Müzik Aleti Yapımı

Bin Yıllık Sazın Bugünkü Can Yoldaşı Refik-i Rebab

  • #


Fotoğraf: Mücahit PAMUKOĞLU
Yazı: Murat Gökhan GÜREL


Bugünkü kemanın atasının, hatta dünyanın ilk yaylı müzik aletinin 9. yüzyıl Uygur Türkleri tarafından yapılan rebab olduğunu söylesek ne dersiniz? Klasik musikimizin çok fazla bilinmeyen bu kadim enstrümanının yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan hikâyesine, bir rüya vesilesi ile yolları kesiştiği günden beri onun en vefalı yoldaşlarından biri olan Refik Kaya’nın penceresinden bakmak istedik. Sizi, Refik Bey’in rehberliğinde, bugün hem icracısının, hem de ustasının yok denecek kadar az olduğu rebaba ve sayısız denemeler neticesinde geliştirdiği enstrümanı ‘refik-i rebab’a doğru bir yolculuğa davet ediyoruz.

Otuz yıl önce, gördüğü bir rüyada, o zamana kadar adını bile bilmediği bir müzik aleti kendisine verilerek “Çal!” denir. Rüyasında, tanımadığı bu enstrümanı ustaca çaldığında duyduğu ses ruhunun iliklerine işler. Bu sese aşık olur ve bu rüyadan sonra o enstrümanı aramaya başlar. Gün gelir o enstrümanı bulur. Enstrüman rebabtır, fakat ses, rüyasındaki ses değildir.


Aradığı ses Hazreti Mevlana’nın, Sultan Veled’in çaldığı rebabın ilahi neşve veren sesidir. Bulduğu ise perdesiz, tiz sesiyle her eseri çalmaya imkan tanımayan ve doğal malzemesi sebebiyle günümüz şartlarında çok çabuk akord bırakan, standart sesleri yakalamanın rastlantılara kaldığı, zayıf sesli bir sazdır. Rüyasındaki sesi bulmak ve bu otantik sazın adaptasyonunu gerçekleştirmek üzere kafa yormaya başlar. Mikronluk hesaplara dalarak gece gündüz yıllarca çalışır ve sonunda revize edilmiş bir rebab ortaya çıkar. Adı artık “Refik-i Rebab”tır. Dr. Mehmet Refik Kaya’nın, bugün hem Mevlevî Âyin-i Şeriflerine katıldığı, hem solo konçerto çaldığı rebabının hikayesini, hızlıca sardığımızda böyle okunuyor. Şimdi başa alıyor ve hikâyeyi normal seyrinde dinliyoruz.

Çocukken, ud yapımcısı olan babasının yanında müzik aletleri tamir etmeyi öğrenen ve çeşitli enstrümanlara aşinalık kazanan Refik Kaya, müzikal kabiliyetini de keşfeder. İlk ciddi müzik eğitimini askerden sonra TRT İstanbul Radyosu’nda Zeki Onaran’dan alır. Dönem dönem aranjörlük yapar, senfonik piyano partileri yazar, Eurovision için büyük orkestrayla çalışır, reklam müzikleri yapar, heykel yapar, resim sergisi açar, bir ara şirket kurar ve iflas eder…

Her Şey Bir Kitapla Başlar

Refik Bey, çocukluğunda ve ilk gençliğinde Mevlana’nın muhabbetiyle yoğrulmuştur: “Küçüklüğümden beri bir kutsal kitabı okur gibi döne döne okuduğum Asaf Halet Çelebi’nin çevirdiği ‘Rubailer’ diye bir kitap vardı babamın kütüphanesinde. Hazret-i Mevlana’nın gönlü, aklı, ruhu okşayıcı sözleri beni benden alırdı, hep benim yanımdaydı.” Daha sonraki yıllarda okuduğu onca kitapta sorularına çözüm bulamayan ve iç huzuruna kavuşamayan Refik Kaya, bir tavsiye vesilesi ile Tahir’ül-Mevlevî’nin Mesnevî Şerhi’ni okumaya başladığı gece, hayatındaki en büyük dönüm noktasını yaşar. Mesnevi’nin sayfaları hatta satırları arasından dökülen hikmet denizi, dalga dalga gönlünün kıyılarına vurdukça iştiyakı gittikçe artar ve sonunda can simidi yaptığı dipnotlara sarılarak atar kendini bu denize. Hz. Mevlânâ’nın “Dalgadır coşup köpüren, denizse hep sakin durur” kelamı zihninin serlevhasıdır. Onu bir enstrümanın peşinden sürükleyen o uzun hikaye de böyle bir iklimde başlar. Kendisinden dinliyoruz:

“Arkadaşlarla beraber Hz. Mevlana’nın sohbetlerine yöneldik. Günlerce, sabahlara kadar süren sohbetler yapıyorduk, benim ev tekkeye dönmüştü. Divan-ı Kebir’i, Mesnevi’yi okuyup Hazreti Pir’in ‘Yemekten uzak dur, uykudan uzak dur!’ gibi öğütlerine de kulak veriyordum. İşte o aşkın içinde iken bir gün yakaza ile rüya arasında, kendimden geçtiğim bir anda manevi zatlar geldi gözümün önüne bana rebab verdiler ‘Al bunu çal!’ dediler. Bilmediğimi söyledim, ‘Al bunu çal artık.’ dediler, Sazı elime aldım ve çalmaya başladım. Sanki cennetten gelen bir sesti ve çaldığım o kadar enstrüman içinde ben sanki hep onu aramışım, bu sesi duymak istemişim.”

Hazreti Pir’in eserlerindeki gazellerde rebab adını gören ama nasıl bir enstrüman olduğunu henüz bilmeyen Refik Bey, 1980’lerde yaşadığı bu yakaza halinden sonra aramaya koyulduğu rebabına Kütahya’da kavuşur. Ancak rüyasındaki sesle karşılaşmayı beklerken hayal kırıklığına uğrar. Rüyasında duyduğu o sesi bulmak için, yeni bulduğu bu müzik aletiyle uzun süre hemdem olur. Hikayenin burasında Refik Bey o sesi bulmak için yıllar sürecek çalışmasına koyulurken biz de bu sazın yüz yıllar içindeki tarihine uzanalım:


Rebabın Hikâyesi

Alman bilim adamı CurtSachs (1881-1959)’a göre yeryüzünde ilk yaylı çalgı 9. yüzyılda Orta Asya’da kullanılmış. Rivayet o ki bir Uygur Türkü mutadı üzre oku fırlatmak yerine, can yoldaşı yayının kirişine sürttüğü zaman yaylı çalgının ilk prototipi ortaya çıkar ve çıkan sesten “Iklamak” kelimesi, bunu çıkaran alete de “ıklık / ıklığ” adı verilir. Iklığ, kopuzla birlikte Türklerin geleneksel yaylı çalgıları olmuş. Selçuklu Türkleriyle beraber Anadolu’ya gelmiş, Selçuklu ve Osmanlı’ya bin yıl hizmet etmiş.

Tarihe doğduğu andaki haliyle Iklığ 2 telli, bugün kullanılan rebab 3 telli, Mevlana’nın kullandığı rebab ise 4 telli. 2 telin ne zaman 3’e çıkarıldığı da bilinmiyor ama silindirik konik sapı, hindistan cevizi gövdesi ve armudi imamesi ile morfolojileri aynı. Diğer bir konu ise isimlendirmeyle ilgili. Çünkü ıklığın daha sonra kemençe ya da rebab isimlerini almış olması söz konusu. Çünkü İranlılar bütün yaylı çalgılara kemençe, Araplar ise rebab diyor. 14. yüzyılda Türkler kültür dili olarak Farsça'yı, bilim dili olarak da Arapça'yı benimsemişler. Dünyanın ilk yaylı müzik aletinin Türklerin kullandığı ıklığ olmasında şüphe olmamakla birlikte, ıklığın, rebab ya da kemençe ismine dönüşmesi konusunda farklı noktalara işaret eden hatta birbiriyle çelişen anekdotlar var. İşte birincisi:

Eski Türk Çalgısı Iklığ, Rebab mı Oldu?

1475-1524 yılları arasında yaşayan Revânî mahlaslı bir Türk şairi olan İlyas Şüca’ Çelebi döneminin mûsîkî çalgılarını tasvir ettiği “İşaretnâme”adlı mesnevisinde, Çeng, Tanbur, Ud, Kanun, Def, Kemençe, Ney, Kopuz adlı sazlardan bahsetmiştir.”1 Dolayısıyla bu eserin çizdiği çerçeveye göre 15. yüzyılın başlarında Anadolu’da “ıklığ” ya da “rebab” adı verilen bir müzik aletinin kullanılmadığını, buna karşılık kemençenin var olduğunu görüyoruz ki Mehmet Refik Bey’in de aktardığına göre 17. yüzyıl yabancı gezginleri bugünkü rebaptan, ‘uzun boyunlu Osmanlı Kemençeleri’ diye bahsetmişlerdir.

Yine ıklığ ile kemençenin aynı enstrüman olduğuna dair ikinci görüşü Necati Demir’in “Türk Yaylı Sazı Kemençe ve Dünya Kültürüne Etkisi” isimli makalesinden alıntılarla aktarıyoruz: ”Tespit edebildiğimiz otuz sekiz kemençe teriminden, birkaç Arapça ve Farsça kelime hariç, tamamına yakını Türkçedir. Onunla ilgili terimlerin Türkçe olması kemençenin de bir Türk çalgısı olduğunu ortaya koymaktadır. Kemençenin Orta Asya’da ıklıg ve kıyak isimleri ile bilindiği, kemençe kelimesinin ise Anadolu’da ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Çağatay Türk kültür çevresinde ise iklıg veya iklig “kemençe” biçiminde geçtiğini Bahaeddin Ögel söylemektedir… Kelime, Türkiye Türkçesi ağızlarında, Malatya İsmetpaşa'da “ıhlığ” biçiminde tespit edilmiş ve "bir çeşit saz" manası verilmiştir… Kayseri'de ise ıklık biçiminde "bülbül" manasıyla bilinmektedir… Türkiye'de kaleme alınmış metinlerde ıklık ve ıklığ biçiminde, "kemençe, rebap, ayaklı kemani" manasıyla 14. yüzyıldan beri pek çok eserde geçmiştir…”2 Eserde, bu tespitleri destekleyen başka bilgiler de ıklığın daha sonra kemençe olarak anılmaya başlandığı bilgisine hizmet ediyor.

Levnî’nin Iklıkçı Kız Minyatürü

Ancak eski Türk sazı ıklığın daha sonra rebaba evrildiğini ve bu ismi aldığını destekleyen anekdotlar da vardır. Osmanlı musiki alimlerinden Ahmetoğlu Şükrullah (1388-1489), otuz beş fasıldan oluşan Edvâr-ı Mûsıkî isimli eserinin on sekizinci faslında rebabın yapım tekniklerini anlatmış, zerdâli ağacından teknesinin yapılıp teknenin süt içerisinde kaynatılırsa ağacı işlerken kolaylık sağlayacağını belirtmiştir. Ayrıca rebabın ikişerli üç gurup teli olduğu, zîr, hâd, mesnâ diye isimleri ve bu tellerin nasıl olması gerektiğini anlatmıştır.


Osmanlı’da “şenlikleri anlatan kitaplar” olan “Surnâme” geleneğinden bir ürün de Şair Seyyid Vehbi’nin Sürnâme-i Vehbi isimli Surname'sidir ki III. Ahmet'in şehzadelerinin sünnet düğününü anlatan bu eseri süsleyen minyatürler, dünyaca ünlü nakkaşımız Levnî’nin en meşhur eserleri arasındadır. Bu minyatürler arasında çok meşhur bir “Iklıkçı Kız” minyatürü vardır ki orada resmedilen ıklığ, bugünkü rebabtır. İşin ilginç yanı, sünnet düğünü 1720’de gerçekleşmiştir. Türkler ıklığ’a 14. yüzyılda kemençe demeye başlamışlarsa 1720’de hala ıklığ kelimesinin kullanılması ise ıklığ isminin 18. yüzyıl başlarında hâlâ kullanıldığını ortaya koyuyor ki her iki görüşe de hizmet etmiyor.

“Iklığ Tanzimat’la Rebab Adını Aldı”

Orta Asya’dan kopup gelen ıklığın rebab ismine kavuşmasının Tanzimat aristokratları eliyle olduğu görüşünü de Refik Bey’den dinleyelim: “Bu dönemde Tanzimat şairleri, Batılı şairlerin sevgiliye iltifat dolu şiirlerinde güzel sesli “lir” enstrümanını sembol olarak kullandıklarını görüp bunun yerine biz ne kullanabiliriz diye düşünmeye başlarlar. Udu, kanunu Arap çalgısı olduğu için, neyi antik Mısır’dan geldiği için beğenmezler! ‘Bizde bir tek ıklığ var ama onun adı da kemençe, kemençe ise avamca bir kelime. Bunun yerine şiirlerimizi süslemek için Arapça olan “rebab” kelimesini kullanalım’ derler!”

Yine Refik Bey’den öğrendiğimize göre bugün çalınan ve Orta Asya Uygurları’ndan gelen ıklığın kamil hali olan rebab, önce Uygur Türkler'inden İran’a geçti. Sonra Hz.Ömer devrinde İran’ın fethiyle Arap Yarımadası’na, daha sonra da Tarık bin Ziyad’ın komutasındaki İslam ordusunun İspanya’yı fethiyle Endülüs’e gittiği zaman, rebab Avrupa’ya transfer oluyor ve bugünkü kemanın atası olma macerası da başlamış oluyordu. Çünkü Batılı kaynaklarda rebek veya rubebe diye geçen bu müzik aleti, Orta Çağ'da İspanyol ve Fransız halk şairi ve bir tür kültür aktarıcısı gezginler olan trubadorların köy köy, şehir şehir gezerek aşk ve kahramanlık şiirleri söylerken kullandıkları gözde çalgısı haline gelmişti.

Kimi müzik bilimciler, rebabı dünyadaki tüm yaylı çalgıların, kemanın, kemençenin ve rebekin atası olarak kabul eder ve yaylı çalgılar sınıflandırmasının rebab başlığı altında toplar. Çünkü Endülüs Emevileri, rebabı getirdiklerinde Avrupa’daki müzik aletleri içinde yaylı bir çalgı yoktur. Keman 14. yüzyılda İberya yarımadasında, İtalya’da ortaya çıkıp bir çok süreçten ve modellerin gelişiminden sonra keman ailesine dönüşür.


‘Refik-i Rebab’ın Ortaya Çıkışı

Orta Asya’da yolculuğa başlayıp İran, Arabistan, Avrupa ve Anadolu’yu gezen, her gittiği coğrafyada o milletin müzikal temayüllerine göre şekillenip çeşitlenen ve tekamül eden rebab, yaklaşık 30 yıl kadar önce bu topraklarda kendisinin kadrini ve kıymetini bilen bir ‘refik’ bulur: Dr. Mehmet Refik Kaya. Refik Bey’in ve rebabanın hikayelerini kısaca aktardıktan sonra artık ikisinin buluşmasına, ‘refik-i rebab’a yani rebabın yoldaşına gelebiliriz.

Refik Bey, rüyasında çalıp Kütahya’da bulduğu rebabı, yukarıdaki özet hikayede belirttiğimiz olumsuz özelliklerinden dolayı günümüz şartlarına adapte edebilmek için çalışmaya başlar. Çaldığı bütün enstrümanları bir kenara bırakarak hayatını rebaba adar ve telden eşiğe, perdeden arşeye kadar bütün bir rebabı sıfırdan yapmak durumunda kalır. Uzun zaman sonra klasik rebabı yüzlerce yıllık ana karakterine sadık kalarak geliştirmeyi başarır. Önünde bir model ve bir usta olmadan mikronluk hesaplara dalarak sonuçta alnının akıyla çıktığı bu süreci dilerseniz kendisinden dinleyelim:

“Allah Bana Rebabtan Bir Kapı Açtı”

“ Rebabta temiz tuşe, temiz entonasyon çok zor; çünkü perdesi yok, oktav araları çok geniş. Bu şartlarda on asır boyunca nasıl çalındığına dair hiçbir kayıt da yok; belki pedal tuttular, belki bataklı çaldılar, belki her şeyi çalmadılar.

Hal böyleyken, II. Mahmut döneminde kemanın bir önceki modeli olan, altı telli ‘Viola de amor’ gelince onu kullanmaya başlamışız çünkü bu özellikte bir enstrümanla geniş entervalleri çalmak zor. Bugünkü Türk mûsıkîsini çalabilecek şekilde nasıl geliştirebilirim diye düşündüm. Eskilerin vermiş olduğu tarifler var ancak bunların içinde rebabın yapımını detaylı olarak anlatan bir eser yok. Önce yüzlerce tel içinde nihayet uygun bir tel buldum dedim, ertesi günü teller zayıf geldi. Telin imalatçısına gittim tel yaptırdım, o zaman tamam oldu. Çok değişik eserler çalarak test ettim. Bu kez baktım baskılar sert oldu, daha yumuşak tel olması lazım ki sesler net çıksın. Sonra perde taktım, bu perdeyi neye göre taktım, kaç perdeye ihtiyacım var, bunların hepsinin mikron mikron, herzherz matematik hesabı var, kaç herzde kaç mikron tınlıyor bunlar deneye yanıla tespit edilecek şeyler. Bir de arşe var. Batı'da kemandan pahalıdır. Bunun eğiminin de bir matematiği vardır. Açının sese etkisi var çünkü. Barok ve rönesans yaylarını, hangi enstrümanda ne ölçü ile kullanıldığını inceledim. Boyu, kalınlığı hep birer parametre, öyle ‘Yonttum, yay oldu!’ demekle olmaz. Sonra eşik süs için değildir, sesin tınısına etki eder. Hatta malzemesi ve modeli de önemlidir. Sadece eşik için en az on tane model çizdim, bu modellerin hepsinde ayrı ses çıkıyor, eşik deyip geçilemez...”

Refik Bey, enstrümanı refk-i rebabın oluşma sürecini daha uzun uzun anlatıyor. İşte böylesine detaylı ve hummalı bir çalışma içine giren Refik Bey, o kadar detaya iniyor ki bu süreç içinde Hz. Mevlana’nın dört telli olan rebabı altı telli yaptırdığı ve bunu çok sevdiği bilgisinden hareketle, sadece kendisi için altı telli bir rebab bile yapıyor. Allah’ın kendisine rebabtan kapı açtığına inanan Refik Bey, “Teslim olduğumuz işin hakkını vereyim diye onlarca rebab yaptım.” diyor.

Orijinal konusunda şekil merkezli düşünme taraftarı değil Refik Bey. Çünkü özü kaybettikten sonra şeklin orijinal olmasının yarar getirmediğini düşünüyor. Buna pek çok haklı örnek de sunuyor. Neyin orjinalinde başpâresinin olmaması ve 19. yüzyıla kadar böyle kullanılması, yine 19. yüzyıla kadar kanunun mandalsız olarak kullanılması, deriden yapılan bendirin akort tutmaması sebebiyle organik deriden vazgeçilip suni deriye geçilmesi verdiği örnekler arasında. Refik Bey, bu örnekleri verdikten sonra biraz esefle gülümseyerek ekliyor: “Ancak bunlar ve bunlar gibi zaman içinde yeni biçimler kazanan enstrümanlara gösterilen hoşgörü maalesef refik-i rebaba nasip olmadı.

Enstrüman Tekamül Eder, Orijinali Müzede Durur!

Hem rebabtan hem başka enstrümanlardan örnekler vererek her enstrümanın zaman içinde olgunlaşıp tekamül ettiğini, değiştiğini anlatan Refik Bey, bunun normal olduğunu belirtiyor ve “Enstrümanın orjinali olur ama müzede durur.” diyor. İslamiyetin kabulünün ardından Ahmet Yesevi Hazretleri’nin tasavvuf yoluna rağbeti arttırmak için ilk defa tekkede musikiyi bir araç olarak kullanmaya başladığını; fakat musikinin de müzik aletinin de amaç olmayıp araç olduğunu söyleyen Refik Bey, bu konudaki düşüncelerini şöyle açıyor: “Çalgıda kudsiyet olmaz. Nasıl olsun ki bu insan yapısıdır, Allah yapısı değil! Kutsiyet insandadır. İnsan olmasa enstrüman sadece bir maddedir; ancak insanla hayat bulur. Ney senin nefesinle hayat bulur, arşeyi sen çekmesen rebab ne işe yarar. Dolayısıyla ben bu kadar aşık olduğum, neredeyse bir ömür verdiğim bu çalgıya kutsi özellik yüklememe taraftarıyım.” Refik Bey bu minvalde, Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde neye kutsiyet atfettiği için değil, anlatmak istediğine örnek teşkil ettiği için neyi kullandığını, Bahaeddin Sultan Veled Hazretleri’nin bin küsur beyitlik “Rebabnâme”sinde de aynı gayenin güdüldüğünü belirtiyor ve sözünü şöyle tamamlıyor: “Bu durumda müzik de enstrüman da bize hizmet eder ve hizmet için vardır. Ne ki hizmet ediyor ona hürmet eder, muhabbet duyarsın.”


Hem Türk Müziği Çalınıyor Hem Batı Müziği

Refik Bey’in, armudi imamesi, silindirik konik sapı, hindistan cevizi gövdesi ile klasik rebab ile aynı temel şekli özellikler taşıyan, sadece günümüz şartlarına ayak uydurabilecek şekilde revize ederek icra tekniğini geliştirdiği ve “Bu haliyle Rönesans da, Bach da, Motzart da ve tabii Türk müziği de çalabilirsiniz.” dediği refik-i rebabı, kimi çevrelerce benimsenmese de işin ehli tarafından çok geçmeden fark edilir. 1994 yılında Ahmet Özhan’ın davetiyle Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’na kendi geliştirdiği enstrümanında yetişmiş rebab sanatçısı olarak kabul edilir. Halen bu toplulukta icracı olarak hizmet veren Refik Bey’in enstrümanıyla çeşitli Batı müziği topluluklarında Rönesans ve Barok eserlerin icrasına katılması, İlyas Mirzayev’in yazdığı dünyanın ilk rebab konçertosunu Tekfen Flarmoni Orkestrası eşliğinde icra etmesi ise, refik-i rebab adını verdiği eserinin ulusal ve uluslararası platformlarda fiilen tescil edildiğinin bir göstergesi...

Refik Bey’in ömrü boyunca verdiği bu çabasının iki kapak arasına girmiş bir meyvesi daha var. Refik-i Rebab örneğinden hareketle, Türk sazlarının teknik yönden geliştirilip zamana uyarlanması gerektiği yönündeki temel iddiasını teorik bir çerçevede anlattığı, İTÜ Devlet Konservatuarı tarafından da sanatta yeterlilik tezi olarak kabul edilen yaklaşık 400 sayfalık bir eseri… Refik Bey’in, 30 yıllık birikiminin ve iki yıllık çabasının ürünü olan “Dünden Bugüne Rebab ve Yeniden Ele Alınması” adlı bu çalışması da kitap olarak basılıp ilgilisine sunulmayı tıpkı sahibi gibi sabır ve vakarla bekliyor.

DİPNOTLAR 1)Farmer, Henry George, çev. İlhãmi Gökçen, “17. Yüzyılda Türk Çalgıları”, 1999, Ankara 2) Türk Yaylı Sazı Kemençe ve Dünya Kültürüne Etkisi Necati Demir 3) Kamiloğlu, Ramazan. “AhmedoğluŞükrullah ve Edvâr-ı Mûsıkî Adlı Eser”, Ankara Üniv. Sos. Bil. Ens. İslam Tarih ve Sanatları Ana Bil. Dal. Doktora Tezi, Ankara 2007 4) Müziğin bir bölümünde bir enstrümanın susup diğerinin başlaması

İSMEK El Sanatları Dergisi 18 İNDİR

Bu yazı 2149 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK