Türk İslam Sanatları

Marifet, Ustanın Tâliminde Gizlidir

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

Büyüklerin "Allah, insana insandan tecelli eder." sözü, dilimizde en yalın haliyle “El ele, el Hakk’a” şeklinde karşılık bulmuştur. İslam kültür ve medeniyeti dairesindeki her birey için geçerli olan ve hayatın her alanına sirayet eden bu anlayış, sanatta da kendisine en bariz şekilde yer edinmiştir. Kur’an ve Sünnet Medeniyeti’nin en rafine ve en bedii hali olan klasik Türk İslam sanatları da, bu anlayışın zirve örnekleri olarak telakki edilmektedir.

Allah’ın, insana insandan tecelli ettiği hakikati dolayısıyla onun ‘El Mübdi’ ism-i şerifi de insandan insana tecelli etmektedir ve bedii sanatlar da “El Mübdi”nin birer tecelligâhıdır. Bu yüzden Hz. Ali, asırlardır Kur’an’ı en güzel şekilde yazmaya gayret gösteren hattatların piri olarak tüm zamanlardaki hattatları, efali ve sözleri ile tâlim ve terbiye eder. Pîr-i hattâtînin 14 asır evvel buyurdukları bir söz ise, klasik Türk İslam sanatlarının her biri için geçerliliğini her zaman korumaktadır.

Hz. Ali, “Hat, üstâdın tâliminde gizlidir. Onun kıvamı da çok meşk etmektedir. Devamı ise, İslâm dini üzere olmaya bağlıdır.” Mealindeki sözüyle, en sade ifade ile sanatın ustasız olmayacağını beyan etmiştir. Her ilimde olduğu gibi sanatta da kitaptan, mektepten, kâğıttan ve kalemden istifade edilmekle birlikte, asıl kaynak insandır.

Biz de yıllardır kaynaktan beslenerek günümüzde klasik sanatlarımızı icra eden, farklı kuşakların mümessili dört usta sanatçının kapısını çaldık. Nakkaş Semih İrteş, Hattat-Kaligraf Savaş Çevik ve Hattat Hüseyin Hüsnü Türkmen'e “Marifet neden üstadın tâliminde gizlidir?” diye sorduk. Kendileri de bizi kırmayarak, hocalarının tâlimini ve onlarla gerçekleştirdikleri meşklerini kaleme aldılar. Bu dört sanatçımızın hocalarını, marifet ve edeple yoğrulmuş tâlimlerini aktarmaları vesilesi ile yad ediyor, Allah’ın 'El Mübdi' isminin bizler için de tecelli etmesini niyaz ediyoruz.


"Hattatların Pîri" olarak kabul edilen Hz. Ali Efendimizin, hat sanatı özelinde söylediği, fakat hattın etrafında gelişen klasik Türk İslam sanatlarının her biri için geçerli olduğu kabul edilen bir sözü vardır ve mealen şöyledir: “Hat, üstâdın tâliminde gizlidir. Onun kıvamı da çok meşk etmektedir. Devamı ise, İslâm dini üzere olmaya bağlıdır.” Klasik sanatlarımızın farklı kuşaklardan dört usta ismi, kendi hocaları ile olan tecrübelerinden hareketle bu sözün ilk cümlesini şerh etti. Nakkaş Semih İrteş, hocası Süheyl Ünver’de, Hattat-Kaligraf Savaş Çevik hocası Emin Barın’da, Hattat Hüseyin Hüsnü Türkmen de hocası Ali Alparslan’da tâlimini anlattı. Böylece hem bugün bu sanatlarla ilgili olanların kulağına küpe olacak cinsten tecrübeyi dikkatlere sunuyor, hem de bu sanatların bugüne ulaşmasında büyük emekleri olan üstatlarımızı bu vesile ile bir kez daha anıyoruz.

Süheyl Ünver'de Tâlim Semih İRTEŞ

Tezyini sanatlarda ilk eğitimimi nakkaş babam merhum Sabri İrteş’ten (1923-2010) aldım. Sabri Usta 1938’de Topkapı Sarayı Kubbealtı’nda çıraklığa başlayıp 1990’lı yıllara kadar birçok klasik dini ve sivil yapılarının kalemkâri onarımlarında ve yeni cami tezyinatlarında önemli çalışmalar yapmıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarımın, birçok cami ve özellikle Topkapı Sarayı onarımlarının içinde geçmesi benim tezyini sanatlarımızın aşığı olmamda önemli bir etkendir. 1968 ve 70’li yılların içinde Topkapı Sarayı onarımlarında babamın yanında çalışırken aralarda Topkapı Sarayı Müzesi’nin yazma eserler bölümündeki tezhipli yazmaları ve III. Murad’ın tuğrasının tezhiplerini defalarca seyretmem, böyle bir şeyin nasıl yapıldığını o zamanki bilgimle çözemez, heyecanla eserleri izlerdim.

1972 yılında Topkapı Sarayı Müzesi Arz Odası taht tavanı içinde raspalar yapıyordum. Alttan parıldayan altın yaldızlar görünüyordu, büyük bir heyecan ve dikkatle dört ayın sonunda müthiş bir lake tezyinat ortaya çıkmıştı. Ve sonrasında o tavanın rötuşları ve onarımlarını yaptık. Bu tezyinat, yaptığım onarımlar arasında önemli bir yer tutar. Artık büyük kalemişi nakışlarının bana yetmediği günlerde Süheyl Ünver Bey’in 50 Türk Motifi kitabını gördüm. Ve bir sene sonra Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Süheyl Ünver Nakkaşhanesi’ndeyim. Ne büyük bir heyecan içinde atölyede çalışan hanımları izliyor ve hayran hayran bakıyordum. İlk defa hocayı o anda görmüştüm, ne yaptığımı anlattım, “Sizin derslerinize devam edebilir miyim?” dedim ve cam üzerine yaptığım Arz Odası’ndaki lake tezyinattan bir detayı gösterdim. Hoca uzun uzun baktı, ne kadar zamanda yaptığımı sordu. 1 ay demiştim. “Peki, bu kırılırsa ne yaparsın? Bütün emeklerin boşa gider.” dedi. Ve ilk dersi vermişti.


Nakkaşhane, Usulü Sürdüren Ocaktır

Bu nakkaşhane 60-70 m2 alanda, 7-8 masanın yer aldığı, 25 kişilik bir atölye içinde Türk tezyini sanatları tarihinin 900 yıllık büyük mazisinin örnekleri ile dolu olan dolaplar ve hocamızın müthiş arşivinin önemli bir kısmını oluşturan dosyalardan oluşur. Masalarda her talebenin farklı tezhiple uğraştığı, talebenin meşkine göre devam edildiği Türk süsleme sanatlarının bütün zenginliklerinin buradaki eğitimde yer aldığını söyleyebilirim. Cuma günleri saat 14.00’te başlayan dersler saat 17.00’de tamamlanırdı. Hocamızın başyardımcısı Azade Akar Hanımefendi kurstaki talebelerin çalışma düzenini, yöntemini belirler, genel çalışma konularını Süheyl Hoca ile istişare ettikten sonra talebe ile birebir ustaçırak ilişkisi içinde çalışmaları devam ettirirdi. Diğer yardımcılar Melek Antel ve Tülay Ölez de ilk gelen talebelere fırça çalışma usulleri hakkında bilgiler verir, çalışmaları her hafta kontrol ederlerdi. Burası tam bir nakkaşhane usulü içinde, o dönemin Tezyini Sanatlar Akademisi özelliğini taşıyan önemli bir kurumudur.

Nakkaşhane, kalabalık bir ekibin çalışmasına rağmengayet sessiz, sadece hocanın sesinin duyulduğu bir atölyeydi. Süheyl Hoca, talebeye tezyinatı arşiv notları ile zenginleştirerek anlatırdı. Mutlaka konuşmalarının yazılmasını, belgelenmesini isterdi ve bizim insanımızın şifahi hiçbir şeyi kayda almadığından bugün birçok bilgilerin kaybolduğunu; araştırmaların, emeklerin belgelenmemesi yüzünden birçok kültür ve medeniyet izlerinin yok olduğunu defalarca söylemiştir. Bir konu anlatırken kişileri gözaltından süzer ve yazmayanlar için, “Akıl denen nesne kör kuyuya benzer, ne atarsan içine alır; bir şey istediğin zaman vermez.” sözü ile kişiyi mahcup etmeden anlatırdı. Talebelerinin kendisine soru sormasından memnun olur, o soruya karşı mutlaka dosya ve defterlerini bir dahaki haftaya getirip onun üzerinde etraflıca bilgi verirdi. Talebe çalışmalarını izlerken gerekli müdahaleleri nazikçe başka örnekler vererek, kırmadan anlatır; güzel çalışmaları mutlaka taltif ederdi.

Vaktin nasıl geçtiğini hiç anlamazdık, oturduğumuzla kalktığımız bir olurdu sanki. Verilen meşkleri bir hafta boyunca akşamın kör ışığında ne büyük heyecan ile yapar, Cuma günkü dersi iple çekerdim. Yaptığım çalışmayı önce Azade Hoca’ya gösterir, onun iltifatına nail olduktan sonra Azade Hanım tarafından çalışmam hocaya gösterilirdi. Hocanın iltifatı ve çalışmamı öpmesi beni çok mesut ederdi.


Tariften Ziyade Tâlim Ederdi

Hocamız Süheyl Ünver Bey talebe ile ilişkilerine ve eğitimine son derece dikkat ederdi. “Sanat tarifle olmaz; hoca çalışacak, talebeler görecek, nasıl yaptığını, nelere dikkat ettiğini, boyanın, altının kıvamını, motifin, desenin ne olduğunu, hangi yüzyıla ait olduğunu bilecek. Talebeye ‘Git onu oradan, bunu buradan al.’ denmez, gösterilir” derdi. Hocanın 1950’li yıllardan talebesi Cahide Keskiner Hanımefendi, hocamızın her hafta talebeleriyle birlikte Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde incelediği yazmalar hakkında üslup tahlillerinin yapıldığını ve bu çalışmaları metotlaştırdığını her zaman söyler. Cahide Keskiner Hocamdan özellikle tasarım konusunda çok feyiz aldığımı burada söylemek isterim.

1974 yılı ortalarında Cerrahpaşa Nakkaşhanesi’nde hummalı bir faaliyet vardı. Medeniyetimizin ve tezyinat tarihimizin önemli bir alanını kaplayan mezar taşlarındaki süslemelerin 15-18. yy arasındaki en seçkin örneklerinden oluşan önemli bir envanterinin sergi çalışmaları idi. Ben de görev verilmediği halde bir mezar taşının alçı ile kalıbını alıp onu orijinali gibi yine alçı ile döküp üstündeki motifleri altın kaplama yapmış ve bunu Azade Hoca’ya göstermiştim. Çok beğenildi ve bu örneklerin çoğaltılması görevi verildi. Çok mutluydum. Ertesi günlerde Süheyl Hoca, Azade Hoca ve birkaç arkadaş ile hocanın gösterdiği yerlerden (Eyüb) kalıplar aldık ve bunlar üzerine çalıştım.


Bu devreler Süheyl Hocamız benim Fatih’te küçük atölyemi şereflendirdi. Hem çok heyecanlı hem de çok mutluydum. Ve tezyinatla ilgili arşiv yapmam için bana şunu söyledi; “10 tane dosya yaptığın zaman bana haber ver, gelip göreceğim.” İşte artık bütün işim bu dosyaları nasıl yapacağım idi. Ben de kalemişi örnekleri ile Topkapı Sarayı başta olmak üzere, bazı camilerden kalemişi ve çini desenleri ile yaptığım rölöveleri dosyalar halinde hazırladım. 2 ay sonra hocaya haber verdim ve Fatih’teki atölyeyi ziyaret edip inceledi. Benim için ne büyük bir şerefti. Hedef 50 dosya idi. Ve o büyük üstadın bereketi neticesinde 1990 yılından sonra Mamure Öz ile birlikte aynı yerde Sema Nakışhanesi’ni kurduk. Bu nakışhanenin kurulmasının hocanın talebesine yapmış olduğu duanın neticesi olduğunu düşünürüm.

Hocanın Her Sözü Lütuftur

1976 yılının Mart ayı içinde Süleymanname’den ilham alarak yaptığım ortasında Maşallah yazılı bir tezhip, hocamız tarafından çok beğenildi. Bu yüzden bana icazet vereceğini açıkladı ve beni 25 Mart 1976 günü icazet kâğıdını vermek üzere evine çağırdı. Aman Allah’ım, ne büyük bir lütuftu. Hiç aklımda olmayan bu müthiş an için not defterime neler neler yazmıştım. İcazet, benim tembelliğimden 4 sene sonra tamamlandı. Hem camilerde çalışıyor, hem (İDMMA) okula gidiyor, hem de boş zamanlarda klasik eserlerde tezyini rölöveler ve envanter çalışmaları yapıyordum. Cerrahpaşa’daki Cuma derslerime de ara ara devam ediyordum.


Bu aralar Azade Akar Hocamızın evinde Nusret Çolpan ile birlikte sanat toplantılarında bulunurduk. Genel olarak her türlü sanat faaliyetleri hakkında geniş malumat sahibi olan Azade Hocamızın konuşmalarından çok feyz alırdık. Bu konuşmalar sırasında klasik sanatlarımızın hem kitabi, hem mimari tezyinatı hakkında örnekler ile konuşulur ve özellikle 16. yy çinilerinde Karamemi üslubu üzerine detaylı bilgiler edinirdik.

15 Ekim 1977 tarihinde Tercüman Gazetesi’nde çıkan bir haberde “Ord. Prof. Süheyl Ünver’in 50 yıldan beri Türk Süsleme Tezhip ve Minyatür Sanatı’nı yaşatma konusunda gösterdiği zorlu çabaların nihayet Kültür Bakanlığı’nın desteği ile resmileşmesi Türk Milli Sanatı için ümit verici ve mutlu bir hamledir. Açılacak kursların Süheyl Hoca başkanlığında talebeleri Azade Akar ve Cahide Keskiner yönetiminde olacağı Türk Sanatı hayranları için müjdeli bir haberdir’’ ifadeleri yer almıştır. 1940-50’li yıllarda hocamız Topkapı Sarayı Eski Nakkaşhanesi’nde yaptığı faaliyetler bu tarihte tekrar ciddi bir şekilde 40 kişilik talebe grubu ile başlamıştır. Bu tarihlerde ben, Nusret Çolpan ve Günseli Kato da bu faaliyetlerde yardımcı olarak görev almıştık. Daha sonraki yıllarda 1980’den sonra Cahide Keskiner Hoca başkanlığında devam eden bu kurslar Süheyl Hoca meşalesinin daima yanmasını sağlamıştır.

Ben bu kurslarda Cahide Hoca’mın güçlü teşvik ve yönlendirici bilgileri ile öğretirken, aslında öğrenmiştim. Bu yıllarda bütün idealim tezyinatımızın tasarım metotları hakkında ciddi çalışmalar yapmaktı. Metotçu Süheyl Hoca ve onun talebesi Cahide Hoca’nın bilgileri ve kompozisyon anahtarlarını mimarlık eğitimimden aldığım tasarım disiplini ile birleştirdiğimde sistemler yavaş yavaş çözülüyordu. Çünkü talebelere tezyini tasarım öğretmek gelecekte onların sanatkâr olmasını sağlayacak en önemli bir çalışma olmalıdır diye düşünüyordum. Bunda ne kadar başarılı oldum bilemem. Bunu gelecekte benim talebelerim söyleyebilir.


Borcunuz, Bana Değil Talebelerinize

1982 yılında Topkapı Sarayı Nakkaşhanesi’nde Muammer Ülker Beyefendi’nin delaleti ile Hocam Süheyl Ünver Bey’den icazetimi, Cahide Keskiner, Melek Antel, Muammer Ülker, Babam Sabri İrteş, Eşim Serpil, arkadaşlarım ve talebeler huzurunda büyük bir gururla aldım. Ve hoca şunu söyledi: “Sana verdiğim bu emeklerin karşılığını ödeyebilmen için benim verdiklerimi sen de talebelerine ver.” Ben hocaya, Türk Kültür ve Sanatı’na olan borcumu hala ödemeye devam ediyorum.

Sanat sabrın, emeğin, aşkın ve ölçüleri iyi bir şekilde ortaya koyan hocaların ışığında bir mertebedir. Biçimlerin algılamasında yapılan tekrarlar kişileri belirli bir noktaya getirecektir. Seviyenin yükselmesi tekrarlardaki, yani bizim meşk dediğimiz çalışma üslubundaki devamlılık, ustanın tashihleri kişilerin çalışma azmine göre onları belli bir düzeye getirir. Hoca verdiği ödevlerde talebenin azmini, sabrını, verdiği emeği gördüğünde onu bir dahaki derse büyük bir heyecanla getirebiliyorsa aşk doğmuştur. Aşk ile meşk kelimelerinin tamamlanması sanatın meydana gelmesini sağlayacaktır.

San’at kopya ile öğrenilir, fakat devam etmez. Sanatkâr olmak için yeni tasarımlar şarttır. Bugün isim yapmış birçok müzehhip Topkapı Sarayı Nakkaşhanesi’nden eğitim almıştır. Fakat edeplerinden söylemekte zorluk çekerler! Aziz Hocamız Süheyl Ünver Bey kendi hocalarından “Velinimetim” diye bahsederdi. İşte edep! Ve neticesindeki asalet! Bir sanatkâr için en önemli haslettir.


Emin Barın'da Tâlim Doç. Dr. Savaş ÇEVİK

Rahmetli hocamız Prof. Dr. Emin Barın, Cumhuriyet sonrasında ülkemizin en önemli sanat ve kültür değerlerimizden biridir. Yalnızca sanat değil, Osmanlı ile Cumhuriyet Türkiye’si arasındaki kültürel köprünün de oluşmasına hizmet etmiş bir bilim adamıdır. Klasik sanatlarımızdan cilt ve hat sanatları konusunda hem icracı hem de teorisyen olarak bildiğimiz Emin hoca, bunun yanı sıra diğer klasik sanatlarımız ile yakından ilgilenmiş ve çalışmalar yapmıştır. Tezhip, ebru ve minyatür sanatlarını da yakından tanımak ve bilgi sahibi olmakla, gerçekten müstesna bir yere sahiptir.

Yalnızca klasik sanatlar konusundaki çalışmalarla değil, çağdaş sanatlarla da yakından ilgilenmiştir. Almanya’da kaldığı sürece hem klasik Avrupa ciltleri hem de Latin yazısı konusunda eğitim almış ve Türkiye’ye döndüğünde Latin yazısı ve eğitimi konusunda ülkemizdeki ilk çalışmaları başlatarak, önemli bir boşluğu doldurmuştur. Hocamız, geleneksel sanatlardan baskı ve grafik sanatlara kadar günümüzün bütün sanat dallarına aşina ve bilgili bir sanatçı idi. Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki hocalığı ile bu iki farklı sanat anlayışını; bir bakıma doğu ile batı sanatlarını sentezleyerek yorumlamış ve daha sonraları da bu sentezden kaynaklanan kendi sanat çalışmalarını gerçekleştirmiştir. Hat sanatı konusunda, klasiğin dışında, farklı ama anlamlı ve bugünün sanatçılarına yol gösterici nitelikte yazılar yazmıştır. Kendisinin de ifadesiyle, eski klasik sanatlarımızın gelmiş olduğu son noktayı görmüş, bu devasa birikim üzerine fazlaca bir şeylerin konamayacağını düşünerek, yeni arayışlara yönelmiştir. Hiçbir zaman, her konuda olduğu gibi sanat konusunda da iddialı olmamış, mütevazı tavrını koruyarak, çalışmalarını “arayışlarım” diye nitelendirmiştir.






Emin Hoca Hayatımın Dönüm Noktasıdır

Emin hocanın en önemli ve ayrıcalıklı vasfı “Hoca” olma özelliğidir. Bilinen ve geleneksel hoca portresinden çok farklı bir hocadır Emin Barın. Kendisi ile on altı yıl birlikte oldum ve sanat konusundaki birikimlerimin çoğunu ondan öğrendim. Güzel Sanatlar Akademisi’nde Grafik bölümündeki öğrencilik yıllarımda yazı derslerimize gelirdi. Latin yazısı ve tipografi ile ilgili derslerimiz sırasında bol bol hat sanatı ve hattatlarla ilgili hikâyeler anlatır, onların sanat dünyalarını büyük bir hassasiyetle bize aktarırdı. Hat çalışmaya hocamın sayesinde 1974 yılında başladım. Çemberlitaş’taki cilt atölyesine beni çağırdığında, hayatımın en önemli dönüm noktasını yaşadığımı fark etmemiştim. Birkaç yıl sonra anladım ki, Emin hocanın bu daveti benim mesleki yaşamımda bir devrin başlangıcını oluşturmuştu. Artık hocanın sadece okuldaki öğrencisi değil, atölye arkadaşı, asistanı ve hat öğrencisi de olmuştum. Zaten 5 yıllık eğitim sürecinin daha üçüncü yılının sonunda bana asistanlık teklif etmişti. Emin hoca gibi hayran olduğum bir hocamın asistanı olmak, tarifi mümkün olmayan bir sevinç kaynağı idi. Benim yazıya olan ilgim, onu bu karara götürmüştü ve artık o andan sonra, haftanın çoğu günlerinde hoca ile beraberdim. Okul zamanımın dışında ilk fırsatta Çemberlitaş’taki atölyesine koşuyor, hoca ile zaman geçirip, bazen yazı tasarımlarında yardımcı oluyordum. Yazılarının boyanmasında bana tam olarak güveniyor, bazen renk konusundaki tekliflerimi bile kabul ediyor, bazen de seçimi bana bırakıyordu.


Emin Hoca, çok iyi bir hoca olduğu kadar, çok iyi baba, aile reisi, eş ve arkadaştı. Gördüğüm o ki, arkadaşları arasında çok sevilip sayılıyor ve itibar görüyordu. Mütevazı kişiliği ile her kademedeki insanla kolayca iletişim kuruyor, insanlara değer veriyor ve onlar tarafından da seviliyordu. Bencillik ve gurur, hocanın yanına bile yaklaşmamıştı. Yaptığı eskiz çalışmalarını çıkarır, öğrencilerine göstererek fikirlerini alır ve ciddiyetle dinlerdi. Bazen yanında çalışan cilt ustalarına dahi gösterip fikir sorduğu olurdu. Bu duruma bir anlam veremezdim.

Yıllar sonra anladım ki, sanat yorumu herkes tarafından farklı yapılmakta ve algılanmaktaydı. Hoca bu farklı algılamaları öğrenir, kendince bunları değerlendirirdi. “Evladım senin göremediğin bir hususu belki hiç ummadığın biri görür.” derdi. Üniversite eğitimimden aldığım bilgi ve becerilerin kat be kat fazlasını Çemberlitaş’taki atölyede öğrenmiştim.

Herkese Seviyesine Göre Hitap Ederdi

Burası çok özel bir akademi gibiydi. Günün sanatçılarının toplandığı ve hoca ile sohbetlerin çok ileri düzeyde tartışıldığı bir okuldu. Hocanın öğrencilerini yetiştirme yöntemi ise çok farklıydı. Kişiliği, çelebiliği ve babacan tavırları ile yanında çok rahat etmemizi ve aklımıza gelen her şeyi sormamızı sağlardı. En ince ayrıntılarıyla, ama bizim anlayabileceğimiz basitlikte halk diliyle konuşur, abartılı ve ağdalı cümlelerden uzak dururdu. Söylemek istediğini doğrudan ve anlaşılır bir şekilde izah ile birlikte örnekler vererek konuşur ve anlatırdı. Üniversitedeki eğitimde de aynı yöntemi kullanır ve öğrencilerin seviyesine inerek konuları oldukça basitleştirerek açıklardı.




Hat konusu ile ilgili sohbetlerde, adeta kendini kaybeder, zamanı cümlelerle konuyu anlatmaya çalışırdı. Hat ile ilgili eskiz çalışmalarında bazen bize soru sorar; “Söyle bakalım ben bunu neden böyle yaptım sence?” veya “Sen olsan bunu nasıl yapardın?” gibi cümlelerle konuyu anlatmaya çalışırdı. Bazen de bir öğrencisinin yazısını yorumlarken, eleştirinin yıkıcı etkisini kırmak için, “Ben olsam bunu böyle yapardım.” diyerek meşk çalışmalarını karşılıklı diyalog ve tartışma biçimine dönüştürür, karşısındakine de değer verdiğini hissettirirdi.

Hoca, bizzat uygulamacı bir sanatkâr olduğundan, eğitim sırasında sözlü ve teorik açıklamaları sonucu hemen uygulamaya geçerek, demek istediğini yaparak gösterirdi. Kendisine yazı gösterip eleştiri almak isteyen öğrencilere davranışına hayran kalırdım. Bir gün yazısı çok kötü bir öğrenci gelerek hocanın tenkidini almak istemişti. Yazıya bakınca o günkü bilgi ve tecrübemle bile, bu meşkin çok kötü olduğunu görmüştüm ve hocanın eleştirisini sabırsızlıkla öğrenmek istiyordum. Herhalde bir güzel tenkit fırtınasına uğrayacağını düşündüğüm bu yazı karşısında hocanın eleştirisini dinledikçe hayret ve hayranlık içerisinde kaldım. Hoca yazıya şöyle bir baktıktan sonra, öğrenciyi de biraz süzdü ve konuşmaya başladı. Önce onu, böyle bir sanatla uğraşmasından dolayı tebrik etti. Yetenekli olduğunu, çalışırsa çok daha iyilerini yazabileceğini söyledi. Daha da dikkatli yazmasını istedi. Hiç yılmamasını ve çok çalışmasını söyleyerek, “Bak, bu harfi şöyle yaparsan daha güzel olur.” gibi sözlerle her bir harfi tenkit etti. Yazıyı, öğrenciyi kırmadan ve onun anlayabileceği bir biçimde düzeltti. Böyle bir yazı meşki karşısında hocanın sabrına hayran oldum ve gerçek hocalığın yıkıcı ve soğutucu değil, yapıcı ve sevdirici olması gerektiğini anladım.


Yeni Fikirleri Çok Önemsemiştir

Emin hoca, yeniliklere açık ama yozlaşmaya da karşı bir sanatçıydı. Bizlere yeni yorumlara gitmemizi öğütler, bunları denemeyi teşvik ederdi. Yapılan yeni çalışmalar eğer iyi bir sonuç vermediyse, denenmeden hiçbir şeyin iyi mi kötümü olacağına karar vermenin yanlış olacağını sık sık tekrar ederdi. Eskiz çalışmalarının mutlaka sonuçlandırılması gerektiğini söyler, çok çalışmayı ve üretmeyi teşvik ederdi. Detaylar üzerinde fazlaca takılmazdı. Sanatın ve yazının geneline daha çok bakar, fikir ve esprinin çok önemli olduğuna inanırdı. Uygulamada da yeni malzemelere meraklı ve deneme taraftarıydı. Yeni çıkan bir boyayı hemen alır ve bir eserinde kullanırdı. Bazen istediği gibi çıkmayan yazılarını atmaz, “Bunları yapmadan iyilerini yapmak zordur.” derdi. Kendi çalışmalarının en büyük özelliği, bir yaptığı teknik veya estetik uygulamayı bir kez daha tekrar etmeyişidir. Her çalışmasında farklı bir yöntem, hatta malzeme kullanmak isterdi. Malzeme ve kurguda son derece geniş ve açık görüşlüydü. Hemen hemen her bulduğu malzemeyi denemek ister, başkasının beğenmediği bir kâğıdı bazı işlemlerden geçirerek, çok farklı bir biçime dönüştürür ve kullanırdı.




Tashih konusunda adeta hocanın üzerine yoktu, yanlış boyanan bir yer onun için hiç panik konusu olmamıştır. Birçok kereler, üzerine çay-kahve dökülen yazıların veya sigara düşen, buruşmuş, kırılmış kâğıtların, kirlenmiş levhaların ne kadar ustalıkla tamir edildiğini hocadan görerek öğrenmişimdir.

Sanatçı ve hoca kişiliğini bir arada ve aynı başarı ile bütünleştirmiş, bir insan olarak da olgunluk ve alçak gönüllülüğün adeta timsali olmuştur. Klasik sanat geleneklerinin tüm özelliklerine hâkim, yeniliklere açık, yozlaşmayaizin vermeyen, yol gösterici ve özendirici bir kişiliğe sahiptir. Eleştirmiş ama kırmamıştır, beğenmiştir ama şımartmamıştır. Sanatın özüne inmeyi hedeflemiş, özgür ve ciddi açılımlardan yana olmuştur. O, gerçekten çağımızda nadir yetişen kültür ve sanat değerlerimizden bir şahsiyetti. Ruhu şâd olsun…

Ali Alparslan'da Tâlim Hüseyin Hüsnü TÜRKMEN

Yazıyı ehlinden görmek, öğrenmek, devamlılık ve kabiliyet de varsa kemale ermenin en çabuk yoludur. Hz. Ali şöyle buyurmuştur, “Güzel yazı hocanın öğretişinde gizlidir, kemale ermesi de çok yazmakta ve devamı ise İslam dini üzerinde bulunmakta olur.” Yazı, hocanın tâliminde gizlidir. Talebe de kabiliyet ve devamlılığıyla hocayı sürekli takip ederek kendini geliştirir.


Hocam Ali Alparslan Bey masasında yazı çalışırken onu izlemekten zevk alırdım ve el hareketlerini taklit etmeye çalışırdım. Hocam çok meşk yapmak ve daha ziyade hocayı takip etmek lazım olduğunu söylerdi. Anlamadığım bazı şeyleri hocama tekrar sorardım. Kendisi de hiç usanmadan kalemi kâğıda nasıl koyup çektiğini tekrar tekrar gösterir ve anlatırdı. Yazdığı meşki de hatıra olsun diye hediye ederdi. Şu bir gerçek ki hocanın da talebenin de ihlâs sahibi olması, istekli ve hevesli olması lazım. Bazen hoca keyifsiz olabiliyor, bazen de talebe işe layıkıyla sarılmayabiliyor. Onun için hocanın feyizli, talebenin de dikkatli ve becerikli olması gerekir.

Güzelliğin Sırrı Hocadadır

Yazıyı ehlinden görmek, öğrenmek hat sanatının olmazsa olmazlarındandır. Yazı, tek başına öğrenilecek bir işlev değildir. Hat sanatı hocanın tâliminde gizli olduğu için bir üstada bağlı olmak, diz çökmek çok önemlidir. Tek başına hattat olmak kolay değildir. Güzel meşk görmek ama daha çok hoca yazarken, tarif ve tâlim ederken, hele çıkartma yaparken çok dikkatli olmak lazım gelir. Çünkü bunlar yazının güzelliğini sağlayan sırlardır. O kadar ki bir kitap okumaktan daha faydalı olur bu sırlar. Bu sanatta bir yol gösteren olmazsa kişi olduğu yerde kalır, yaptığı işten zevk alamaz, mutlu olmaz. Onun için bir üstadın dizi dibinden ayrılmaması gerekir.

Sadece hurufatı yazmakla hattat olunmuyor. Birçok şeyi yapmak, öğrenmek lazım gelir. Hocanın bütün öğrettiklerini en ince ayrıntıya kadar öğrenmek, onun ahlakını ve yaşam tarzını örnek almak da bir derstir. Ayrıca talebe, hocasından sadece yazıyı öğrenmez; kamış kalem açmayı, kâğıt boyamayı, ahar yapmayı da öğrenir. Hocasından kıssalar dinlemek, eski bir yazı üzerinde konuşmak, mütalaa etmek genç hattat adayının düşünce dünyasına çok şeyler katar. Onu araştırmaya sevk eder. Sadece yazı yazmaktan ibaret olmayan bazı meziyetler yerleşir kendi iç dünyasına.


Rahmetli hocam Ali Alparslan ile tanışmamız 1992 senesine rastlar. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Geleneksel Türk El Sanatları 2. sınıfta Hat Anasanat Dalı’nı seçmiştim. Rahmetli Mahmut Öncü'den ve Ali Alparslan hocamdan rik'a yazısını meşk ediyorduk. Mahmut hoca sabah derslerine gelirdi. Rik'a meşklerimizi önce ona gösterirdik. Öğleden sonra ise Ali hoca okula gelince aynı meşklere bakardı. 1993 senesinde Mahmut Öncü hocamız rahmetli olunca, Ali hocamla sırasıyla rik'a, divani, celi divani ve talik yazılarını meşk etmeye 1998 yılına kadar devam ettik. Başta celi divani yazısı olmak üzere divani ve talik yazılarını hala seviyor ve yazıyor olmam merhum Ali Alparslan hocamın sayesindedir.

Hocamız çok eli açık ve yardımseverdi. Hat Anasanat Dalı’nda fazla öğrenci yoktu. 2 veya 3 kişi ile meşk yapardık. Hocamız yanımıza gelmez, biz hocanın odasına giderdik. Hoca-talebe ilişkimiz gayet saygılı ve seviyeli idi. Saatlerce odasında oturur; bir arkadaş, baba ve oğul gibi sohbet eder, çay içerdik, bize tost ısmarlardı. Hat sınıfının müdavimleriydik.

Mutevazı Olduğu Kadar da Cömertti

Bir gün arkadaşım Sezer'le beni evine yemeğe çağırdı. Hatırladığım kadarıyla Ataköy civarında oturuyordu. Bizi içeri buyur ettikten sonra oturduk, konuştuk, sohbet ettik ve yemek yedik. Hocamın evinin duvarında sadece kendi icazetnamesi asılıydı. Çok mütevazı, aşırılıktan uzak bir hayatı vardı. O gün Sezer'le beraber bize, giderayak kendi gardolabından iki tane takım elbise hediye etti. Biz çok şaşırdık ve tereddütte kaldık; alalım mı, yoksa almayalım mı diye… Hocamızın elinin ne kadar açık olduğunu öğrenmiştik.


1998 yılında mezun olduktan sonra okula gidip gelmeye ara vermiştim. Okula neredeyse hiç uğrayamıyordum. Beyazıt'ta bir hat sergisinde karşılaşmıştık ve bana çok sitemkâr bir tavır göstermişti. "Neredesin, neler yapıyorsun? Gel seni bekliyorum... Okul senin…" gibi telkinlerde bulundu. Yine bir Haziran’da İSMEK Feshane Genel Sergisi’ne eşi ile gelmişti. Hocamla gayet güzel muhabbet ettik. O yıldan sonra hastalandı ve 2005'te rahmetli oldu. Cenazesi hala ikamet ettiğim Fatih semtinin güzide camilerinden Fatih Camii'nden kalktı. O gün hava çok karlı idi. Yollar geçit vermiyordu. Yine de bütün öğrencileri cenazesindeydi. Çok yoğun karlı bir günde biz talebeleri, hocamızı Fatih Camii'nden sonsuzluğa uğurlamıştık. Allah mekânını cennet eylesin. Taksiratını affetsin. Sayesinde rik'a, divani, celi divani ve talik yazısını öğrendik. Biz de ilerletmeye, layık olmaya çalışıyoruz...

Şöyle maziye baktığımda, talebeliğimde Ali hocam sanki hiç ölmeyecekmiş gibi gelirdi bana. Fakat hayat bu… Her insan ölümü tadacaktı. Bu bir gerçekti ve hocamız da sonsuzluğa gidecekti. Tıpkı bizim de gideceğimiz gibi… Allah bizim de sonumuzu hayır etsin. Rahmetli Ali Alpaslan gibi hayırla yâd edilmeyi nasip etsin…

İSMEK El Sanatları Dergisi 16 İNDİR

Bu yazı 1460 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK