Minyatür

Minyatürün Ezber Bozanı: Günseli Kato

  • #


Fotoğraf: Mücahit PAMUKOĞLU
Yazı: Semra ÜNLÜ


Günseli Kato, günümüzde minyatür sanatını alışılagelmiş üslup ve ölçeğinin dışında icra eden bir sanatçı. İlk eğitimini merhum Süheyl Ünver’den alan ve iki yıllık eğitim için gittiği Japonya’da 20 yılını geçiren Kato, orada edindiği kültür ile Türk kültürünü sentezliyor çalışmalarında. Ortaya koyduğu performanslarla minyatür sanatını üç boyutlu hale getiren Günseli Kato ile, klasik minyatürü, kendi yorumunu ve sanatsal serüvenini konuştuk.


Doğu ve Batı dünyasında tarihi çok eskilere dayanan bir sanat dalı minyatür. Bilinen en eski örneklerine Mısır’da M.Ö. 2. yüzyılda rastlanan bu sanat, kültürümüzde de önemli bir yer tutuyor. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kitapları resimlemek için kullanılan minyatür sanatı, nakkaşlar tarafından yapılırdı. Bu sebeple, çok ince işlenmiş bu küçük boyutlu resimler için ‘nakış’ sözcüğü kullanılırdı.

Saray nakkaşhanesinde sanatkârlar, baş nakkaşın emrinde çalışırdı. Fatih Sultan Mehmet döneminde saray nakkaşhanesinde beş yüz kadar ustanın çalıştığı biliniyor. Osmanlı döneminde 16. yüzyılda altın çağını yaşayan minyatür sanatı, diğer geleneksel sanatlarımız gibi bugün de geleneksel temellere dayalı olarak yaşatılıyor.

Minyatürün Sıra Dışı Fırçası

Günseli Kato, halihazırda var olan yönelim ve uygulamalar rikkate alındığında minyatür sanatında ezberleri bozan bir isim. Minyatürü bugüne kadar olmadığı şekliyle bambaşka boyutlara taşıyan sanatçıyı, Nişantaşı’ndaki atölyesinde ziyaret ettik. Onun o hep nedeni merak edilen, çok konuşulan mavi saçlarını değil; Japonya’da aldığı eğitimi, sanatıyla ilgili projelerini ve günümüzde icra edildiği şekliyle geleneksel sanatlara bakışını konuştuk.


Söyleşimize başlarken ilk olarak, minyatür sanatının aykırı ismine, bu sanatla nasıl tanıştığını soruyoruz. Sanata meyilli oluşunun aileden geldiğini anlatıyor Günseli Kato. Ailesi için “Tasavvuf ehli, tam bir Osmanlı ailesiydi” diyen sanatçı, üç kız kardeşten ikincisidir. Londra’daki hanımefendi yetiştirme okulları olan Lady’s School’lar gibi dönemin her yönüyle donanımlı genç kızlar yetiştiren okulu Olgunlaşma Enstitüsü’nde dikiş nakıştan, tezhibe kadar her konuda eğitim alan annesinden resim öğrenir. “Çocukken bebekle oynamadık biz hiç. Annem hep elimize fırça, boya verir, bize resim yaptırırdı.” diyor Kato.

16 yaşındayken, annesinin vasıtasıyla, geleneksel sanatların duayeni Ord. Prof. A. Süheyl Ünver’in talebelerinin Yapı Kredi Bankası Sanat Galerisi’ndeki sergiye katılma şansı bulur. Orada gördüğü eserlerden, çok etkilenen genç kız, bugün adını uluslararası ölçekte duyurmuş bir sanatçı olarak bile hâlâ aklından çıkaramadığı şu sözleri yazar hayatına yön veren o sergide açılan anı defterine: “Beni bana kazandıran, beni bana hatırlatan bu sergiye minnettarım.”

O sergi, genç Günseli’nin kişisel tarihi için gerçekten bir milat olur ve o gün tanıştığı Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa’daki Tıp Tarihi Enstitüsü’ndeki derslerine katılmaya başlar. Her hafta büyük bir heyecanla gittiği ve derin sanat sohbetlerinin cereyan ettiği o ortamda, dostluk bağını bugün de sürdürdüğü Semih İrteş ve merhum Nusret Çolpan ile tanışır. Hayatını geleneksel sanatlara adayan Süheyl Ünver’in derslerine kendisini o kadar kaptırır ki, ailesinin ısrarlarına rağmen “Üniversiteye gitmeyeceğim, Süheyl Hoca ile çalışacağım!” diye tutturur. “Semih ile Nusret sınava girdiler, onlar mimarlığı kazandı, ben Süheyl Hoca’nın derslerine devam ettim.” diyen Günsel Kato’ya, kader o sırada üniversite yerine başka kapılar açar.


18 Yaşında Halk Eğitim’de Hoca Oldu

Günseli Kato, 18 yaşında nasıl hoca olduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Halk Eğitim Merkezi Kadıköy’de bir kurs açılmıştı. Süheyl Hocamın vasıtasıyla 18 yaşında o kursa hoca oldum. Sonra Topkapı Sarayı’nda bir kurs açıldı, oraya da resmi olarak Kültür Bakanlığı’nın hocası olarak tayin edildim. Yani iki üç sene içinde hoca oldum.”

Tabii bu sırada Ünver’le çalışmalarını ihmal etmez. Süheyl Hoca’nın Süleymaniye, Topkapı Sarayı, Beyazıt kütüphanelerindeki çalışmalarına eşlik eder. Kütüphanelerdeki neredeyse bütün yazma eserleri görme şansını elde eder. “Oralarda notlar alarak, bakarak çizmeyi öğrendim. Minyatürle resimler yapmak istiyordum. Matrakçı Nasuhi’yi çok çalıştığımı biliyorum. Onun kopyalarını yapmaya çalıştım ama olmadı tabii. Şu andaki aklımla olmadı diyebiliyorum elbette, o yaşlarda oldu sanıyordum.” diyen sanatçı, içinde çağdaş bir şeyler yapma arzusu, aklında Boğaz yalılarını resmetme düşüncesi varken ve onca direnmesine rağmen babasının ısrarıyla Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nin imtihanlarına, resme meraklı olan kız kardeşiyle birlikte girer. İki kardeş başarıyla verir sınavı. Ne var ki ülkede patlak veren siyasi kargaşa ve toplumsal olaylar dolayısıyla sınavlar iptal edilir. Daha sonra yeniden yapılan sınavda iki kardeş yine birincilikle kazanır sınavı. “İkimizde de sanata karşı öyle bir aşk vardı ki, kazanmamak olmazdı.” diyor. Ülkede o dönem yaşanan siyasi olaylar nedeniyle iki kardeş, bir seneliğine Londra’ya gitmek zorunda kalır. Daha sonra dönerler ve Kato, Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nü 1980 yılında bitirir.

Bu arada Süheyl Ünver Hoca ile bağını koparmaz. Boğaz yalılarını minyatürle nasıl resmedeceği konusunda hocasının fikrini almak ister. Hoca, geleneksel sanatlarla ilgili gelenekçi bir tutum sergiler ve “Bizim geleneksel minyatürlerimiz var, ne yapacaksın onları.” der. Ama genç öğrencisi tutkusundan vazgeçmez ve Amcazade yalısından başlayarak, Boğaz’daki yalıları resmetmeye başlar.

Günseli Kato, Süheyl Ünver’in sanatta gelenekçi tutumundan bahsederken, ayrıca şunları da söylüyor: “Geleneksel sanatlar konusunda Süheyl Hoca muhafazakârdır, ama bu işin de Mekke’sidir kendisi. Sanatı sevdiren, aşkı yaşatan insandır. Onu hiçbir zaman yadsıyamam. Beyefendiliğiyle, İstanbulluluğu ile tam bir saray nakkaşı gibiydi.”


Japonya’daki Burs Altın Tepside Sunulmadı

Günseli Kato, minyatür sanatını çağdaş bir forma dönüştürebilmenin formülünü aradığı sırada, çok uzak diyarlardaki bir üniversiteden burs kazanır. Uzak Doğu ülkesi Japonya’daki Tokyo Güzel Sanatlar Fakültesi’nden gelen burs teklifi, Kato’nun hayatının akışını değiştiren ikinci fırsattır. Keza kendisi de kaderine yön veren iki önemli fırsatı, “Birincisi Süheyl Hoca ile tanışmam ise ikincisi Japonya’ya gitmemdir.” diye anlatıyor.

‘Zahmetsiz rahmet olmaz’ derler ya; Japonya’dan gelen burs teklifi de Günseli Kato için, altın bir tepside sunulan hazır lokma değildir. Japonya’ya gitmeden önce hocası Süheyl Ünver’in “Ne işin var oralarda. Kal burada, kariyerini yap güzel güzel.” tepkisiyle karşılaşan genç Günseli, Boğaz yalılarını resmetmek konusunda gösterdiği ısrarlı tutumunu Japonya’ya gitmek hususunda da gösterir ve 1981 yılında bavulunu toplar ve Japonya’ya gider.

Japonya’daki burs, altın tepsideki hazır lokma değildi, demiştik. Yirmi iki yaşında ayak bastığı, dilini, kültürünü bilmediği bir ülkenin başkentinde, Tokyo’da zor günler bekler onu. Aşırı milliyetçi, kendisinin deyimiyle tutucu olan Japonlar, bölüme yabancı bir öğrenci istemez. “Osmanlı’ya, geleneğe çok büyük saygıları vardı. Osmanlıya ve minyatür sanatına olan hayranlığımla, eserlerimle kendimi kabul ettirdim. Buradan eserlerimi ve birçok röprodüksiyonumu götürmüştüm oraya. Çağdaş Boğaz yalılarım da dahildi götürdüklerime.” diyor Kato.

Birlikte eğitim aldığı Japon öğrencilerin, tutuculuğun da ötesinde acımasız olduklarını söyleyen sanatçı, ilk yıllarda yaşadığı zorlukları şöyle anlatıyor; “Benimle iki sene görüşmediler, selam bile vermediler. Ne kadar uzak davranırlarsa, sen de o kadar hırs yapıyorsun. Çok büyük bir terbiye oldu bu, o dönemde benim için. Çünkü her şeyin bir ritüeli var ve resim ibadet gibi yapılıyor orada. İki dizinin üzerinde çöküp eldivenler, maskeler takıyorsun. Toz boyaları saatlerce eziyorsun, parmaklarında yaralar açılıyor.”


Kendisini yeteneğiyle kabul ettiren Günseli Kato, iki seneliğine gittiği Tokyo’da 20 senesini geçirir. Zira kendisinin de söylediği üzere, “Bir kültürü öğrenmek için, öyle turist gibi iki sene bir yerde kalmak yetmez. Bilhassa Doğu sanatlarında bu hiç mümkün değil, sanat ve kültür iki senede öğrenilmez.”

“Bu Dönemde Minyatür Yapılmaz”

O güne kadar yabancı öğrenci kabul etmeyen Tokyo Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmeyi başaran genç Günseli için burada aldığı eğitim, ona yeni kapılar açar. İki yıl geleneksel sanatlar bölümde okuyan sanatçı, okuldaki hocaları sayesinde seramik hocası Takoi Kato ile tanışır. Takoi Kato’nun yaptığı işlere, sanatına ve bilgiliğine deyim yerindeyse âşık olan genç Günseli, hocasının seramik sanatçısı olan oğlu ile tanışır ve iki genç bir süre sonra evlenir.

Anlaşıldığı üzere Günseli Kato’nun soyadı, Japon eşinden geliyor. Sanatçının kendisinden bir kız çocuğu sahibi olduğu Japon eşi ile kaç yıl evli kaldığı, Türkiye’ye neden döndüğü gibi hikâyenin magazinsel yönü elbette bu yazının konusu değil. Biz kendisinin orada sanatçı kimliği ile neler yaptığına değinelim. Günseli Kato, yeteneğiyle kendisini kabul ettirdiği o Uzak Doğu ülkesinde adını sanatıyla, ülkenin dört bir yanında açtığı sergiler, verdiği konferanslar ve seminerlerle duyurur. Tokyo’daki 17. yılında, kendi adıyla bir minyatür okulu bile açar.

Hayatını sanata, minyatür sanatına yepyeni bir kimlik, boyut kazandırmaya, özgün eserler üretmeye adayan Kato için minyatürün ne anlam ifade ettiğini soruyoruz. Öncelikle ‘minyatür’ sözcüğünden hiç hazzetmediğini ifade ederek, “Çünkü bu, yabancıların koyduğu bir isim. Minyatür denilen şey nakış resim. Süslemenin haricinde olan, hayatı anlatan, sadece padişahlara, saraya mahsus bir resim sanatı.” diyor.


Minyatürün çok ayrı bir şey, çok derin bir konu olduğunu söyleyen sanatçı, “Minyatür, dönemi içerisinde minyatürdü. Bu dönemde minyatür yapılmaz. Çünkü fotoğraf var artık, teknoloji var. Hat için ve tezhip için söylemiyorum bunu, minyatür için söylüyorum. Figüratif ve o dönemin yaşam biçimini anlatan bir resim tarzıydı.” sözleriyle aktarıyor dokümanter resim sanatı olarak nitelendirdiği minyatür sanatına bakışını.

“Türk Minyatürü Daha Naif”

Döneminde minyatür sanatında çok iyi eserler vermiş olan İran, Suriye, Mısır, Japonya gibi ülkelerde de günümüzde bildik anlamda, geleneksel minyatürün ötesinde, bu sanatı daha ileriye götüren başka türlü resimler yapıldığını belirten Kato, bu sebeple Türkiye’de de sanatçıların geleneksel minyatür sanatını daha ileriye taşıyacak türde eserler vermek üzere çalışması gerektiğini vurguluyor..

Yıllarca içinde yaşayıp öğrendiği Japon kültürü ile bizim kültürümüzü karşılaştırmasını istiyoruz. Kato, tarihi açıdan bakıldığında Asya kültürüne bağlı bir kültür olduğumuzu, Osmanlı oluncaya kadar bir kültür aşamasından geçtiğimizi söylüyor. Kültürümüzün pek çok medeniyetten izler taşıdığını anlatan sanatçı, “Osmanlı'yı çalışarak Doğu’yu öğrenemezsin ama Doğu’yu çalışarak Osmanlıyı öğrenebilirsin. Doğu ile irtibatını kestiğin anda Osmanlı çok kısır gelir sana. Ama Doğu’yu bilirsen Osmanlı çok zengin gelir.” diyor ve en büyük şansının Doğu’ya, Doğu’nun doğusuna gitmek olduğunu belirtiyor.


Türk minyatür sanatını değerlendirmesini istediğimizde ise, İran minyatürü ile mukayese edildiğinde Türk minyatürünün çok daha sade, dokümanter özelliği daha fazla ve çok daha naif olduğunu belirtiyor. Günseli Kato ve Türk minyatürlerinin fazla süsü olmayan, gerçeği yansıtan minyatürler olduğunu ifade ediyor. “Bunun üzerine bir tek taş koyuldu mu, diye sorarsanız hayır konulmadı, sadece süslendi.” diyen Kato da minyatür sanatının yıldızının, bir daha altın çağını yaşadığı 16. yüzyıldaki gibi parlamadığını, parlamayacağını savunuyor.

Minyatürün, nakkaşhane kültürünün dışına çıkamadığını, bu yüzden de sanata adım atamayıp zanaatta kaldığını öne süren sanatçı, “Bu devirde hâlâ padişah portresi yapmanın anlamı yok. Biz padişahlık döneminde yaşamıyoruz artık. Nakkaşhane kültürünü çekiştirip duruyoruz hâlâ. Sürekli hazırdan yemek gibi bir şey bu.” diye konuşuyor.

Kato’nun Minyatürleri Üç Boyutlu

Söz, geliyor kendisinin icra ettiği şekliyle minyatür sanatına… Geleneksel anlamda minyatürün bir kitap sanatı olduğunu ileri süren Günseli Kato, senelerce kaldığı Japonya’da o kültürün kendisine kattıkları ile Türk kültürünü sentezliyor çalışmalarında. Ürettikleri, deyim yerindeyse, dev minyatür eserler. Atları mesela… Geleneksel minyatür sanatımızda görmeye alışık olduğumuz atlardan çok farklı, hatta kendi deyişiyle “Bizim atlarla hiç alâkası yok” çünkü Kato’nun, kimi peçeli, kimi zırhlı olan atları üç boyutlu.

Japonya’dan Türkiye’ye dönüşte yaptığı ve geleneksel minyatürü apayrı bir boyuta taşıdığı “Cenk ahenk” gösterisi, Kato’nun minyatür anlayışının en somut örneklerinden biri olsa gerek. Sanatçı, bu performans için, “Minyatürün üç boyutlu haliydi.” diyor. Kültürümüzde önemli bir yere sahip olan mehter ile Japon davullarını buluşturduğu çağdaş bir müzik eşliğinde, yaptırdığı 8 saat süren makyajıyla kendisi de yaşayan minyatür çalışmasının bir parçasıydı. “Orada Fatih’i de yaşattım, Shoun’u da.” dediği performansın çok büyük ilgi gördüğünü sözlerine ekleyen sanatçı, minyatürü sadece kâğıt üzerinde sınırlı tutmadığının altını çizerek, “Eğer kendimi, sanatımı sınırlasaydım Günseli Kato olamazdım.” şeklinde konuşuyor.


Bazı filmlerde ve kimi romanlarda yönetmen veya eserin müellifi, izleyiciye, okura iki farklı final sunar. Bizim de hayatımızla ilgili muhasebeye gittiğimizde, yaşadığımız bir durumu baz alarak “Öyle olmasaydı kader bizi nereye götürürdü?” diye sorduğumuz anlar olur.

Peki genç Günseli, kendisine teklif edilen Japonya bursunu kabul etmeseydi ve hocası Süheyl Ünver’i dinleyip Türkiye’de kalsaydı ne olurdu? “Topkapı Sarayı’nda eğitim veriyor olurdum herhalde. Belki zengin biriyle evlenirdim ve şimdi sanatla uğraşmıyor olabilirdim. Daha şişmanlamış bir ev kızı olabilirdim. (Gülüyor) Yahut yine sanatçı olurdum ama Boğaz yalılarının ötesine geçemezdim.” diye yanıtlıyor bu soruyu minyatür sanatının aykırı ustası.

Sözünü ettiği Boğaz yalılarının ötesine geçmek için dünyayı tanımak gerektiğini belirten Günseli Kato, “Vizyon lazım, insanı tanımak, kültürün içinde yaşamak lazım. Her şeyden önce acı çekmek, parasızlık lazım. Para insanı hiçbir zaman yukarı taşımaz sanatta. Parasızlık, acılar ve ıstıraplar sanatçıyı bir yerlere taşır.” diyor. Sanatın her dalı için durumun böyle olduğunu savunan sanatçı, sanatın bir çeşit çile olduğunu çünkü doğurmanın, üretmenin çile olduğunu söylüyor.

“Öğrenciler Sanatımı Değil, Mavi Saçlarımı Merak Ediyor”

Geleneksel sanatlarda duayen Süheyl Ünver’in bilgi ve deneyimiyle yoğrulan, öğrendiklerini kendi yeteneği ve sanat anlayışıyla sentezleyen usta sanatçı Günseli Kato, eserlerini çoğunlukla büyük boyutlarda üretmeyi tercih ediyor. Dev minyatürler üretiyor çünkü bu şekilde ortaya göze görünen şeylerin çıktığını düşünüyor. Ürettiklerini de ‘minyatürden efsunlanmış ama minyatür değil, minyatür imgesi taşıyan şeyler’ diye nitelendiriyor.

Kato’nun, büyük ve çoğu 2 metreye 1,5 ölçüsünde olan çalışmaları, son olarak Ankara’da “Evvel Zaman İçinde” adlı sergide sanatseverlerle buluştu. Başkentli sanatseverlerin büyük ilgi gösterdiği serginin ilki daha önce de İstanbul Dolmabahçe Sanat Galerisi’nde gerçekleşti. Her iki sergide de sanatçının hayal gücünün ürünleri olan hayat ağaçları, atlar, boğalar ve kadınlar vardı. Gelecekte minyatürü kendisinin taşıdığı boyuttan daha başka boyutlara taşıyacak sanatçıları yetiştirip yetiştirmediğini merak ediyoruz.


Sanatsal birikimini aktardığı, bildiklerini öğrettiği öğrencisi olmadığını söyleyen Kato, biraz da sitemle şunları söylüyor: “Çünkü böyle bir talep yok. Talebe olarak gelenlerin merak ettiği sanatım değil, saçımım neden mavi olduğu. İki çizgi çizen, ‘ben oldum’ sanıyor. ‘Bana başka bir tezhip tekniği öğretsene’ diyor. Ben 40 senedir bu işin içindeyim ve daha olmadım. Her sabah kalkıyorum ve ‘Yapmak istediğim ne çok şey var ve daha yolun başındayım diyorum.’ Her eserimi yaptıktan sonra, ondan daha güzelini yapmaya çalışıyorum. Sanat benim 24 saati kaplayan bir yaşam biçimi.”

Sanatını icra ederken nelerden ihlam alıyor acaba, diye düşünmeden edemiyoruz. “Öyle ilham perim filan yok. Eğer ilham arıyorsan zaten üretemezsin. Televizyon açıkken, hatta evde misafir varken bile çalışabiliyorum. İlham üretemeyenlerin bahanesi bence.” sözleriyle gideriyor merakımızı. Söyleşimizde son olarak Günseli Kato’ya, yapmayı hayal ettiği ama bugüne kadar gerçekleştiremediği ya da buna fırsat bulamadığı bir şeyin olup olmadığını soruyoruz. O da bütün samimiyetiyle yanıtlıyor sorumuzu. Söylediğine göre, şarkı söylemeyi çok istemiş. Öğrenmeye tutkulu olan Kato, tiyatro öğrenmek istiyor şimdilerde. Sergilerinde canlı performanslar sergileyen sanatçı, beden lisanını geliştirmek için tiyatro eğitiminin iyi olacağını düşünüyor. Söyleşimizi bitirirken, Kato’nun önümüzdeki yıl İzmir’de bir sergi açmayı düşündüğünü belirtelim.

İSMEK El Sanatları Dergisi 18 İNDİR

Bu yazı 2411 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK