Naht Sanatı

Ahşapta Dantel Zarafeti: Naht Sanatı

  • #


Yazı: Ayşe ÇAL

Gönül vermek yetmez; emek ister, sabır ister, zaman ister naht sanatı. Hepsinden de öte ağacın dilinden anlamayı ister… Kısaca ahşap oyma sanatının hattatlık ve tezyinat sanatları ile bir araya gelmesi şeklinde tanımlayabileceğimiz naht sanatını, kendi sözcükleriyle “Usta ile ağacın hem hal olduğu, neticede güzel ve kalıcı şeylerin ortaya çıktığı bir sanat” olarak ifade eden sanatkar Abdullah Şanlı ile konuştuk.

Kelime anlamı olarak ‘oyma ya da kabartma yöntemi ile taş ve ağaca şekil verme’ şeklinde tanımlanan naht sanatı, esas olarak ahşap oyma sanatının hattatlık ve tezyinat sanatları ile bir araya gelmesiyle doğmuş bir başka sanat dalıdır. Naht sanatı, hat sanatıyla yazılmış yazıların oyma, kakma, kabartma ve yakma usulleri yerine getirilerek ahşaba işlenmesiyle meydana gelir. Ahşabın üzerine yapılan hatlar, daha sonra ahşap oymacılığı ve işlemeciliğinde kullanılan malzemelerle ayrıştırılır. Adeta üç boyutlu hale gelen hat, ahşap veya kumaş zemin üzerine oturtularak sanat eseri ortaya çıkarılır. Bu sanat dalı uygulandığı ahşaba, hassas dokunuşlarla işlenerek adeta bir dantel zarafeti katar.


Naht sanatı, Selçuklu ve Beylikler döneminde genellikle mihrap, cami kapısı, dolap kapakları gibi mimari eserlerde kendini gösterirken, ağaç oyma sanatının en yüksek seviyesine ulaştığı Osmanlı döneminde ise cami ve türbelerin mihrap ve minberleri, kapı, pencere, dolap kapakları, kiriş, konsol, tavan göbeği ve sanduka gibi mimarî eserlerin yanı sıra biraz daha sadeleşerek sehpa, kavukluk, yazı takımı, çekmece, sandık, kaşık, taht, kayık, rahle, Kur'an muhafazası gibi günlük hayatta kullanılan eşyalar üzerine uygulanmış örneklerine de rastlanır.

Osmanlı döneminde icra edilen eserlerde sanatçılar imza belirtmediği için dönemin usta sanatkârları çok fazla bilinmezken oldukça zahmetli olan ve büyük emek ve sabır isteyen bir sanat dalı olan naht sanatını icra edenlerin sayısı günümüzde ise neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az.

Dergimizin bu sayısında naht sanatın günümüzdeki temsilcilerinden Abdullah Şanlı’yı konuk ederek bir nebze de olsa bu eski sanatımızla ilgili bilginin, yeni kuşaklara aktarılmasında payımız olsun istedik.


“Naht, Sanatkâr ile Ağacın Muhabbetinden Doğar”

Naht sanatının günümüzde uygulanan haliyle, Selçuklu’da ve Osmanlı’da yapılan ve naht olarak adlandırılan sanatla, ham maddenin ağaç olmasının dışında çok fazla bir ilgisinin olmadığını belirterek söze başlıyor Abdullah Şanlı ve hemen ekliyor: “Selçuklu ve Osmanlı’da daha çok kündekâri ve ahşap oyma sanatı yaygın idi. Günümüzde değişen şartlar ve gereksinimlere baktığımızda hat ve tezhip sanatları sadece görsellik olarak devam etmekte. Dolayısıyla bizler de bundan hareketle kıl testere ile keserek yapmakta olduğumuz uğraşı aynı gruba dahil ederek naht ismi ile adlandırmaktayız.” Sanatların herkesçe bilinen yaygın tanımlarının yanı sıra, o sanatla uğraşan ustaları tarafından ortaya konmuş tanımları da vardır.

Bu tanımlar, o ustanın emek verdiği sanatına bakışının, onu nasıl icra ettiğinin ve ona yüklediği anlamın ipuçlarını verir bize. Abdullah Şanlı’ya sanatını tanımlamasını istediğimizde verdiği cevap da öyle oluyor: “Ağaç; suyuna gidildiği sürece her şekle girebilen, eğer onunla gerekli muhabbeti kurabilirseniz ve kıymetli bir levha olup yıllar, belki de yüzyıllar boyunca can bulacağını ona anlatabilirseniz, size hiç itiraz etmeyen bir materyaldir. Mühim olan bu muhabbeti kurabilmektir onunla. Dolayısıyla naht, böyle bir muhabbetin sonunda usta ile ağacın hemhâl olduğu ve neticede güzel ve kalıcı şeylerin ortaya çıktığı bir sanattır.”

Sanatkarın, sanatına başlama, o sanatla tanışma hikayesi de o sanatçının sanatına dahildir. Şanlı’nın icra ettiği sanatını daha iyi anlamak için hikayesini merak ediyor ve kendisine; gönül, emek, sabır ve zaman gerektiren bu meşakkatli sürece, naht sanatına götüren yola nasıl çıktığını soruyoruz. Ortaokul yıllarında kağıt, mukavva ve tekstil türü işlerle ya da ağaç işleriyle uğraşılan iki dersten birini seçmesi gerekmiş Abdullah Bey’in. O da rahmetli babasının mobilyacı olması dolayısıyla kendisini daha yakın hissetmesi ve biraz da diğer dersi genellikle kız öğrencilerin tercih etmesi nedeniyle ağaç işleri ile ilgili olan derse yönelmiş. Kıl testere ile tanışması da bu vesile ile olan Şanlı, o yılları “Tabii bu arada babamın atölyesi sebebiyle bütün eğitim hayatımız boyunca hafta sonlarında ve yaz tatillerinde devam edegeldi ağaç ile olan ilişkimiz. Bu da zaman içerisinde bize topraktan gelen ağaç ile hemhal olabilirseniz, onu her şekle sokabileceğimizi öğretti. Ve ağaç ile aramızdaki ilişki, seviyeli bir muhabbete dönüşmüş oldu.” sözleriyle anlatıyor bizlere.


“Kendi Kendimin Ustası Oldum”

Daha sonra farklı bir alanda eğitim hayatını devam ettiren ve yaşam gailesi içerisinde ahşapla muhabbetine ara veren Şanlı, 1993 senesinin Eylül ayında gazetede okuduğu bir haber ile Konyalı hattat Doç. Dr. Hüseyin Öksüz’ün hat dersi verdiğini öğrenmiş ve heyecanla giderek eskiden beri ilgi duyduğu bu sanat dalını öğrenmek üzere meşk etmeye başlamış. “Böylece hat ile de aramızda seviyeli bir muhabbet kurulmuş oldu.” diyor Abdullah Bey. Birkaç sene sonra, İstanbullu sanatçıların Konya’da açmış olduğu bir sergide naht sanatçısı Süleyman Şenol Bey’in renkli ağaç kaplamalar kullanarak yapmış olduğu eserleri gördüğünde, ortaokul yıllarına dönmüş Abdullah Bey ve içinde, ağaç ile olan muhabbetini hat ile olan muhabbetiyle birleştirme isteği uyanmış. “Hat sanatı ile naht sanatı arasında, çocuğun anneye olan muhtaçlığı gibi birbirinden ayıramayacağımız bir bağ var.” diyen Abdullah Bey, büyük bir heyecanla işyerinde küçük bir atölye oluşturmuş ve bugünlere kadar uzanan yolda ilerlemeye başlamış.

2004 senesinin Şubat ayında çökerek 93 kişiye mezar olan Zümrüt Apartmanı’nda vefat eden müzehhip Sami Öksüz, Abdullah Bey’in en büyük destekçilerinden biri olmuş. “Kesip levha yapmaya başladığımda, o kadar çok eksiğim ve bilmediğim şey vardı ki; bunları zaman içerisinde, sorduk, istişare ettik, fikir aldık, bozup yaptık ve öylece kendimizi geliştirdik. Bir anlamda kendi kendimizin ustası olduk.” diye anlatıyor geçirdiği süreci Abdulah Şanlı.


“Hüsn-i Hat Bilmiyorsanız Yazı Kesmeyin”

Eserlerini icra ederken çok titiz davrandığını bunun sebebinin ise her şeyden öte ustalara duyduğu saygıdan kaynaklandığını belirtiyor Abdullah Bey ve şöyle devam ediyor: “Hüsn-i hat meşk ederken, hat kamışının bir milimlik dahi kuralsız hareketinin olmadığını öğrenmem, özellikle bir yazıyı keserken çok daha fazla titiz olmam gerektiği şuurunu verdi bana. Çarşıda pazarda o kadar çok bilmeden, bilinçsizce kesilmiş yazı var ki bu bile bir yazıyı keserken beni ürkütmeye yetiyor. Belki onlarca yüzlerce sene sonraya bir üstadın eserini kötü bir şekilde aktarma korkusunu taşıyorum içimde. Güzel bir istif gördüğüm zaman ister istemez ilgimi çekiyor. ‘Bunu kesmeliyim’ diyorum ve hemen onun resmini, kopyalarını arşive saklıyorum. ‘Hadi başlayalım’ diye bir esere karar verdiğim zaman önce izin istiyorum. Bir levhayı kesmeye karar verdiğim zaman öncelikle yaşayan bir sanatçı ise bir şekilde ulaşıp kesmek için izin istiyorum. Ve izini alabildiysem yazı ile ağacı bir an önce kavuşturabilmenin heyecanı bütün benliğimi sarıyor ve bitene kadar o levhaya kilitleniyorum. Plan yapmak, ebatlandırmak, kalıbı çıkarmak, sonra da ahşap zemini hazırlayarak başlamak, doyumsuz bir muhabbete başlamak demek benim için. Artık uyku mecburiyetten, işe gitmek mecburiyetten, yemek yemek bile mecburiyetten… Keyif veren, zevk veren yegâne şey muhabbete koşmak. Yani tezgahın başına oturmak. Ondan sonrası sabır ile kesmek, kesmek, kesmek ve birleştirmek…”


“Eser Bittikten Sonraki Hali Anlatmak İçin Şair Olmak Gerek”

Abdullah Bey, keseceği yazı için izin alma konusunda bir anısını da paylaşıyor bizlerle. Yıllar önce bir sergi kataloğunda görmüş olduğu Zehra Çekin Hanımefendi'ye ait, lale formunda bir esma-ül hüsna tablo görmüş. Kendisine bir şekilde telefon ile ulaşmış ve izin istemiş. Zehra Çekin de ona “Herkes nerelerde ne şekillerde kullandı bir bilseniz. İlk kez siz izin istemek için aradınız, size hayır mı diyeceğim.“ demiş ve teşekkür etmiş. Abdullah Bey, daha sonraki süreci şu sözlerle anlatıyor: “Şimdi bakıyorum da Zehra Hanımefendi’nin o çalışması bir klasik halini almış. İmsakiyeden tutun, şeker kutusu kapağına kadar her yerde kullanılmış. Daha ilginci o eser, Suriye’de karşıma çıktı, tabii görselliğin dışında, eserle hiçbir alâkası kalmamış vaziyette. Bu da bir kul hakkını ihlaldir ve yapılan iş ile örtüşen bir şey değildir diye düşünüyorum. Bu yüzden bizi arayıp soran herkese, ‘Eğer yazıyı bilmiyorsanız yazı kesmeyin, kesmek ayrı bir şey, yazı ayrı bir şey’ diyoruz.”

Abdullah Bey'den, naht sanatını icra ederken yaşadığı süreci, geçirilen evreleri anlatmasını istediğimizde, “İzin konusu halloldu ise ebatlara karar verip eskizleri hazırlayıp levhanın ana zeminini yapmaya başlıyorum.” diye başlıyor anlatmaya. Bu aşamada, mobilya bilgisi en büyük yardımcısı oluyormuş. Zemin kaplamalarından sonra pres ve vernik işlemlerini hallediyor, mobilya kısmını kısmen tamamlamış oluyormuş. Ondan sonra ise kıl testere ile dostluk ve ağaçla muhabbet başlıyormuş artık. Levhanın durumuna, vakit ayırıp çalışabilme durumuna göre aylar süren bir muhabbet oluyormuş bu. Bıkmadan, sabır ile sabırsızlık arasında gidip gelerek, ama sonu merakla beklenen bir muhabbet... Bu uzun süreçten sonra gelen mutlu finali ise şu cümlelerle aktarıyor: “Parçaları monte ettikten sonra vernik işlemleri başlar. O kadar çok emek verdiğiniz işe son kat verniği attıktan sonra hem heyecan hem sıkıntı yaşayabilirsiniz. Kullandığımız renklerin son kat vernikten sonra gerçek tonlarının ortaya çıkması ile heyecanlanırsınız. Eğer bu olmazsa büyük bir sıkıntı bekler sizi. Verniğin tabiatı gereği, simsiyah rengi bile zamanla sarartmasından tutun da altta kalan bir yapıştırıcının olduğu yerin kabarmasına kadar yaşayacağınız bir aksilik, size nazire yapar gibi, 3-4 aylık emeğinizi ortadan kaldırabilir. Ufacık bir dikkatsizliğin ya da boş vermenin bedeli o saatten sonra çok ağır olur. Eğer böyle bir şey gelmediyse başınıza; vernik işleminden sonra varak altınlarını çalışıp, çerçevesini yapıp da karşısına geçip seyretmek… O anı anlatmak kolay değil, belki şair olmak gerek.”


Ruh, Beden ve Nefis, Naht ile Terbiye Oluyor

Sabırsız ve tez canlı bir kişiliğe sahip olmasına rağmen yapımı aylar süren bir levhaya gösterdiği sabrını, hat ve naht sanatlarına duyduğu muhabbetin yanı sıra bu sanatların ruhunu terbiye etmesi ile açıklıyor Abdullah Şanlı. Kestiği yazıların ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler olması dolayısıyla, bu sanatları icra ederken ayrı bir özen göstermesi gerektiğini düşünen Şanlı, sanatın insanı terbiye edişini kendi tecrübesini aktararak şu cümlelerle açıyor: “Yani abdest olmadan tezgahın başına geçmemek de bir beden terbiyesi. Naht ile uğraşmaya başladıktan sonra daha önce de bahsettiğim gibi sabrım arttı, kendi kendimi kontrol edebilme yeteneğim gelişti. Birine veya bir şeye mi kızdım; oturup tezgâhın başına, kesmeye başlıyorum kızdığım şeyi. Bir süre sonra bir de bakı- yorum hem sinirim geçmiş hem de bir sürü iş çıkmış. Sabreder, üzerine biraz da emek koyarsan ağaç nasıl şekilleniyorsa insanlar da öyle şekillenebilir. Alın size, bu da nefis terbiyesi.”

Zaman zaman katıldığı sergilerde insanların eserlerine merakla ve hayranlıkla bakmalarının, eserlerin nasıl yapıldığı ile ilgili sorular sormalarının, bir sanatkar olarak kendisini onore eden sözler söylemelerinin, sahibimiz olan Allah’ın bize verdiği nimetlerden dolayı bir hamd ve şükür sebebi olduğunu belirtiyor Abdullah Bey. Eserlerdeki emeğin çok yoğun oluşu ve levhaların bir çoğunda 23 ayar varak altın kullanılmasından dolayı fiyatların biraz yüksek olması dolayısıyla meraklıların yüzündeki ifadenin ise kendileri için üzüntü kaynağı olduğunu ifade ediyor.

Yaşanan bunca güzelliğin arasında onu üzen bir başka şey de levhaların birileri tarafından alındıktan sonra yaşadığı ayrılıkmış. Bunda nasıl teselli bulduğunu ise şöyle açıklıyor bize Şanlı: “Ama güzel yerlerde olduğunu bilmek, ona güzel gözlerin baktığını bilmek, gittikleri yerlerde de değer bulacaklarını bilmek ayrılmanın zorluklarını buruk bir keyfe çeviriyor. Bir zaman sonra bir yerde, yaptığım bir levha ile karşılaştığımda, ‘Bunu ben mi yapmışım’ duygusunu yaşadığım oldu zaman zaman. Hamdetmenin bir sebebini daha yaşıyorsunuz o sabrı görünce yeniden. Düşünsenize, hem meşru bir şeyler ile zaman geçireceksiniz, hem yaparken çok büyük bir heyecan duyup keyif alacaksınız… Hem nefsinizi hoş tutacaksınız, hem sabır ile enaniyet ile terbiye edeceksiniz nefsinizi. Bitince güzel duygular hissedeceksiniz, ufak tefek bir maddi kazanç elde edeceksiniz, insanlar teveccüh edecekler size. İşte bu duygular da ayrılığın burukluğunu hafifletiyor.”


Naht sanatını geniş kitlelere tanıtabilmek ve insanlara yaptığı levhaları gösterebilmek için kişisel web sayfası hazırladığını ve bu vasıta ile dünyanın birçok yerinden kendisine ulaşan meraklı insanlarla tanışma imkanı yakaladığını ifade eden Abdullah Bey, bu vesile ile yaşadığı deneyimleri de paylaşıyor bizlerle: “Sorularına cevap verebilmek, ihtiyaçlarını bir şekilde giderebilmek velhasıl insanlara yardım edebilmek çok keyifli bir duygu. Şunu çok iyi biliyorum ki bilgi, paylaştıkça bereketlenip çoğalan bir nimettir. Başladığımız zaman sadece birkaç kişiymişiz gibi düşünürdüm ama şimdikişisel web sayfam, sosyal paylaşım siteleri ve forum siteleri vasıtasıyla pek çok insanın bu işe ilgi duyduğunu biliyorum. İnsanlar yaptıkları eserleri burada paylaşıyorlar, yorumlar yapıyorlar, bilmediklerini soruyorlar. Yüz yüze görüşmediğimiz insanlarla o kadar seviyeli ve gönül dolusu muhabbetler var ki tarifi mümkün değil. İnsanlar sitemizdeki levhaları görünce, ‘Zor şeyler bunları yapan da zordur herhalde’ diye mi düşünüyorlar bilmiyorum. Sordukları bir soruya cevap yazınca o kadar çok şaşırıyorlar ki gösterilen ilgiye.”

Bilginin de paylaşılarak bereketlenip çoğalacağına inandığı için elinden geldiğince yardım etmeye çalıştığını söyleyen Abdullah Şanlı, kendisine de hocası tarafından aynı şekilde mukabelede bulunulduğunu şu sözlerle aktarıyor: “Hüseyin Hoca’mdan hüsn-i hat meşk etmeye başladığımdan beri hocamızın bizden hiçbir şey esirgemeden öğretmeye, vermeye çalıştığını aynelyakîn yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.”

Çalışmak için ayrı bir mekân oluşturmaya, gerek işi gerekse içinde bulunduğu sosyal faaliyetlerden dolayı müsait olmadığını, bu yüzden sanatsal faaliyetlerini evinin bir köşesinde oluşturduğu atölyesinde sürdürdüğünü belirten Şanlı’nın niyeti müstakil bir atölye kurmak. “Çünkü o kadar çok meraklı ve ilgili insan var ki, onlara da bildiklerimizi aktarabilmek için böyle bir yer şart.” diyor ve ekliyor: “Tezgâhımla baş başa kalmayı, ağaçla muhabbet ederken tüm meşgalelerden uzaklaşmayı öyle istiyorum ki…”


Abdullah Şanlı Kimdir?

1966 yılında Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Konya’da yaptıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü’nde yüksek tahsiline devam etti. 1993 senesinde Hattat Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Öksüz’den hat meşk etmeye başladı. Rika, divani ve cel-i divani meşklerini tamamladı. Halen ta’lik meşklerine devam etmektedir. Ortaokul yıllarında tanıştığı ahşap kesme işini 90’lı yıllarda hat sanatına başladıktan sonra; Mobilyacı olan babasından da gördüklerini birleştirerek farklı bir boyuta taşıdı. Gündelik hayatından arta kalan zamanlarında yeni eserler üretmeye çalışmaktadır. Bugüne kadar çeşitli karma sergilere katılmış; yurt içinde ve yurtdışında olmak üzere birçok özel koleksiyonda eserleri bulunmaktadır. Abdullah Şanlı halen ticaretle uğraşmakta olup iki dönemdir Türkiye Güreş Federasyonu Yönetim Kurulu üyeliğinde bulunmaktadır. Şanlı, evli ve dört çocuk babasıdır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 18 İNDİR

Bu yazı 2567 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK