Koleksiyoner

Anadolu Kültürünü Giysilerde Yaşatan Koleksiyoner: Sabiha Tansuğ

  • #


Fotoğraf: Mücahit PAMUKOĞLU
Yazı: Ahmet BERA


Sabiha Tansuğ… Oyuncak bebeklerine diktiği kıyafetler ile başlayan, başarı dolu bir hayat onunkisi. Muhacir bir ailenin Gümülcine’de dünyaya gözlerini açan küçük kızı. Alman işgalinden Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldığında İzmir ve Manisa’da gördüğü Anadolu kadının geleneksel kıyafetlerinden etkilenerek şehir şehir, köy köy gezen, hayatını giyim kültürüne adayan yürekli bir kadın. Âşıkların durağı Pierre Loti Kahvehanesi'ni restore eden isim. Dünyada ilk kez halk giysili gelin başıyla madeni paraya resmi basılan insan. Gazeteci, yazar, etnograf, yerel kıyafet ve başlık koleksiyoneri ve Türk kültürü araştırmacısı Sabiha Tansuğ’u Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi'ndeki kendi adını verdiği Kültür Sanat Evi’nde ziyaret ederek, hikâyesini kendisinden dinlemeyi arzu ettik.

Yıl 1923… Lozan Anlaşması gereği Yunanistan’da yaşayan Türkler ile Anadolu topraklarındaki Rum ailelerin zorunlu göç zamanı… Mübadele dönemi ile gelen buruk vedalar, terk edilen evler, geride bırakılan hayatlar ve beraberindeki gözyaşları… Biliriz hepimiz, "Türk-Yunan Ahali Değişim Protokolü"nü, dinlemişizdir büyüklerimizden, okumuşuzdur kitaplardan. Bu yıllara dair acı tatlı pek çok hikâye anlatılır: Kimisi vatan bildikleri vatanlarından sürgün edilmiştir, kimisinin ise vatan hasreti sona ermiştir.


Uzun yıllar kapanmayan yaralar, II. Dünya Savaşı ile Batı Trakya’yı bir kez daha derinden etkiler. 1941 yılının 6 Nisan’ın da Alman askerleri Gümülcine’nin Yanıkköy Bulgar sınır kapısı ile İskeçe’nin Demircik Bulgar hududundan giriş yaparak Batı Trakya’yı işgal eder. Rumeli’de yaşayan Türkler büyük eziyetlere katlanır; pek çok insan doğup büyüdüğü toprakları terk ederek zulümden kaçar. Bu süreçte, Yunanistan’dan Türkiye’ye yaklaşık 10 bin ailenin göç ettiği kaynaklara not düşer.

Sabiha Tansuğ’un hikâyesi de 1941 yılında ailesi ile birlikte Gümülcine’den Ege kıyılarına göç ederek başlar. Hem yaşanan savaş ortamından uzaklaşmak hem de öğretmen olan babalarının çocuklarını okutma arzusu Tansuğ’a hüzünlü bir veda yaşatsa da, hayat ona çok geçmeden mutluluk ve başarıyı armağan eder.

Tansuğ, İzmir ve Manisa’da geçirdiği çocukluk yıllarında çarşı pazarda gördüğü Yörük ve Türkmen kadınlarının giyinişlerinden ve kullandıkları aksesuarlardan çok etkilenir. Anadolu kadını için bir iletişim aracı olarak kullanılan ve her birine toplumsal anlamlar yüklenen, renk renk farklı oyalarla bezenen, altın yaldızlar iliştirilen başlıklar, çizmeler, üç etekler Tansuğ’u farklı maceraya sürükler. 1965 yılında düştüğü Anadolu yollarında gezmedik köy, uğramadık kasaba bırakmayan Tansuğ, gittiği her yörenin geleneksel başlık, giysi, takı ve el işlerini toplamak için uzun uğraş verir. Tansuğ’un bu merakı sadece Türkiye ile de sınırlı kalmaz.


Çıktığı yurt dışı seyahatlerinde ülkelerin giyim kültürlerini araştırarak gezip görülecek ne kadar yer varsa dolaşır, bakar, inceler; Paris, Viyana, Londra, Romanya, Macaristan derken dünya ülkelerinin geleneksel kıyafetleri üzerine kendini geliştirir.

Sabiha Tansuğ, yaklaşık yarım asır sonra her bir parçada binlerce yıllık kültürlerin izlerini taşıyan dünyada eşi benzerine rastlanmayan çok özel bir koleksiyona imzasını atar. Hayat yolculuğunda aynı zamanda gazeteci, yazar ve Türk kültürü araştırmacısı olan Tansuğ, giyim kültürü üzerine edindiği bu donanımını Pierre Loti Kahvehanesi’ne yansıtır. Pierre Loti’yi Osmanlı kahve kültürüne uygun bir şekilde restore eden Sabiha Hanım, Türkiye’de bir kahvehanenin ilk kez turizm belgesi almasını sağlayarak etnograf kimliğini kazanır. Tansuğ, Anadolu’nun her yerinden topladığı parçaların bir arada yer aldığı “40 Anadolu Kadın Başlığı” sergisi vesilesiyle halktan biri olarak 1971-1979 yılları arasında kullanımda olan 50 kuruşların üzerine Ankaralı gelin başlığı ile fotoğrafı basılan ilk ve tek kişidir.

Sabiha Hanım, bugün elinde bulunan 60 yerel kıyafet ve 200’ün üzerinde başlığın yer aldığı kültürel hazineyi insanlığa yol göstermek adına, “En büyük hayalimdi” diyerek açtığı ve kendi adını verdiği Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi’ndeki müzede sergiliyor. Büyüklerimizin sandıklarında bile artık bulunmayan, eskinin çok özel kumaşları, giysileri, başlık ve oyalarının yer aldığı parçalardan oluşan eşsiz bir koleksiyonun sahibi Sabiha Tansuğ ile “Sabiha Tansuğ Kültür Sanat Evi’nde” buluşarak, bir medeniyetin geleneksel kıyafetleri ile tarihine yakından tanıklık etmek istedik.


Çocukluğunun En Büyük Tutkusu: Bebekler ve Çiçekler

Tansuğ’un giyim ve kuşama olan merakı Gümülcine’de geçirdiği çocukluk yıllarına dayanıyor. Henüz küçük bir kız çocuğu iken bebeklerine çeşit çeşit kumaşlardan elbiseler dikerek onları süsleyen Sabiha Hanım, “O zamanlar her evde, sonradan değerlendirilmek üzere artık kumaşların biriktirildiği parça bohçaları vardı. Benim de en büyük zevkim komşu kadınlara bohçalarını açtırıp, içlerinden kumaş seçmekti. Bütün gün bebeklerime diktiğim kıyafetlerden birini giydirir, birini çıkarırdım.” diye anlatıyor anılarını.

Sabiha Tansuğ, bir diğer çocukluk tutkusunun da çiçekler olduğunu söylüyor. Ağustos ayında göç ettiklerinde bahçelerinin çoğunu kendi fidelediği rengârenk çiçeklerin süslediğini anlatan Tansuğ, “En çok Edirne çiçeğini severdim. Toparlanmaya başladığımızda hepsinin yeşil tomurcuklarını toplayıp, kendi diktiğim tohum kesesine doldurdum ki, gittiğim yerde de yetiştirebileyim. O yaşlarda yaş tomurcuktan tohum olmayacağını bilmiyordum.” diyerek bebek ve çiçeklerine olan düşkünlüğünden bahsediyor.

Göç ederken yanlarına sınırlı sayıda eşya alabildikleri için onlarca bebeğini ve çok sevdiği çiçeklerini geride bırakmanın üzüntüsünü hala içinde taşıdığını belirten Tansuğ, “Bendeki giyim ve çiçek aşkı çocukluğumda başladı.” diyor.


Yörük ve Türkmen Kadınların Giyimleri Tansuğ’u Çok Etkiler

Tansuğ ve ailesi zorlu bir yolculuğun ardından Akhisar'a ulaşır. Tansuğ, ilkokul ve enstitü eğitimini burada alır. Bergama'ya iskan edilirler. Tansuğ, enstitü eğitimine bir süre devam eder daha sonra İzmir'deki Salepçioğlu'nda göçmen kampına geçerler. Tansuğ, artık çevresindeki dikiş işlerini annesinin Singer el makinası ile dikmeye başlar ve bir gün Kemeraltı'ndaki dükkanlarda satılan taş bebekleri görür ve esnafa bebekleri giydirme teklifinde bulunur. Talep üzerine bebeklerin içine oturtulduğu hoppalaları dikerek para kazanmaya başlar.

Sabiha Hanım, Ege’de gördüğü Yörük ve Türkmen kadınların giyimlerinden çok etkilenir: altın başlıklı, üç etekli, önlüklü, kuşaklı Rumeli kadınına hiç benzemeyen heybetli ve güçlü kadınlardır bunlar… Tansuğ, izlenimlerini şöyle özetliyor: “Bergama Çukur Han’a fıstık çamlarını satmak için dağ köylerinden develer üzerinde Yörük ve Türkmen kadınları gelirdi. Ayaklarında çizme, bellerinde çakıları dahi vardı. Hayran hayran onları izler, giyim kuşamlarını incelerdim. Bir de Akhisar Yıldız Parkı’nda yapılan Cumhuriyet kutlamalarına farklı yaylalardan insanlar gelirdi. Dimdik duruşları ve o etkileyici giyimleriyle onlar kutlamalara, ben de onlara bakardım. Hele ki Harmandalı oynayışlarındaki yere diz dökme sahneleri gözümün önünden hiç gitmez.”

Sabiha Hanım, ilkokulu tamamladığında çalışarak ailesine destek olmak zorundadır ve çocukluğundan beri en iyi bildiği işi, dikiş dikmeye karar verir. Salepçioğlu Hanı’nın önüne çıkardığı annesine ait olan makine ile müşterilere zamanın modası etek, elbise ve zengin kol bluzlar dikerek para kazanır.


“Bir gün önünden geçtiğim bir dükkânın vitrini dikkatimi çekti. Vitrin oyuncak bebeklerle doluydu fakat hiçbirinin üzerinde elbise yoktu. Benimde Gümülcine’de geçirdiğim yıllarım, diktiğim elbiseler aklıma geldi ve neden olmasın dedim.” diyen Tansuğ, dükkân sahibi ile anlaşarak oradaki tüm bebekleri giydirir ve kısa sürede satışların arttığı görülür. Sabiha Hanım, yıllarca yaptığı bu işten çok güzel gelir elde ettiğini söylüyor.

Tansuğ, Pierre Loti’yi Turizme Kazandırır

Tansuğ, abisinin eğitimi dolayısı ile bir süre sonra İstanbul'da Fatih semtinde bir apartman katına taşınırlar ve bu yeni durum Sabiha Hanım için de yeni fırsatlar demektir. Başta Caddebostan olmak üzere İstanbul'un seçkin ailelerine dikiş dikmeye başlar. Burada enstitüye başlayan Sabiha Hanım aynı zamanda dikiş konusunda kendini geliştirir, Caddebostan’ın seçkin ailelerine iş yapar. Bu arada 1954 yılından itibaren 7 yıl boyunca Nuri İyem’den resim dersleri alan Tansuğ, 1963 yılında Avrupa gezisine çıkar. Tansuğ, döndüğünde ise edindiği bilgi ve birikimlerini farklı bir sektöre uyarlayarak işletmecilik yapmaya karar verir.


Tansuğ, seyahatinde Viyana ve Fransa’daki kahvehanelerin mektup yazılan, gazete okunan birer kültür evi gibi işletildiğini görünce çok etkilendiğini, Avrupalıların bu kültürü “Türklerden aldık.” dediklerini duyunca da çok şaşırdığını ifade ediyor. Sabiha Hanım, “Mayıs ayının güzel bir günü Pierre Loti Kahvesi'ne gittim. Ressam ve turistlerin bulunduğu perişan bir ortamla karşılaştım ve bir mahcupluk hissettim. O an, burayı, Türk kahvesinin şanına yakışır bir şekilde nasıl sunabilirim diye düşündüm.” diyerek uzun uğraşlar sonunda Pierre Loti Kahvehanesi'ni kiraladığını anlatıyor.

Uzun ve meşakkatli geçen dört ay sonunda Pierre Loti’yi Türk turizmine hediye ettiklerini söyleyen Tansuğ, kahvehaneyi daha önce Osmanlı saray çalışmalarında bulunmuş iki usta eşliğinde eski gravür ve resimlerden faydalanarak, eskicilerden topladığı eşyalarla dekore ettiklerini söylüyor. Sabiha Hanım, “Uğraşlarımız sonucu mekân tam bir Osmanlı kahvehanesine dönüştü. Âşıklar tepesi yeni hali ile bilim, sanat camiasından insanların yanı sıra turistlerin de uğrak yeri haline geldi. Böylece Turizm Bakanlığı ilk kez bir kahvehaneye turistik belgesi verdi. Ben de Pierre Loti restorasyonu ile etnograf kimliğimi aldım.” diyor. Sabiha Hanım, yurt içinden ve yurt dışından çok sayıda önemli kişinin konuk olarak ağırlandığı Pierre Loti’nin kısa zamanda şairlerin ilham kaynağı, yönetmenlerin film çekim alanı olduğunu belirtiyor. Bir kahvehaneyi restore eden isim olarak ün salan Tansuğ, bir süre sonra Meydan Dergisi’nden gelen teklifi değerlendirerek turizm içerikli yazılar yazmaya başlar.

“Eğribaşla İkinci Kez Karşılaşmam Bir Milat Olur”

Sabiha Hanım, bizlerle Anadolu giyim kültürüne ait koleksiyonun ilk parçasına nasıl sahip olduğunun anısını paylaşıyor: “İlkokul ikinci sınıf öğrencisi iken çocuk bayramında bana bir eğribaş giydirdiler. Annem bu başlığın bana çok yakıştığını söyleyip durdu ve bir kare fotoğraf çektirmek istedi. Ancak maddi imkânsızlıklar yüzünden bu dileği gerçekleşemedi.” 1965 yılında gazeteci Haluk Tansuğ ile evlenen Sabiha Hanım, Meydan Dergisi’ne turizm yazısı yazmak amacıyla çıktıkları bir araştırma seyahatinde çocukluğunda giydiği eğribaş ile karşılaşmasını “Hayatımın asıl dönüm noktası bu oldu.” şeklinde değerlendiriyor ve şöyle devam ediyor: “Annemin yıllarca bir fotoğraf çektiremediği için üzüldüğü eğribaş, Milas'ta bir kez daha karşıma çıktı. Hemen satın aldım ve anneme ‘İstediğin kadar fotoğraf çektirelim.’ dedim.


Bundan sonra Anadolu’dan izler taşıyan her bir parçaya sahip çıkma kararı aldım. Anadolu giyim kültürüne dair ne varsa toplamak ve birikimlerimi gelecek kuşaklarla paylaşmak adına bir müze açma fikrini kafama koydum.”

Sabiha Hanım, Osmanlı’nın Mısır Valisi Ziya Paşa’nın torunu olan eşi Haluk Bey’in en büyük destekçisi olduğunu, kendisini, “Bir Osmanlı torunu olarak kendimi Anadolu’ya borçlu hissediyorum ve bu borcumu, çıktığın zorlu yolculukta sana her konuda yardımcı olarak ödemek istiyorum.” sözleriyle yüreklendirdiğini aktarıyor.

“Anadolu Giyim Kültürünün Yok Oluşuna Gönlüm El Vermedi”

Tansuğ, 1965-1995 yılları arasında Anadolu’nun çeşitli yerlerine yaptığı gezilerde 16. yüzyıldan 1950’lere kadar olan döneme ait giysilerden oluşan zengin bir koleksiyon hazırlar. Köy köy, kasaba kasaba, Anadolu’yu karış karış gezen Tansuğ, bazen bir başlığın bazen de o başlığı tamamlayacak küçük bir parçanın peşinden gider. Hemen hemen her yöreye dair üç etek, elbise, başlık, yelek gibi geleneksel kıyafetlerden oluşan 2 bin 700’den fazla parça biriktirir.

“Anadolu giysilerine dair çok araştırdım. Zaman içerisinde dokuma sanayi çok gelişti ve içime bir kaybetme korkusu düştü. Böyle büyük bir kültürün göz göre göre yok oluşuna gönlüm el veremezdi.” diyen Sabiha Hanım, rastladığım herkese, “Açın bakalım sandıklarınızı, neler var görelim.” dedim. Bir parçaya denk geldiğimde de onu tamamlamak için çabaladım. Bulduğumda eşimle çocuklar gibi sevindik. Bizi gören köylü kadınlar kendi şiveleriyle ‘Şuna bak gari, bu işler geldi geçti, kim giyecek bunları, ne uğraşıyorsunuz eskilerle’ diye söylenirlerdi.” şeklinde konuşuyor.


Resimlerde rast geldiği defne yapraklı yaldızlı bir başlık için Bodrum’a araştırmaya giden Tansuğ, bu başlığı yapanı bulmak için çok uğraştıklarını, çalışmayı tamamlamanın ise 7 yıl sürdüğünü aktarıyor.

“Paranın Üzerine Benim Fotoğrafım Değil, Bir Tarih Basıldı”

1968 yılında Anadolu kültürüne ait özel parçaların yer aldığı “40 Anadolu Kadın Başlığı” adlı sergi Sabiha Tansuğ’a bir ilki daha nasip eder. Sergiyi gezen ve son derece etkilenen dönemin Darphane Müdürü Sait Tanaçan, kendisine 50 kuruşun üzerine başlıklı bir fotoğrafının basılması önerisinde bulunur. “Yaklaşık üç yıl sonra sergi için Paris'te bulunduğum sırada madeni 50 kuruşun üzerine fotoğrafımın basılıp, piyasaya çıkarıldığını öğrendim. “Ankara Hotozu” isimli gelin başlığıyla yer alan portremin bulunduğu para 1971-1979 yıllarında basıldı.” diyen Tansuğ, bu konudaki duygularını şu şekilde dile getiriyor: “Paranın üzerine halktan birinin fotoğrafının basılması hadisesi bir ilkti ve bugüne kadar bana verilen en büyük hediye bu oldu. Aslında paranın üzerine ben değil, kökeni Hititlere kadar dayanan bir motif bulunan eğribaşla birlikte bir tarihin resmi basıldı.”

Müzenin Her Bir Köşesi Anadolu’nun Farklı Yöresine Ayrılmış

Anadolu giyim kültürünün yok olmaması için mücadele veren Tansuğ, ülkenin geleceği ve insanlığa yol göstermek adına tüm mirasını Sabiha Tansuğ Kültür Sanat Evi’nde sergiliyor. Tansuğ, “Bu müze benim en büyük hayalimdi.” diyor.

Müzede, yarım asırlık birikimin baş parçalarından biri olan Ankara yöresine ait eğribaş ilk olarak göze çarpsa da farklı yörelerin izlerini taşıyan 200’ün üzerinde başlık yer alıyor. Dünya geneline bakıldığında en zengin başlık çeşitlerine Asya ve Anadolu’da rastlanıldığını anlatan Sabiha Hanım, Anadolu insanı için başlıkların ayrı ve özel anlamlarının olduğu vurgusunu yapıyor. Başlıkların biçim ve süslerinden bir kadının evli mi yoksa bekâr mı olduğunun anlaşıldığı gibi kişilerin sosyal durumu ile ilgili mesajlar içerdiğini söyleyen Tansuğ, özellikle Yörük baş süslemelerinde başlıkların nene, genç kız, gelin, yeni evli, çocuklu, dul kadın, oğlu askere gitmiş ana başlığı gibi isimlere ayrıldığını belirtiyor.


Tansuğ, Sivas Yıldızeli ve Kozak Yaylası’nda yaptıkları araştırmalar sırasındaki sohbetlerin birinde erkeklerin de başlık kullandığı bilgisine ulaştığını söylüyor. Yörede, ergenliğe ulaşan erkeklerin taktıkları başlıkların evlendiklerinde değiştiğini aktaran Tansuğ, “Ömrü yaşlanıncaya kadar olan başlıklar evliliğin yedinci yılında takılıyor, yaşlılıkta ise farklı bir başlık kullanılıyor.” diye anlatıyor.

Büyük zahmetlere katlanılarak oluşturulan kombinlerin cansız mankenlerle sergilendiği kültür evinin bir köşesinde Alevi köy düğün sahnesi göze çarpıyor. Kozak Yaylası’ndan bir Alevi Türkmen gelini ile gelini almaya gelen ayağında binici çizmesi olan yengeden oluşan dekorda, gelinin duvağı gökkuşağını simgeleyen yedi renkten oluşuyor. Tansuğ, Şaman kültürünün esintilerini yansıtan bu tarza Anadolu'nun bazı Alevi köylerinde hâlâ rastlandığını söylüyor.

Balıkesir yöresinden köylü bir çiftin ahşap ellikleri, azık torbaları ile tarlada çalışırken ki hallerinin betimlendiği bir diğer bölümde ise yine Anadolu insanının sıcak ve samimi havası hissediliyor. Kadın figürünün güneşten korunması için ellerine yarım eldiven giydirilirken, yenlerinin kirlenmemesi amacı takılan kolluklar dikkati çekiyor. Erkeğinse rahat hareket edebilmesi amacıyla kısa bir şalvar ve çalı çırpıdan korunma için dizlerine taktığı tozluklarla çalıştığı görülüyor. Arpa, mısır ve buğday tohumlarının bulunduğu heybe doğurganlıkla bağdaştırıldığı için kadının karnının üzerine yerleştirilmiş olmasıysa dekoru ilginç kılan özellik olarak karşımıza çıkıyor. Penceresiz ve duvarları geometrik çiçek desenleriyle süslü kış odasında Osmanlı döneminde yaşayan varlıklı bir ailenin sofrasına denk geldiğimiz başka bir köşe de ise, tabiat ve yaza duyulan özlem odanın dekoruna yansıtılarak gideriliyor.

Müzede yine ilgi çeken bir başka kombinasyonda bir misafir töreni sahnesi. Oturan misafir hanıma üç kişinin hizmet ettiği köşede, kadınlardan biri tepsiyi tutuyor, diğeri cezveden kahveyi boşaltıyor, bir başkası servis yapıyor. İş yaparken zorlanmasın diye hizmetkârların manşetlerinin sade bir şekilde düğme ile toplandığı görülürken, son derece abartılı ve gösterişli manşetlere sahip misafirle toplumsal statü farklılıkları giysilerle ön plana çıkıyor.

16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Anadolu halkının kıyafetlerinden bir bütünlük oluşturulan sanat evindeki parçalar arasında ünlü şair ve yazar Nazım Hikmet’in babaannesine ait bir çarşaf ile Mısır Valisi Ziya Paşa’nın kızı ve aynı zamanda Sabiha Hanım’ın kayınvalidesine ait bir maşlah da yer alıyor. Sabiha Hanım, gezintimiz esnasında giyim kültürüne ilişkin detaylar vermeyi de ihmal etmiyor: “Dünyada 3 tip giyim tarzı var ve günün tarzlarını bunlar belirler. Birincisi Hint kültüründe gördüğümüz sarma giyimdir. Diğeri Roma, Yunan, Arap ve Anadolu’da yaygın olan bağcıklı giyim türüdür. Sonuncu tip ise göçmen kültürü içerisinde gelişmiş, günümüzde neredeyse tüm dünyada geçerli olan ilikli düğmeli giyim. Nazım Hikmet’in babaannesine ait olan çarşaf, Osmanlı’da bir dönem şehirli kadınların da tercihi olan Hint usulü giyim tarzına iyi bir örnektir. Bu parçada beyaz ipek üzerine altın sırmalar kullanılarak zenginlik öğesi vurgulanır.”


Umut, Aşk ve Tutkuyla Dolu Bir Ömür

Sabiha Hanım, kendi imkânlarıyla bir araya getirdiği parçalardan oluşturduğu bu butik müzede, aslında koleksiyonundan küçük bir bölümünü sergileyebiliyor olmanın üzüntüsünü de yaşadığını belirtiyor. Topladığı 2 bin 700 parçadan fazla olan koleksiyonundan bazılarını yıllar önce yaşadığı hırsızlık olayı sonrası kaybettiğini anlatan Tansuğ, her bir eseri fotoğraflayarak arşivlediğini, kayıplarını da bu şekilde belgeleyerek kayıt altına almış olmanın mutluluğunu yaşadığını ifade ediyor.

Düzenlediği sergilerle ayrıca hayatına pek çok ödül sığdırmış olan Sabiha Hanım, 1970’de ülkemiz adına EXPO’ya katılır. Katılımcı 74 ülke arasında 17 Anadolu gelini ve farklı dönemleri yansıtan 22 kadın başlığının yer aldığı sergi ile ‘En İlginç Konulu Serginin Sahibi’ seçilen Tansuğ, EXPO’dan onur ödülü ile ayrılır.

1991 Halkoyunları Araştırma Sergileme Anadolu Derneği Türk Halkbilimi Araştırma Ödülü, 2007 Truva Folklor Araştırmaları Derneği Pertev Naili Boratav Halk Bilimleri Ödülü kazanan Sabiha Hanım en son sergisini ise; 2003 yılında 19. Dünya Giyim Fuarı kapsamında Çırağan Sarayı'nda açar.

Sabiha Hanım’ın tüm bu çalışmaları arasında yazdığı iki kitabı da bulunuyor. Sahip olduğu kültürel birikimini “Türklerde Çiçek Sevgisi ve Sümbülname” ,“Türkmen Giyimi ve Anadolu Giyim Kültürü” adlı iki kitapta derleyen Tansuğ’un kitapları Türkçe ve İngilizce olarak yayınlanırken, bugün dünyanın önemli kütüphanelerinde kaynak olarak kullanılıyor. Şu an üzerinde çalıştığı bir kitap ve film projesinin bulunduğunu söyleyen Tansuğ, halkın öz giyim kültürünü terk ederek hazır giyime yönelme sürecini konu alan, Bolu’da yaşayan dokuma ustası Esma Sultan’ın başlattığı isyanın hikâyesini sinemaya uyarlamak istiyor. İlerlemiş yaşına rağmen her yeni güne büyük bir umut, aşk ve tutku ile merhaba dediğini dile getiren Sabiha Hanım, “İnsan, umudunu ancak öldüğünde yitirir.” diyerek sözlerini noktalıyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 19 İNDİR

Bu yazı 1672 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK