Gümüş İşleme

Gümüş, Ateşle Buluşunca...

  • #


Yazı: Fatma YAVUZ

Gümüş işleme sanatı büyük bir sabır, dikkat, yaratıcılık isteyen, yorucu ve uzun aşamalardan sonra ortaya çıkan eserler karşısında, insanda hayranlık duygusu uyandıran, zarafetiyle ün yapmış el sanatlarımızdan biridir. Tümüyle el işçiliğine dayanan bu sanatla, külçe halinde olan gümüş ateşle buluştuğunda, hünerli ustaların ellerinde can bulup birbirinden güzel eşyalara dönüşüyor En eski el sanatlarımızdan olan gümüş işleme sanatını, bu sanatın İstanbul’daki önemli ustalarından Mıgır Helvacıoğlu ile konuştuk.

Medeniyetlerin beşiği Anadolu’nun en ışıltılı sanatlarındandır gümüş işleme sanatı. Gümüşten yapılmış objeler, hünerli ustaların ellerinde zengin işçiliği ile hem göze hem de gönle hitap eden, her biri başlı başına bir sanat eseri olan eşyalara dönüşür. Her aşamasında yapanın ustalığını konuşturduğu gümüş işlemeciliği, asırlardır bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar için önemini ve değerini korumuş, günümüze de üstün zevk anlayışının örnekleri olan eserlerin kalmasını sağlamıştır.




Evlerin en güzel köşelerin süslemiş gümüş bir şamdan, gümüş bir şekerlik, en özel konuklara izzet-i ikramda bulunurken kullanılan gümüş yemek takımları, çay tepsileri… Kimi zaman insanların birbirlerine hediye ettiği nadide parçalar olup dostlukları pekiştirmiş, kimi zaman da leziz yiyecek ve içeceklerin sunulduğu kap olup misafirlere verilen değeri perçinlemişler.

Mıgır Helvacıoğlu da, günümüzde bu sanatı icra eden az sayıdaki ustalardan biri. Ustası gibi ilgilisi ve alıcısının da az olduğu gümüş işlemeciliğini, yaşanan zorluklara rağmen ayakta tutmaya çalışan, deyim yerindeyse işine aşkla bağlı bir usta… Kapalı Çarşı civarında bulunan Kalcılar Han’daki küçük atölyesinde kendisini ziyaret ettik. Atölyesinde birbirinden güzel gümüş objelere imza atan Helvacıoğlu bu mesleğe emek vermeye başlayalı neredeyse 30 yıl olmuş. Babasının mesleğini babasının ocağında sürdürenlerden biri o; çünkü babasının da ömrünün 65 yılı da bu atölyede geçmiş. ‘Baba yadigârı’ dediği ve babasının da ustaları olan Mike ve Churchill ustayla birlikte çalışan Helvacıoğlu, mesleğin sıkıntılı bir dönemden geçtiğini ancak umudunu hiçbir zaman yitirmediğini söylüyor sohbetin başında.




Anlattığına göre, daha 15 yaşındayken gümüş işleme sanatına merak salmış; ancak dört sene sonra oturabilmiş tezgâhın başına. Bu dört seneyi de babasını ve diğer ustalarını izleyerek geçirmiş. “Bu meslek merak, sabır ve dikkat işidir ancak iki ustam gibi olabilmem için 20 sene daha lazım” diyor gülümseyerek.

“Osmanlı Bize Zengin Bir Miras Bırakmış”

Genelde Osmanlı ve Selçuklu desenlerini kopya ederek çalışan Helvacıoğlu, tavan şamdanlar, şekerlikler, sahanlar, gondollar, hamam tasları, servis tabakları gibi ev aksesuarları üzerine uzmanlaştığını, eserlerinde geleneksel çizgiden uzaklaşmadığını söylüyor. Bunu da gümüş işçiliğinde, hem Anadolu’da hem İstanbul'da Osmanlı’dan miras kalan en zarif sanat örneklerinin bulunmasıyla açıklıyor. Özellikle Lale Dönemi’nde gümüş işleme sanatının, verilen eserlerle zirveye çıktığını belirten Helvacıoğlu, “Bu dönemde, Selçuklulardan kalma eserler kopya edilirken, Osmanlı ustaları ürettikleriyle bizim mesleğin özünü oluşturmuş” diye aktarıyor. Osmanlı eserlerinde kullanılan tekniğin kakma sanatı olduğunu, bu tekniğin özelliğinin ise yapılan nesneye üç boyutluluk kattığını belirten Usta, “Kakma kalemle yapılacak olan desen, dokusuyla beraber işlenir. O yüzden başka milletler Osmanlı sanat eserlerini çok beğenirler. Çünkü yüzeysel değildir, eser her tarafından görebileceğin, hissedebileceğin bir dokuyla işlenmiştir. Bende babamdan öğrendiğim bu mesleği aynı işçilikle yıllardır yaşatmaya çalışıyorum” diyor.




“Bu İş Aşk İşidir”

Sanatına büyük bir aşk duyduğunu, mesleklerinin keyfi kadar zahmeti de olduğunu söylüyor. Bir sanatkârın, ortaya koyduğu eserin maddi değerinden çok kişiye verdiği mesleki hazzı önemsemesi gerekiyor ona göre. Bunu şu cümlelerle açıyor: “Bana sorsanız ben hiç birine maddi bir değer biçemem. Benim için önemli olan bir sanatkârın arkasında kendi emeği olan bir parça bırakabilmek. Düşünsenize, babamın ilk yaptığı şekerlik hâlâ birisinin evini süslüyor.”

Usta sanatkâr, Osmanlı Devleti’nin sanata ve sanatçıya verdiği önemin ve o dönemde ortaya konan yetkin eserlerin, gümüş işlemeciliğini bu noktalara getirdiğini düşünüyor. Ona göre, bu söylediğinin yanı sıra meslekteki en büyük avantajlarından biri de Anadolu topraklarının hemen her köşesinde tarihi bir yapı bulunması: “Bugün hala Topkapı Sarayı’ndaki bir eserin önünde saygıyla duruyoruz. Bizim de tek amacımız bu eserlerin sadece tarihi mekânlarımızla sınırlı kalmaması, üretilen eserlerin sadece müzelerde kalmaması için çalışmak.”




“Gümüş Ateşle Buluşunca…”

Mıgır Usta, sert bir metalin sanat eseri haline dönüşmesinin uzun bir süreç olduğunu söylüyor ve gümüş külçenin zarif bir eşyaya dönüşürken geçirdiği uzun ve zahmetli süreci şu cümlelerle özetliyor: “999 ayar olan bir kilo has gümüşün içine 111 gr. bakır karıştırdıktan sonra 900 ayara dönüştürdüğümüz karışımı bin 200 derecede potalarda eriterek levha haline getiririz. Elde ettiğimiz metal levhayı tavlama dediğimiz teknikle yaklaşık 800 derecede tekrar ısıtıp hafif de beyazlaştırırız. Levhayı çekiç ve örsle döverek istenilen forma soktuktan sonra, üzerine ne doku işlenecekse onu elde çizer, kakma kalem dediğimiz kalemle kabartırız. Bu işlemden sonra üzerini asitle temizleyip levhanın diğer tarafına geçip orayı işleriz. Yani son dokuyu. En son desen ortaya çıktıktan sonra asitle genel bir temizlik yapar, cila beziyle parlatırız.”

Gümüş işçiliğinin maharetli ustası, bu süreçte metalin cilvesini ise şu sözlerle aktarıyor: “Öncelikle siz ne yaparsanız yapın, metal istediği olur. Çünkü metal soğukken başka, sıcakken başka dokudadır. Gümüş ateş ile buluştuktan sonra siz değil o sizi yönlendirir”




“Geçim Kaygısı Sanatın Önüne Geçmemeli”

Usta sanatçı, günümüzde el sanatlarına verilen değerin git gide azaldığından yakınırken, mesleklerinde sancılı bir dönemden geçtiklerini dile getiriyor. Helvacıoğlu, meslekte yaşadıkları en büyük problemin çırak yetişmemesi olduğunu, durumun böyle gitmesi halinde gümüş işçiliğinin yirmi yıl sonra tamamen biteceğini düşünüyor. Sayılarının her geçen gün daha da azaldığını söyleyen sanatkâr, başta İstanbul olmak üzere, Kahramanmaraş, Hatay, Gaziantep’teki birçok eski ustanın bile çırak yetiştiremediği için atölyelerini kapattıklarını belirtiyor.

Sanatı, bugün bu çıkmaza sürükleyen nedenlerden birinin de insanların geçim kaygısının olduğunu düşünen sanatçı, “Bir sanatkârın aldığı değer tabiî ki çok önemlidir ancak hayatını idame ettirebilmek, atölyeyi ayakta tutabilmek de önemlidir bana göre. Bir sanatçı yarınını düşünerek vaktini harcarsa, hissettiği duygularını tam olarak sanatına yansıtamaz” diyor. Az sayıda aldıkları siparişler ile atölyelerini ayakta tutmaya çalıştıklarını söyleyen usta sanatçı, alıcılara pahalı geldiği için düzenli olarak bir satıcıya ürün veremediklerini, onların da fabrikasyon ürünlere yöneldiklerini ifade ediyor. Tarihi yapıların her bir köşesinde olan süsleme motifleri üzerine çalışarak sanatı ileriye taşımak için çaba verdiklerini söyleyen Mıgır Usta, el işçiline dayanan sanatlara sahip çıkmamanın aynı zamanda tarihe de sahip çıkmamak anlamına geldiğini düşünüyor.

“Her Şeye Rağmen Umutluyum”

Meslekte yaşanan sıkıntılar nedeniyle sayılarının her geçen gün azaldığından yakınan Helvacıoğlu’na göre, gümüşle yapılan diğer el sanatlarında da durum farklı değil. Söz gelimi ince ve yorucu el işçiliğiyle bilinen “Telkari” ile Sivas’a has özel bir işlemecilik olan “Savat”ı yaşatan ustaların yok denecek kadar azaldığını belirtiyor.




Helvacıoğlu, bugün yenilerinin yapılamamasından öte, geçmişte kullanılan birçok telkari yapımı ev eşyasını parlatacak ustaların da kalmadığını, çünkü parlatma işleminin başka bir meziyet, başka bir ustalık olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Telkari ustası kalmadığı gibi telkari ürün de kalmadı. Bırakın onu, metal levhayı istenen ölçüde çekiçle döverek yapan dövgü ustalarının kullandıkları örsü yapacak ustalar bile kalmadı. Böyle giderse, gelecek nesillere telkariyi ancak bir fotoğrafta gösterebileceğiz.” diye anlatıyor üzülerek.

Bu söylediklerini aynı üzgün ve umutsuz bakışlarla dinlemiş olmalıyız ki Mıgır Usta, bizi teselli etmek ister gibi, el işçiliğine dayanan bu tarz mesleklerin yok olmaması için daha fazla neler yapılabileceğinin artık konuşulması gerektiğinin altını çiziyor ve şöyle diyor: “Her şeye rağmen içimde hep umut taşıyorum tabii. Son kertede bu mesleğin hiçbir zaman bütünüyle bitmeyeceğine, sadece sancılı bir dönemden geçildiğine inanıyorum. Çünkü bu bizim tarihimiz ve biz yaşadığımız sürece tarihimize sahip çıkmaya devam edeceğiz.”




İçimize serinleten bu umutlu cümlelerden sonra, İSMEK gibi kurumların açmış oldukları kurslarla el sanatlarımızın tekrar gündeme geldiğini, eski günlerine kavuşabilmesi için alt yapının oluşmasında büyük katkı sağladığına inandığı da ekliyor sözlerine.

İSMEK El Sanatları Dergisi 16 İNDİR

Bu yazı 1276 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK