Sanat Hayatının 41. Yılında Hattat Yusuf Sezer

  • #


Yazı: Hamza ASLAN

Kastamonu’da başlayan ömrü, çocuk denecek yaşta İstanbul’la süslenen bir isim Yusuf Sezer. Çeşitli okullarda okuyan,  birçok hocanın önünde diz kıran Sezer, Üstad Hamid Aytaç’ın rahle-i tedrisinden geçer ve Hattat olmasına destur verilir. Bu icazenin 41’inci yılı vesilesiyle atölyesinde bir sergi açan Sezer’i ziyaret ettik. Hülasa, sergilenen 110 eserin gölgesinde, önce hocalarından ve sonra da talebelerinden bahsettik.

Yusuf Sezer, Kastamonu’nun Gevrekhane ilçesinin Baltacık köyünde dünyaya gözlerini açar. 7 nüfuslu rençber bir ailenin ikinci çocuğudur. İlkokulu ve ortaokul birinci sınıfı Kastamonu’da okuduktan sonra, hayatındaki dönüm noktalarından biriyle, belki de ilkiyle karşılaşır.

“Babam ortaokul birinci sınıfın yaz tatilinde, İstanbul’daki Sümbül Efendi Camii yaz Kur’an-ı Kerim kursuna getirdi.” sözüyle İstanbul macerasını ve dolayısıyla hayatının ilk dönüm noktasını anlatmaya başlayan Yusuf Sezer, kursun yatılı talebesi olduğu günlerde hafız olma hevesine de kaptırır kendini. Aynı zamanda ortaokul eğitimini de ihmal etmemesi gerektiğinin farkında olduğu için, yaz tatili akabinde hem Kur’an-ı Kerim kursuna devam eder, hem de Davutpaşa Ortaokulu’na kaydolur. Fakat bir koltuğa iki karpuz sığmaz demişler, genç Yusuf hem okulu hem de Kur’an-ı Kerim kursunu bir arada yürütemez. Buna rağmen 14 ay gibi kısa bir sürede hafızlığını tamamlarken, okulda ise başarısız olur.


“Davutpaşa Ortaokulu’nda başarısız olmama rağmen, eğitimime 1 sene ara vermeye gönlüm razı olmadı.” diyerek, fark derslerinin imtihanlarını verip Gaziosmanpaşa İmam-Hatip Okulu’na kaydını aldırır. Bu yıllarda tanışacağı hat sanatı, esasında Kastamonu’da okuduğu günlerde de karşısına çıkmıştır, hem de gül tadında…



Gül Reçelinin Kerameti

Yusuf Sezer, Kastamonu’da ilkokul talebesiyken, aylık olarak yayımlanan Hakses mecmuasını takip etmektedir. Hakses’in kapaklarının genellikle hüsn-i hat eserleriyle tezyin edildiğini hatırlatan Sezer, “Bu benim ilgimi çekerdi fakat o kapaklarda ne yazdığını ve o yazıların nasıl okunduğunu bilmezdim. O günün imkânları dâhilinde, yazıları kalemle taklit etmeye çalışırdım.” dedikten sonra çok sevdiği gül reçeli ile hattatlığı arasındaki rabıtayı şu şekilde anlatıyor.

“Köy çocuğu olduğum için gül reçelini çok severdim ki gül reçeli bizler için çok lüks bir ikramdı. Bilhassa Ramazan ayında iftar sofralarımızdan eksik olmazdı. Ağabeyim Kastamonu İmam-Hatip Okulu’nda okurken, Kastamonulu hattat Emrullah Demirkaya’dan hat meşk ediyordu. Yaz tatillerinde köye geldiğinde, yanında mürekkep şişelerini de getirirdi.”


Yine bir yaz tatilinde, ağabeyinin getirdiği mürekkepleri gül reçeli sanan Yusuf Sezer’in, rengine ve kokusuna bakmadan, parmağını şişeye daldırıp ağzına götürmesi bir olur. Gül reçeli ile hat mürekkebi arasındaki tanışıklığı, tabiri caizse mürekkep yalamasıyla başlar. “Tadına doyamadığım, gül reçeli sandığım mürekkep, benim hayatımın başlıca malzemesi oldu.” diyen Sezer, tam 42 senedir de hala doyumsuz bir çalışmanın içerisinde olduğunu ifade ediyor, mürekkebin kendine has o manevi kokusuyla...

Sümbül Efendi’nin Himmeti

Sezer’in İstanbul yıllarına dönecek olursak, Sümbül Efendi Kur’an-ı Kerim Kursu’nda okuduğu 1972 senesinde, Nuruosmaniye Camii baş müezzini hattat Recep Berk, talebelerin ziyaretine gelir. Sezer’in de aralarında bulunduğu talebelerle sohbet eden Recep Berk, tebeşirle tahtaya bir Besmele-i Şerif yazdıktan sonra sınıfa   dönerek, “Kur’an-ı Kerimlerinizdeki Besmele, tahtaya yazdığıma benziyor mu?” diye sorar. 74 talebe bir merakla iki Besmele’yi karşılaştırırlar ve tıpatıp aynı olduğunu görünce şaşkınlıklarını gizleyemezler. Sınıfın bu heyecanlı halini, hat sanatını gençlere öğretmek için bir fırsat bilen Berk, “Ben size bu yazıyı öğretmek isterim. Aranızda hat meşk etmek isteyen var mı?” diye ikinci sorusunu sorduğunda, bütün öğrenciler parmak kaldırırlar, başta Yusuf Sezer olmak üzere.


Recep Berk, bir sonraki hafta bu sefer meşke başlamak üzere gelir Sümbül Efendi’ye, yanında talebeleri için getirdiği mürekkep ve siyah kamış kalemlerle. Takvimler 14 Mayıs 1972’yi gösterirken, nesih yazısıyla “Elif Be” yazarak hat meşkine başlarlar.

Yusuf Sezer bir taraftan hafızlığa devam eder, bir taraftan da Sümbül Efendi’deki dini eğitimine. Okul sezonunda da Gaziosmanpaşa İmam Hatip Okulu’na devam etmektedir.Hafta içi okul, hafta sonları da hat meşki ve hafızlık olmak üzere yoğun bir mesainin tam içerisindedir. 74 arkadaşı ile birlikte 2 sene boyunca Recep Berk’ten nesih yazısını meşk eden Sezer, ikinci senenin sonunda ise hocasıyla baş başa kalır. Cumartesi ve pazar olmak üzere haftada iki gün derslerimiz devam etti.” diyen Sezer için, üstatların üstadıyla tanışma vakti de gelmiştir.

O Yıllarda Bir Hamid Aytaç Vardı…

O yıllarda bir gazete, Hattat Hamid Aytaç ile 2 gün yayımlanan bir röportaj yapar. Kendisini de “Abdülhamit Han’ın tuğrasını yapan hattat.” diye tanıtırlar. Hem röportaj, hem de bizzat Hamid Aytaç, Sezer’in ilgisini çeker. “O günlerde Hamid Aytaç kimdir bilmiyordum. Çocuk gözüyle ve o zamanki algımla, gazeteye çıkıyorsa çok meşhurdur, dolayısıyla sarayı ve kırmızı halısıyla bekçisi de vardır diye tahayyül ediyordum.” diyen Sezer, koltuğunun altına gazeteyi de alarak hocası Recep Berk’in yanına gider. Gazeteyi göstererek, “Hamid Aytaç kimdir?” diye sual arz eden Sezer, “O, sanatta hepimizin piridir, benim de hocamın hocasıdır. Yani dedem sayılır.” cevabını alınca, Hamid merhumla tanışma arzusunu belirtir. Hocası da elinden tutuğu gibi, Cağaloğlu’na Reşid Han’a götürür Sezer’i.
16 Kasım 1976 tarihinde, bir bayram arefe gününde, Yusuf Sezer ve hocası Recep Berk, Nuruosmaniye Camii’nde eda ettikleri ikindi namazı sonrasında, Hamid Hoca’yı atölyesinde ziyaret ederler. Hasbıhalden sonra Recep Berk, öğrencisini Hamid Hoca’ya şu şekilde takdim eder.  “Hafız Yusuf evladımız başarılı, terbiyeli ve gayretlidir. Yazıyı çok seviyor. Sizlerden öğrenebildiklerimizi aktarmaya gayret ettik fakat bizde de fazla bir şey yok. İstiyorum ki bu evladımız meşkini sizlerden bitirip icazetnamesini alsın.”

Hamid Hoca o günlerde ahir ömründe, 80’lerine merdiven dayamıştır. “Recepçiğim, sağlığım el vermiyor. Her gün ders yapamayabilirim. Evlatlarımız da sabırsız oluyorlar. Gelip kapıdan dönünce şevkleri kırılıyor.” dese de, Recep Berk emaneti teslim etmeye hazır bir şekilde, “Üstadım, biz yapabildiğimizi yaptık, size teslim ediyoruz.” der, Yusuf Sezer’i bırakır ve gider.

Hamid Hoca, nesih yazıyı Recep Berk’ten bitirmiş bir halde gelen Sezer’e, sülüs yazıyla “Rabbiyessir” yazar ve “Her cumartesi geleceksin.” der. Bu şekilde meşke başlayan Sezer’e, sülüs ve celi sülüs yazılarından başka, muhakkak, reyhani, icaze ve tevki yazıları ile tuğra çekmeyi öğrenmek de Hamid Aytaç vesilesi ile nasip olur. Ve “Rabbiyessir”den 6 yıl sonra, 24 Temmuz 1982 tarihinde hocası tarafından icazeti imzalanır.

Yusuf Sezer’in dudaklarından insiyaki olarak, “Hem Recep hocamın hem de sizin üzerimde emeğiniz çok. Hakkınızı nasıl helal edersiniz?” cümlesi çıkınca ise, Hamid merhum serlevha olacak bir cevap verir. “Evlat, eğer hat sanatına hizmet edersen hakkımı helal ederim. Bırakırsan, ahrette 10 parmağımla davacı olurum!” Hocasını, “Büyük bir devrin son sanatkârı, Osmanlı’nın Cumhuriyet’e uzanan sanat kolunun son temsilcisi.” diyerek tanımlayan Sezer, ilerleyen tarihlerde hocasının vasiyetini de yerde
bırakmayacaktır.

Benim İmzam Seninle Yaşasın

İcazetinin ilk demlerinde yazılarında “Hafız Yusuf” imzasını kullanan Sezer, 20 cm. çapında, yuvarlak daire içerisinde hazırladığı bir kitap kapağını, kontrol etmesi için hocasına gösterir. Tabii ki icazeti olduğu için “Hafız Yusuf” ketebesini de koyar. Bunu gören Hamid Aytaç, “Evlat, bu imza çok uzun. Ben sana yeni bir imza yapayım. Kendi imzamı da kısalttım, ‘Hamid’ yaptım. Hem benim imzamın şekli kaybolmasın hem de -bu sanata hizmet edeceğinden hiç kuşkum yok- sana hatıra kalsın.” der ve önce meşhur “Hamid” imzasını yazar. Yanına eşittir koyar ve aynı formda “Hafız” imzasını yazar. Sezer de bu hatıra karşısında bir söz daha verir hocasına: “Allah nasip ederse, bu hatıranızı yaşatacağım.” Sohbetimizin devamında Sezer, Hamid merhumun meşrebinden ve bu sanata yaptığı katkılardan da bahsediyor. “Eğer talebeleri, meşkler esnasında soru sorarak onu konuşturmasaydılar, sanat zenginliği ve enginliği, kendi yaşamının sessizliği içerisinde kaybolur giderdi. Hamid Bey’den soru sorarak öğrenirdiniz. Kaleminin o nazik ve nazenin hareketini takip ederek, sanatının latif tarafını görürdünüz.” sözleriyle hocasını anlatan Sezer, aynı zamanda dede-torun mesabesinde oldukları için, gerek çalışma ortamında gerekse hastane günlerinde hizmetinde bulunmaya gayret ettiğini belirtiyor.

Sezer’den, “Hocanın hizmetinde bulunmak” lafzını biraz daha açmasını rica ettiğimizde ise muhabbet, hat sanatını klasik zamanlarından günümüze getiren bir çizgide ilerliyor. Örneğin, “Devrin en büyük üstadı Hattat Hamid Aytaç’a talebe olmak, şereflerin en büyüğüydü bizim için.” diyor Sezer.  O yıllarda egolara, ‘ben yaptım’lara takılmanın da, devrin şartları gereği çok mümkün olmadığının altını çiziyor. Çünkü, Sezer’den öğrendiğimize göre o zamanların hüsn-i hat hocalarının hepsi pirifâni idi. Dersinizi ne kadar güzel yazsanız da, hocanın önüne götürdüğünüzde muhtemeldir ki talebede ne gurur kalıyordu ne de kibir. Hocanın hocalığı karşısında, talebe acziyetini hissediyordu adeta. Geldiğimiz noktada ise Yusuf Sezer, “Fotoğrafa iki türlü bakıyorum. Bugün, o hal yok. Çünkü tüketim çağını yaşıyor insanlığımız. Bilhassa bizden sonraki nesil, zahmet çekmeden en usta eseri çıkarmak ve bunu hemen paraya çevirmek istiyor. Beklentilere girdiğiniz zaman da bu işin edebi, saygısı ve sabrı bitiyor.” diyerek özetliyor hal-i pürmelâlimizi.

Hoca, İslam Ahlakını Muhafaza Etmeli

Sohbetimiz esnasında, bu hal-i pürmelâlin teşhisini yaparken, reçetesini de yazıyor Hattat Yusuf Sezer. “Ön teker nereye giderse arka teker de oraya gider.” sözüyle durumu özetledikten sonra, “Eğer talebeleri kaliteli yetiştirmek istiyorsak, önce biz hocaların maneviyat zengini olmamız şart. Biz maddiyatı öne aldığımızda, bu keşmekeşten kurtulamayız. Hocalar, hizmet verdikleri yerlerde İslam ahlakı disiplinini muhafaza etmeli ve bunu talebeye aksettirmeli. Hoca falancayı yere vurursa, talebe de filancayı yere vurur. Yani işin başı hoca, işin ortası hoca, işin sonu yine hocadır.” diye de izah ediyor.

Fakat Sezer’e göre, başı-ortası-sonu ‘hoca’dan geçen hat sanatında, içinde bulunduğumuz çağı gösteren orijinal bir eser yok. Sezer’in ifadesi ile durum tam olarak şöyle, “Henüz seviyemizi dahi tespit edemedik. Bu günlere taklit ede ede geldik. Sami Efendi’den, Rakım Efendi’den, Halim Efendi’den, Hamid Hoca’dan ilham alıyoruz. Lakin kendimizden sonraki nesillere bırakacağımız, ilham alınacak bir eserimiz ise yok.”


Aynı Zamanda İSMEK’in de İsim Babası

Hattat Yusuf Sezer’in İstanbullu sanatseverlere bir hizmeti de, dolaylı yoldan ve İSMEK vesilesi ile olmuş desek mübalağa etmiş sayılmayız. Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, dönemin Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat ve Yusuf Sezer’le birlikte bir öğrenci sergisini gezerler. Sezer, eserler hakkında misafirlerine bilgiler verirken, Erdoğan, Sezer’e dönerek,“Bizim de İBB olarak bir projemiz var. Önce klasik el sanatlarına yönelik, sonra tüm insanlığa yönelik bir takım kültür-sanat faaliyetleri yapmak istiyoruz. Bu oluşuma bir isim oluşturmamız lazım.” der.

Sezer’in cevabı ise, şimdi milyonlarca insanın gönlünde yer eden isimdir. “Burası İstanbul başkanım, ‘İstanbul’ ile başlasın. Madem ki ‘Sanat ve Meslek Eğitimi’ vereceksiniz, o şekilde devam etsin. Kısaltması da ‘İSMEK’ olur.”

İSMEK’in isim babası olan Yusuf Sezer, kendisinin de mensubu olduğu klasik sanatların hem merkezi hem de yerel idarenin teşvikiyle gelişeceği fikrinde. Yıllar önce, ürettikleri eserleri sergilemek için dahi mekân bulamadıklarını vurgulayan Sezer, “Sanatkârların yaptığı güzel işlerin sergilenmesi için zemin ve mekânlar hazırlandıkça, bu sanatlar da alaka görmeye başladı. Şimdi en büyük yatırım hat sanatına yapılmakta.” diye konuşuyor.

Sanatta 41. Yıl

İlk sergisini 1 Şubat 1984 tarihinde Nişantaşı Garanti Bankası Yonca Sanat Galerisi’nde açan Sezer, bu güne kadar İstanbul’un hemen her ilçesinde sergi açmayı kendine gaye edinir.  Yerel yönetimlerin de idarede sanata duyarlı hale gelmesiyle, mütevazı salonlarda sergiler açarak İstanbul’u dolaşır. Daha sonraki aşamada ise ‘Her İlde Bir Sergi Her Eve Bir Eser’ projesiyle Anadolu’yu dolaşmaya başlayan Sezer, şu ana kadar 35 farklı ile hüsn-i hat eserlerini götürür. Ve yine İstanbul’a dönerek sanat hayatının 41. yılı anısına, aynı zamanda öğrencilerine de ders verdiği atölyesinde 60. sergisini açar.

“Sanatseverlerin, bu sanatın icra edildiği mutfağı da görmelerini istedim. O yüzden 41 yıl boyunca hazırladığım eserlerimi bir sanat galerisinde ya da kültür merkezinde değil, eserlerimi ürettiğim, öğrencilerime de ders verdiğim atölyemde sergiliyorum.” diyen Sezer’in atölyesinde hâlihazırda 110 eser, 41. yıl anısına sergileniyor. Ayet-i kerime, hadis-i şerif, hilye-i şerif ve çeşitli kıta ile ibarelerden oluşan sergide, eserler kadar birbirinden şaşalı çerçeveler de ilgi çekiyor. Cuma ve cumartesi günleri, aynı mekânda öğrencileriyle meşk eden Sezer, yine öğrencilerinin bu sergiye verdiği isimle uğurluyor bizi: “Hepinizi yaşayan hat müzesine bekliyoruz.”

İSMEK El Sanatları Dergisi 17 İNDİR

Bu yazı 1365 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK