak istediği her şeyi yapıp bitirmesi mümkün değil elbette. Her daim yeni bir şeyler üretmek istiyorsunuz.” “Peki ya kızıl elma? Sanatınızda varmak istediğiniz o noktaya yaklaşabildiniz mi?” diye araya gidiyoruz. “Zaman zaman yaklaştığınızı zannediyorsunuz, sonra yine uzaklaşıyorsunuz.” diyerek gideriyor merakımızı usta sanatkâr. Sohbet ederken vaktin nasıl geçtiğini anlamamışız. Hocanın sohbetine doyum olmuyor ancak vakit gitme vakti diyerek yavaş yavaş toparlanmaya koyuluyoruz. Geleneksel sanatların zarif çınarıyla sohbetin keyfi damağımızda, gönül heybemizde onun tavsiyeleriyle ayrılıyoruz atölyeden.  



Cahide Keskiner Kimdir?

1931 yılında İstanbul’da doğdu. Tezhip ve minyatür çalışmalarına 1953 yılında, hocası Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver ile başladı. Hattat Macit Ayral’dan hat dersi, ressam Şeref Akdik’ten de resim dersleri aldı. 1965 yılında İstanbul Yıldız Porselen Fabrikasına, Türk Süsleme Sanatları Uzmanı olarak atandı ve burada ilk Türk Süsleme Atölyesi’ni kurdu. Birçok resmi ve özel kurum ve kuruluşlarda açılan kurslarda eğitim görevlisi olarak vazife aldı. 1980 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Topkapı Saray Müzesi’nde açılan Uygulamalı Türk Süsleme Sanatları Kursları’nda eğitim ve yönetim kurulu başkanlığına getirildi. 1982 yılında, daha önce halka açık eğitim programını yürüttüğü Mimar Sinan Üniversitesi’nde Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Bölümü’nde öğretim görevlisi oldu.


Yurt içi ve yurt dışında pek çok sergiye katılan ve 6 kişisel sergi açan sanatçı, çeşitli kurum ve kuruluşlardan plaketler aldı. 2000 yılında, Kültür Bakanlığı Mevlana Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Turkish Motif, Çocuklar İçin Türk Motifleri, Türk Süsleme Sanatlarında Stilize Çiçekler: Hatai, Minyatür Sanatında Doğa Çizim ve Boyama Teknikleri, Minyatürler Kitabı adında yayınlanmış eserleri bulunmaktadır. Sanatçı Keskiner, kendi adını verdiği tezhip ve minyatür atölyesinde, öğrencileri ile çalışmalarına devam etmektedir.

Yayınlanmış Eserleri; 1) Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Tercüman Sanat ve Kültür Yayınları 1978  2) Turkish Motifs, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu 1989 (7. baskı 2007) 3) Çocuklar için Türk Motifleri ile Çizim ve Boyama Kitabı, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı 1990 4) Türk Süsleme Sanatlarında Stilize Çiçekler: Hatai, T.C. Kültür Bakanlığı 2000 (2. baskı 2002) 5) Minyatür Sanatında Doğa Çizim ve Boyama Teknikleri, T.C. Kültür Bakanlığı 2004  

İSMEK El Sanatları Dergisi 20 İNDİR

Bu yazı 2102 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK