Makale

Hidiv Ailesinin Boğaziçi'ndeki İlk Hediyesi:  Beykoz Kasrı

  • #


Yazı: Prof. Dr. Süleyman KIZILTOPRAK

Beykoz Kasrı, Türk-Mısır ilişkilerinin tarihi sembollerinden biridir. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı hanedanına sadakatinin bir nişanesi ve iki taraf arasındaki güç göstergesinin bir tanığı olarak arzı endam etmektedir. Kasır, aynı zamanda Boğaz’da büyük ve görkemli binalar yapılmasını teşvik eden ilk eserdir. Topkapı Sarayı’na nispetle yükselen, bir iktidar mücadelesinin anılarını unutturmayacak kadar görkemli, iddialı ve vakur bir eda ile duran Beykoz Kasrı’nın ilgi çekici hikâyesine ortak olmak ister misiniz?

XIX. yüzyılın başından XX. yüzyılın ikinci yarısına kadar İstanbul ile Kahire arasındaki ilişkiler inişli-çıkışlı bir seyir takip eder. Osmanlı payitahtı ve memurlarının vali olmasından itibaren Mehmed Ali Paşa’ya karşı mesafeli duruşu, yenileşme hareketleri bakımından ciddi bir rekabet, Mehmed Ali Paşa’nın bağımsızlık amacıyla başına buyruk hareket etmesiyle bir iç savaşın ortaya çıkması ve nihayet İngiltere ve Rusya’nın devreye girmesiyle uzlaşmanın sağlanması, söz konusu ilişkilerin bazı konu başlıklarıdır. 1846’dan sonra, Kahire ile İstanbul arasındaki ilişkiler daha farklı bir boyut kazanmıştır. 1853-56 Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne yaklaşık 30 bin nefer, silah ve erzak yardımıyla üç kalyon ve kapak, dört firkateyn, üç korvet, iki vapur ve birkaç nakliye gemisinden oluşan bir filo gönderen Mısır valiliği ilişkilerin seyrinin değiştiğini ve sadakatini göstermiştir. Gelen askerlerin yarıya yakını şehit olup geri dönemediği gibi Mısır filosuna ait gemiler de 30 Kasım 1853’te Sinop limanında Rus donanmasının saldırısına uğrayarak yanmıştı. Mısır’dan gelen askerler karantina uygulamasına tabi tutuldu ve bir süre Üsküdar Selimiye Kışlası ve civarında konakladı. İlk kafileyi Padişah Abdülmecid at sırtında karşılayarak duyduğu memnuniyeti göstermiştir. Bu gelişmelerden sonra, Osmanlı hanedanı ve Kavalalı ailesinin mensupları arasında sıcak ilişkiler kurulmuştur. İstanbul’da Osmanlı’dan kalan anıtsal nitelikteki yapılardan bir kısmı Kavalalı Mehmed Ali Paşa ailesinin izlerini taşır.


Mehmed Ali Paşa 1805 yılından itibaren Mısır Valisi oldu. 1840 yılında Londra Mukavelenamesi ile Mısır valiliği ayrı bir statüye kavuştu. Mısır, 1841 fermanıyla Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelenler tarafından yönetilmeye başladı. Osmanlı Devleti’nde padişahlık dışında hiç bir makam resmen babadan oğula geçmezken Mısır Valiliği bu ayrıcalığı elde etmek için biraz daha bekleyecekti. Ekber ve erşed kuralı gereğince el değiştiren Mısır Valilik makamına, Mehmed Ali Paşa’nın hafıza kaybından sonra, oğlu İbrahim Paşa geçti. İbrahim Paşa 1848 yılında 3 ay kadar kısa bir süre valilik yaptı. Onun yerine Tosun Paşa’nın oğlu Abbas Paşa (1848-1854), sonra da Said Paşa (1854- 1863) vali oldu. İsmail Paşa (1863-1879) vali olduktan sonra Mısır’ın ayrıcalığını biraz daha genişletti ve valilik makamı adını hidiviyet olarak değiştirdi. 1873’teki bu değişiklikle Mısır idaresi tamamen babadan oğula geçen bir statü kazandı. 1805 yılından 1952 yılına kadar yani Kral Faruk’un tahtı terk etmesine kadar Mısır Mehmed Ali soyundan gelen kişilerce yaklaşık bir buçuk asır boyunca yönetilmiştir. Hidiv ailesi Mısır’ı kalkındırmış, zenginleştirmiş ve bazı yazarlara göre “doğunun yıldızı” yapmıştı. Öte yandan, ailenin bu zengin ülkede Nil kıyılarında, gayet tantanalı ve şatafatlı bir hayat sürmesi de hep ilgi çekmiştir. Özellikle Hidiv İsmail Paşa döneminde bu lüks yaşam savurganlık şeklini alarak Mısır’ın sömürülmesine zemin hazırlamıştır.


Hidiv ailesi İsmail Paşa zamanından itibaren Mehmed Ali Paşa’nın yolundan gitmemiştir. Mehmed Ali Paşa yönetimi eğitim, askeriye ve ekonomi alanlarında ilerleme kaydederken, İsmail Paşa’dan sonraki dönemde gösteriş ve lüks tüketim devreye girdi. Hidiv dışında kimsenin resmi bir ünvanı olmamasına rağmen Hidiv ailesinin kız ve erkek üyeleri kendi inisiyatifleriyle prens, prenses ve validepaşa (veya hidive) sıfatlarını kullanmaktan geri kalmıyorlardı. Bu gibi hanedanı çağrıştıran unvanlarla İstanbul’un elit tabakası arasında güç ve şatafat gösterisi yapıyorlardı.

Hidiv ailesine ait köşkler, yalılar, saraylar ve konaklar adeta padişaha ait olan mülklerle yarışır vaziyetteydi. İstanbul’da Zeynep Hanım’ın yaptığı hayır kurumları yanında Abbas Hilmi Paşa’nın sivil mimariye katkıları önemlidir. Hidiv ailesi mensupları özellikle yaz tatillerini geçirmek üzere Mısır’dan İstanbul'a geliyorlardı. Onların gelişiyle İstanbul’un sosyal ve ekonomik hayatında bir canlanmadan söz etmek mümkündür. Mehmed Ali Paşa’nın vefatından sonra başlayan bu gelenek İstanbul ile Kahire arasındaki ilişkilere yeni bir boyut getirmiştir. Mısır’ın kalkınmasıyla çok zenginleşen ailenin üyeleri, çok cömert bir şekilde İstanbul’a da yatırım yapıyorlardı. Benzerleri Nil kıyılarında olan köşk, yalı ve konaklar inşa ediyorlar veya satın alıyorlardı. Olağanüstü bedellerle satın aldıkları yalı, köşk gibi mülklerininin içini Avrupai tarzda döşetiyorlardı. Gerek köşklerin içinde gerekse bahçelerinde çok sayıda eleman çalıştırarak İstanbul’da bu anlamda da kendilerinden söz ettiriyorlardı. Mısır’daki masalsı yaşamlarını daha görkemli bir şekilde İstanbul’da sürdürmek konusunda hiçbir masraftan kaçınmıyorlardı. İstanbul’un seçkin aileleri de Mısırlıların etkisi altında kalmışlar ve hemen onları taklit etmeye başlamışlardı.


Alafranga yaşamda ilk yarışanlar Mehmed Ali Paşa’nın kızı ve Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın eşi Zeynep Hanım ve yine konağı ile yine meşhur Fuad Paşa’nın eşi idi. Bu israf modası kimi zaman padişahların bile tepkisine yol açmıştır. Abdülmecid ve II. Abdülhamit, lüks ve israftan kaçınmak yanında kötü örnek olunmaması konusunda da uyarılarda bulunmuştur.

Mısırlı zenginlerin İstanbul’a gelişi halk tarafından adeta dört gözle beklenirdi. Çünkü bol para harcayan, cömert, yardımsever başka turist kafileleri henüz o zaman yoktu. Payitaht İstanbul, yaz ayları en azından iki seçkin kesimin buluştuğu, birlikte ziyafetlere katıldığı, eğlendiği, mesire yerlerini gezdiği, giyim kuşam konusunda beğenilerin ortaya konduğu bir yer olmuştur.

Soğuk Savaş’ın başladığı yıllara hatta 1980’lere kadar İstanbul’un nezih semtlerinde yaşayan Mısırlı prens ya da prenseslerin olduğunu duymak ve onlara ait bir köşke rastlamak sürpriz değildi. Aynı şekilde, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun da yakından tanık olduğunu kaydettiği gibi, Kahire’de İstanbul Türkçesi ile konuşan ve musikiden yemek kültürüne kadar Osmanlı geleneklerinin yaşatıldığı seçkin aileler de vardı. Türkiye’de yaşayan Hidiv ailesine mensup kişiler bu kente sadece inşa ettikleri köşk, kasır, yalı, sahilhane, konak gibi yapılarla katkıda bulunmadılar. Bunun yanında kentin kültürel ve sosyal hayatına da etkide bulundular.


Bugün Boğaziçi’nde bulunan yalıların önemli bir kısmı Kavalalı Mehmed Ali Paşa ailesinin bireylerine ait izler taşır. Bir zamanlar İstanbul’un çeşitli semtlerindeki bu aileye ait köşkler, yalılar, saraylar ve konaklar adeta padişaha ait olan mülklerle yarışır vaziyetteydi.

Bu bağlamda ilk olarak zikredilecek yapı, Sultan Abdülmecid (1839-1861) zamanında, 1846’da yapımına başlanan ve H.1271/M.1854/5’te tamamlanan Beykoz Kasrı’dır. Bundan sonra Mısır’da vali ya da hidiv olanlar ve ailenin kadın-erkek diğer mensupları İstanbul’u ziyaret etmek, burada bir süre dinlenmek ve kendilerine bir köşk ve yalı inşa etmeyi adet edindiler.


Mısırlı ailelerin zenginliği ve İstanbul’da depdebeli bir hayat sürmeleri 1920’lerden sonra belli aralıklarda inişli çıkışlı bir seyir almıştır. Mısır tahtının ölümler ya da darbeler yoluyla el değiştirmesi, ailenin çeşitli bireylerine bazı ekonomik sıkıntılar olarak yansıyordu. Bunun sonucunda çok kıymetli mülkler ya bakımsız kalarak kaderine terk ediliyor ya da hemen satılıyordu. Bir diğer satış dönemi de İkinci Dünya Savaşı öncesinde oldu. Bu sırada Çubuklu Hidiv Kasrı gibi önemli mülkler, İstanbul Belediyesi tarafından satın alındı.

Beykoz Kasrı

1833 savaşından sonra Türkler ile Ruslar arasındaki ittifakın imzalandığı, tarihî Hünkâr İskelesi mevkiinde yapılan bu kasır, Rusların burada fırsattan istifade diktikleri anıtı önemsizleştirmiştir. Söz konusu anıt 115 cm eninde ve 375 cm yüksekliğinde idi. Bu anıt tıpkı 93 Harbi sonrası Yeşilköy'e dikilen Ayastefanos Rus anıtı gibi 1. Dünya Savaşı başlayıp Rusya'ya harp ilan edildiğinde yıkıldı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, adeta hatalarına bir kefaret, ettiklerine bir pişmanlık göstergesi gibi, bu Beykoz Kasrı'nı yaptırıp padişaha hediye etmişti.

1846 yılında Mehmed Ali Paşa valiliği döneminde İstanbul’a ilk ve tek bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaretin amacı İstanbul’a sadakatini arzetmek idi. Bu ziyaret sırasında yapım kararı verilen kasır ile Paşa adeta devlete baş eğdiğini göstermişti. Kasır hem Mısır valisinin Osmanlı hanedanına sadakatinin bir nişanesidir hem de iki tarafın arasındaki güç gösterisinin bir tanığıdır. Şöyle ki; kasır Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezi olan Topkapı Sarayı’nın tam karşısında yüksekçe bir tepede yer alıyordu. Beykoz Kasrı şehir merkezinin oldukça uzağında da olsa çıplak gözle Topkapı Sarayı'nı görme imkanı vardı. Söz konusu yapı coğrafi konumu yanında bir iktidar mücadelesinin anılarını unutturmayacak nitelikte görkemli ve iddialıydı.

Beykoz Kasrı’nın inşaatı, Hünkar İskelesi olarak bilinen alanın güneyinde Hassa mimar ve kalfalarından Niğos ve Sarkis Balyan tarafından yapılmıştır. Kasır deniz iskelesinden tepeye doğru teraslar halinde yükselen harikulade manzaraya sahip bir peyzajın zirve noktasında inşa edilmiştir. XIX. yüzyıl batılılaşma dönemi mimarisinin önemli bir numunesidir. Teraslar sıcak yaz günlerinde güneş ışınlarının seyrine göre her vakit serinlik sağlayacak şekilde düzenlenmiş ve ağaçlandırılmıştır.

Kagir malzeme kullanılarak neo-klasik tarzda inşa edilen kasır, simetrik yapılı ve iki katlıdır. Katların her biri sekiz metre yüksekliğindedir. Bina iki katlı olmasına ragmen, orta sofanın üzerinde yükseltilen camekanlı fener, dışarıdan bakıldığında üç katlı gibi görünmesine neden olmuştur. Binada orta sofalı şema uygulanmıştır. Dikdörtgen biçimdeki yapının her cephesinde gayet geniş dikdörtgen balkonlar yer almaktadır. Dış cephede kullanılan özel işlenmiş taşlar binaya olağanüstü bir güzellik katmıştır.


Kasrın müstesna bitki ve ağaçlarla düzenlenmiş 200 dönümlük bahçesinde iç duvarları istiridye kabukları ile bezenmiş “dağ hamamı” olarak anılan mekanı, türünün muhteşem ve nadir bir örneğidir. Bu muhteşem kasır, sultan tarafından bir biniş kasrı olarak günlük konaklamalarda kullanılmıştır. Bununla birlikte, yabancı devlet adamları ve elçi kabulünde de hizmet vermiştir.

Fransız İmparatoru III. Napolyon’un eşi Eugenie, 1869’da Kahire’de Süveyş Kanalı’nın açılış merasimine katıldıktan sonra dönüş yolculuğunda İstanbul’a uğradı. İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda bir kaç ay ikamet etti. Beykoz Kasrı’nı da ziyaret eden Eugenie'nin şerefine Beykoz Çayırı’nda ziyafet verildi ve onun için buraya özel bir pavyon eklendi. Bu pavyon bilinmeyen sebeplerle bugüne ulaşmadı. Abdülhak Şinasi Hisar, İmparatoriçe Eugenie'nin 1868'de Sultan Abdülaziz'in yaptığı ziyaretin iadesi için geldiğini belirtir.

Bir saltanat yapısı olmakla birlikte kentin dışında ve temiz havalı bir yerde bulunduğu için II. Meşrutiyet sonrası kamu hizmetine tahsis edilmiştir. Osmanlı Parlementosu Başkanı Ahmed Rıza Bey (1858-1930) 1909 yılında Beykoz Kasr-ı Hümayunu bahçesinde milletvekili ve senatörlere bir ziyafet vererek İstanbulluların dikkatlerini buraya çekmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında benzeri birçok yapı gibi burası da Dârü’l-eytâm (yetimler yurdu) haline getirilmiştir.

Cumhuriyet ilan edildikten sonra bir sure prevantoryum olarak kullanıldı. 1953 yılında Sağlık Bakanlığı uhdesine geçti ve klinik olarak kullanıldı. Daha sonra çocuk hastanesi olarak hizmet veren bina, son yıllarda çok başarılı bir restorasyondan geçti. Bugünlerde ise Başbakanlık Ofisi olarak kullanılacağı iddia edildi.

Şehrin o zamanki yapılanmasının oldukça dışında kalan bu kasır ancak görkemiyle Osmanlı hanedanına ait yapılarla boy ölçüşebilirdi. Kentin kuzeyinde bu boyutta başka kasır ya da köşk olmaması ve İmparatoriçe Eugenie geldiğinde burada kalması Beykoz Kasrı’nın döneminde ne kadar ünlü bir yapı olduğunu gösterir. M. Baha Tanman'nın editörlüğünü yaptığı "Nil Kıyısından Boğaziçi'ne" başlıklı esere bakılabilir.


Kavalalı Mehmed Ali Paşa Ailesi’ne Ait İstanbul’daki Yapıların Bir Kısmı

Emirgan İsmail Paşa Yalısı, Hidiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın yaptırdığı Çubuklu Hıdiv Kasrı, Bebek Hıdiva Sarayı, Kanlıca Prenses Rukiye Yalısı, Beykoz Kasrı, Sadrazam Sait Halim Paşa'nın kardeşi, Abbas Halim Paşa’nın Heybeliada Köşkü, Prens Mehmed Ali Hasan tarafından yaptırılan bugün Sabancı Müzesi olan Atlı Köşk, Münire Sultan Sarayı, Büyük Halim Paşa Yalısı, Halim Paşa’nın Rumeli Hisarı’ndaki kışlık konağı, Sait Halim Paşa Yalısı, Kandilli Mustafa Fazıl Paşa Yalısı, Mustafa Fazıl Paşa Çamlıca Şale Köşkü, Mustafa Fazıl Paşa Şehzadebaşı Konağı, Mısırlı Prenses Zeynep Hanım Vezneciler Konağı, Beylerbeyi Fatma Hanım Yalısı, Kızıltoprak Müjdat Gezen Sanat Merkezi Köşkü, İbrahim Paşa Konağı, İsmail Paşa’nın oğlu Hasan Paşa’nın Boyacıköy’deki konağı, Mustafa Fazıl Paşa’nın oğlu Osman Paşa’nın Yeniköy’deki köşkü, Halil Şerif Paşa’nın Fındıklı Konağı, Mustafa Fazıl Paşa’nın İncirli Çiftliği, Zeynep-Kamil Hastanesi, Hidiv İsmail Paşa’nın satın aldığı Giritli Mustafa Paşa Yalısı.

Beykoz Kasrı’nın maliyeti 6 milyon Frank idi. Bu rakam Mısır valiliğinin bütçesinden harcanan ciddi bir miktardır. Yakın tarihlerde yapımına başlanan ve açılışı 17 kasım 1869 tarihinde yapılan Süveyş Kanalı için 200 milyon Franklık bir maliyet hesabı yapılmıştı. Kasra harcanan paranın o günkü değerini ölçmemize yarayan bir başka olay da şudur: Sultan Abdülaziz Fransa seyahatinde Paris’in yoksullarına 20 bin frank bağışlayınca gürültü kopmuştu; Hazine tamtakırken bu cömertlik niye diye…

İSMEK El Sanatları Dergisi 17 İNDİR

Bu yazı 1578 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK