Hem Mektepli Hem Alaylı; Harfleri Konuşturan Hattat: Hüseyin Gündüz

  • #


Yazı: Faruk TAŞKALE

Hem akademik dünyanın hem de kadim usta-çırak ilişkisinin içinde yetişen bir hat sanatçısı Hüseyin Gündüz. 15 yaşında Muhittin Serin'le tanışan, pek çok ustadan ders alma fırsatı yakalayan Gündüz, bugün de öğrencilerini aynı titizlikle yetiştirirken bir yandan da hem yeni eserler vermeye hem de kadim güzellikleri restore etmeye devam ediyor. Halen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nde Öğretim Üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Gündüz ile her anı bir anı olan sanat hayatını konuştuk.
Yıl 1976. Cağaloğlu Atıf Paşa Hanı. 15 yaşında bir genç olan Hüseyin Gündüz, o gün Hamit Aytaç ile hattatlığa ilk adımını, bütün hattat adayları gibi “Rabbiyesir” meşk ederek başlar. Hüseyin Gündüz, Hamit Aytaç’ın onlarca hattatın, müzehhibin ve sanatseverin ziyaret ettiği odasında bugün müze, özel koleksiyon ve yapılarda bulunan nice eserin tasarlanıp, hayat bulmasına şahit olurken hat sanatındaki uzun ve verimkâr yolculuğuna başlar. Gündüz, hat sanatında attığı ilk adımları şu sözlerle yad eder: “Haftada iki defa bulunma şansına sahip olduğum odasına her gidişimde ilk günkü heyecanımı yaşamaktaydım. İtinayla yazdığım çalışmalarımı eski aharlı kâğıtlara yapıp götürmekteydim. Çünkü tashih yaparken yazdığı, her harf benim için son derece mühimdi. Beni en çok etkileyen olaylardan biri de öğrencilerinden meşk karşılığı talep ettiği ücreti bir kâğıda yazıp yanı başındaki duvara asmış olmasına rağmen; tüm ısrarlarıma karşılık benden bir ücret talep etmemesiydi. Ben de buna karşılık her derse gidişimde kendisine çikolata, tatlı gibi yiyecekler götürmeyi ihmal etmezdim.”


Hamit Aytaç ile Tanıştıktan Sonra

Hikâye elbette Cağaloğlu Atıf Paşa Hanı’nın kapısında başlamamıştır. 1961 yılında Kayseri’de dünyaya gelen Hüseyin Gündüz’ün babası Necip Bey, annesi Hatice Hanım'dır. Babasının işi dolayısıyla 1972 yılında İstanbul’a gelen aile Beşiktaş’ta Ressam Hamdi Bey Sokak'taki evlerine yerleşir. Hüseyin Gündüz, 1975 yılında lisede musiki dersine gelen hocası Muhittin Serin’den yazı ve meşk etmeye başlayarak hat sanatı ile tanışır. Hamit Aytaç’tan sülüs ve nesih yazılarını meşk edip ve kendisinden sülüs-nesih icâzetini alan Hüseyin Gündüz, aynı dönemde Kemal Batanay’ın ta’lîk derslerine katılır. Hocası Prof. Emin Barın ile 1980 yılında tanışır. Barın Hoca’nın 1987 yılındaki vefatına kadar asistanlığını sürdürürken hat sanatının incelikleri, yazı tetkiki, kûfi, dîvânî ve celî dîvânî hatları ve yazı restorasyonu konusunda çalışmalar yapar. Hüseyin Gündüz, o günlerini şu sözlerle anlatır: “Hamit Hoca; derslerimi büyük bir ciddiyet ve istekle yaptığımı söyleyip, aharlı kâğıt üzerine tashihleri büyük bir keyifle yapardı. Tashihleri yaparken kalemin kâğıt üzerinde yürürken çıkardığı ses büyük bir keyif verirdi. Hâmit Hoca, tam bir hocaydı. Emin Barın Hocama her yazdığım yazıyı eskiz aşamasında ve sonrasında mutlaka gösterir eleştirilerini alırdım. Kalemin kalınlık ölçüsünden mürekkebin kıvamına kadar istişare ederdik. Kompozisyon konusunda değerli fikirlerini keyifle belirtirdi. Emin Barın klasik altyapı üzerine farklı, alışagelmişin dışında denemeler yapmam konusunda tavsiyelerde bulunurdu. Ferman şeklinde “Nazar duası” tasarımını ilk kez Emin Hoca ile birlikte tasarladık. Emin Hoca işini büyük bir disiplin ve keyifle yapardı. Yorulup, sıkıldığımızı hissettiğimizde mutlaka ara verip dinlenmemizi ve farklı şeylerle uğraşmamızı tavsiye ederdi. En önemli tavsiyesi ise kompozisyonu hazırladıktan sonra bir kenara bırakıp birkaç gün sonra tekrar gözden geçirmemizi istemesiydi. Bu süre içinde beynimizin dinlenip, kompozisyonu dinlenmiş bir beyin ile tashih etmemizin çok faydalı olduğunu belirtirdi. Emin Barın Hoca ile abi kardeş gibiydik."


Her Ânı Bir Anı

Hüseyin Gündüz o günleri anlatırken sadece Emin Barın’dan bahsetmez. Zira Emin Barın’ın çevresi de adı konmamış bir akademi gibidir: “Kemal Batanay Hoca'ya, arkadaşım ebru sanatçısı ve Hattat Mehmet Refii ile birlikte giderdik. Meşk ve sohbetlerin yapıldığı dersler çok keyifli geçerdi. Mahmut Öncü Hoca, genelde bilgisini anlatarak aktarırdı. Tuğra yazmakta çok maharetliydi. İbareleri kısa zaman içerisinde şekle sokup kompozisyon haline getirirdi. Baba-oğul gibiydik. Saim Hoca ile meşklerimiz Süleymaniye Camii’ndeki odasında olurdu. Babacan, müşfik ve güzel ses tonuyla anlatıp, tarif ederdi. Ali Alparslan ile yazının her çeşidi konusunda istişare ederdik. Tashihleri çabuk yapar; sohbete daha çok zaman ayırırdı. Yazı tarihi konusunda aydınlatıcı bilgiler verirdi. Muhittin Serin Hoca, son derece titiz, yapıcı ve aydınlatıcıdır. Güzel bir yazı gördüğünde duygularını mutlaka yansıtır. İslam Hoca’dan kâğıt restorasyonu ve murakka germe konusunda çok istifade ettim. İslam Hoca bilgi ve tecrübelerini cömertçe aktarır. Bir arkadaş, dosttur. Hiç boş durmaz çalışırken, sohbetini esirgemez. Olmaz diye bir kavram bilmez. Her şeyin çaresini mutlaka bulur. Çözümsüzlük yoktur İslam Hoca’da. ‘’Olur diyorsam olur, olmaz diyorsam olmaz" der. Hocalarımla yaşadığım her an bir anıdır. Onlarla tanışma, meşk etme, birlikte çalışma şerefine nail olmak büyük bir ayrıcalık. Hepsinin ortak tavsiye ve önerileri; yaptığımız işi sevmek, çok sevmek, çok çalışmak, çok eser görmek, yazılmış her eseri ciddiye alıp etüt etmek, itinalı olmak, çok iyi malzeme kullanmak, sabırlı olmak, bilgi ve becerilerimizi paylaşmak.

Akademik Çalışmaları

Hüseyin Gündüz, 1984 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olur ve 1985 yılında Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü, Hat Anasanat Dalı'nda araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlar. Üniversitede sanatı açısından münbit bir çevreye sahip olur Hüseyin Gündüz. Hattat Mahmut Öncü, Prof. Ali Alparslan, Prof. Kerim Silivrili, İslam Seçen, Tahsin Aykutalp bu isimlerden sadece bazılarıdır. Üniversitede hem derslere girmeye hem de akademik anlamda lisansüstü eğitim ve öğretim yapmaya başlayan Gündüz, 1988 yılında “Şeyh Hamdullah ve Karahîsâri Ekollerinin Karşılaştırması” konulu çalışmasıyla yüksek lisans programını, 1994 yılında ise “Hat Sanatının Estetik Öğeleri”  konulu çalışmasıyla sanatta yeterlik (doktora) programını tamamlar. Üniversitede Hattat Mahmut Öncü ile celî sülüs yazısı ve tuğra üzerine çalışmalar yapan Gündüz, Prof. Ali Alparslan ile ta’lîk ve celî dîvânî yazılarını meşk eder. Prof. İlhami Turan ile Latin yazısı ve yazı esaslarına dair tetkikler yapar. 1996 yılında Yrd. Doç. olan Hüseyin Gündüz, aynı yıl halen öğretim üyeliği görevini sürdürdüğü Hat Anasanat Dalı Başkanlığı’na atanır.
Hüseyin Gündüz, akademik çalışmalarını ve geleneksel sanatların üniversitedeki yerini şu sözlerle ifade eder: “Üniversitede güzel bir çalışma ortamımız var. İstekli ve yetenekli öğrencilerimiz de var. Lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlik düzeyinde eğitim ve öğretim vermekteyiz. Öğrencilerimizin uygulama, tasarım dışında ilgilenmek zorunda oldukları birçok dersleri var. Dolayısıyla iyi bir sonuç için çok çalışmaları ve hocalarını çok iyi takip etmeleri gerekmektedir. Hat eğitim ve öğretimi birkaç sömestre sığmayacak kadar geniş, vakit ve özen isteyen bir daldır. Her mezun olan öğrenci hattat olmuyor. Mezun olduktan sonra da çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdüren, peşimizi bırakmayan öğrencilerimiz bugün birer iyi hattat olarak çalışmalarını sürdürmektedirler. Birçok devlet ve özel üniversitede geleneksel sanatlarımıza karşı ilgi var. Birçok üniversite geleneksel Türk sanatları bölümleri açma gayreti içerisindeler. Bu bölümlerde ders verebilecek, öğretim elemanı olabilecek bilgi ve beceride mezun öğrencimiz var. Ancak yabancı dil öğretim elemanı olabilecek vasıflara sahip öğrencilerimizin önünde aşılması zor bir engel. Hat sanatı bir derya… Her zaman farklı ve yeni bir konu ile karşılaşabiliyoruz. Uygulamalı çalışmalarımızın yanı sıra hat sanatı tarihçesi; gelişim süreci, ekoller ve hat sanatına yön vermiş sanatkârlar, yazı çeşitleri, kitaplar, levhalar, mimari yapılardaki yazılar ve benzeri konusunda araştırmaya yönelik çalışmalarımız önemli bir yer tutmaktadır.”

Öğrencilerini Kırmıyor

Bir akademisyen olarak Hüseyin Gündüz'ün en bilinen özelliklerinden biri de ondan hat isteyen öğrencileri kırmaması. Mesela tezhip öğrencilerinin hazırladıkları çalışmalar için gerekli yazı taleplerini geri çevirmemeye çalışan Gündüz, “Bu konuda çok hassasım. Tezhip eğitimi gören öğrencilerin büyük bir kısmı hazırladıkları çalışmalarına yazı yazdırmak isterler. O kadar istek ve özenle yapmışlardır ki çalışmalarını onları reddetmek, kırmak mümkün değil. Ben genelde yapım itibarı sakin ve insanları kırmaktan kaçınan bir insanım. Benim de biri kız, biri erkek iki evladım var. Empati yaparım, öğrencileri evlatlarımın yerine koyarım ve öğrencilerime de sevgi, hoşgörü ve adil bir şekilde yaklaşırım.” sözleriyle açıklıyor bu özelliğini. Buna karşılık o da öğrencilerinden sanata ve hocalarına karşı saygılı olmalarını, ilgilendikleri sanatı çok sevmelerini, çok çalışmalarını, çok örnek görmelerini ve yapabildiklerinin en iyisini yapmaya gayret etmelerini bekliyor.
Hüseyin Gündüz, öğrencilerini bir konuda da hassas davranmaya davet ediyor: “Bir konuya değinmek istiyorum. Günümüzde yazıya yeni başlamış ancak bilgisayarı çok iyi kullanan bazı öğrenciler, meşhur hattatların harflerini bilgisayara yükleyip kompozisyonlar yapmaktadırlar. Hat sanatında bilgisayarın etkili bir şekilde kullanılması çok doğru gelmiyor bana. Böyle üretilen yazılar kusursuz gibi görünse de ruhsuz, soğuk yazılar olmaktan öte gidemiyor. Hatta bilgisayar aracılıyla yazılıp basılan çalışmaların orijinali yok ortada. Teknolojinin imkânlarını aşırı derecede kullanmak hat sanatı adına üzücü bir durum.”

“Güzelin Sonu Yoktur”

Tam bu noktada günümüzde geleneksel sanatlarda sıkça tartışılan bir konuyu gündeme getiriyoruz: Yenilik. Kimi sanatçılar tasarımlarda artık yeni arayışlara girilmesi gerektiğinden yana iken, bazıları ise yeniliklerin bozulmalara neden olduğu görüşünde. Hüseyin Gündüz, sanat durağan bir uğraş olmadığını vurgulayarak söze başlıyor. “Sanatı ve sanatçıyı etkileyen birçok neden vardır. Diğer sanat kollarında olduğu gibi hat sanatında da başlangıcından itibaren arayışlar ve gelişmeler vardır. Bu arayışlar daha güzele ulaşma isteği ile olmuştur. Yâkut -el Musta’sımî, Seyh Hamdullah, Karahisarî, Hâfız Osman, Mahmud Celâleddîn dönemlerinin yenilikçileri ve modernistleri olmuşlardır. Güzelin sonu yoktur. Tek güzel yaratıcıdır. Klasik eğitimi almış, klasik kuralları özümsemiş bir hattatın yenilik denecek yorumlar yapması bozulmalara neden olmaz. Sanatkâr zaten klasik yazıyı yazıyor ve özümsemiş olmalı. Tasarımlarda, mürekkep renklerinde yapılan yenilikler harflerin estetik ölçülerini bozmaz. Sanatkârın önünü kapatmamalı. Her şey bir değişim ve gelişim içerisinde, dolayısıyla hat sanatında da günümüze göre estetik özellikler gösteren ve güzeli yansıtabilen yeniliklere olumlu bakmaktayım. Beğeni, sanat anlayışı kişilerde farklı etki bırakır ya da yansır.” Söz beğeniye ve güzel olana gelince ister istemez konumuz da hatta sanatın nerede devreye girdiğine geliyor ve soruyoruz: Yazılan her hat yazısına sanat eseri diyebilir miyiz? “Hat, tezhip, ebru gibi geleneksel sanatların temelinde güzel yatar, güzeli yansıtırlar. Hat sanatında belirli kaideler ve ölçüler vardır. Bir harfi hem müstakil hem de kompozisyon içerisinde olması gereken ölçüden biraz daha büyük ya da küçük yazmak harfi ve kompozisyon içerisindeki etkiyi güzelden uzaklaştırır. Harf kaidelerine ve ölçülerine sadık kalmak yazılanı estetik yapar. Sanat eseri sadece kaide ve ölçülerden meydana gelmez. Yazının estetik olması, yazılan kâğıdın ya da malzemenin güzel olması, yazı ile bütünleşmesi, kompozisyon ve harflerin kompozisyon içerisindeki oranı ve konumu önemli özelliklerdir. Ve duygular da önemli... Hattatın duygularını yazdığı yazıya yansıtması algılanabilir, hissedilebilir bir duygu. Tüm bunlar bir yazınım sanat eseri olma kriterleridir. Yazılan metin de önemlidir. Yazının ruhudur. Anlamı olmayan yazılar ve harfler sadece resimsel açıdan sanat eseridir.”


“Sanat Her Zaman Vardır”

Hat sanatı geleneksel pek çok sanat gibi keskin bir fetret dönemi yaşadı. Hüseyin Gündüz’e bu fetret döneminin öncesini ve sonrasını sorduk. Zira bu sanatların geleceğini ancak ve ancak “geçmişinin” muhasebesini yaparak inşa edebiliriz: “Geleneksel sanatlardaki duraklamayı sadece Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına ve bu sanatları sadece Osmanlı Devleti’ne bağlamak çok doğru olmaz. Yazı, tezhip, çini gibi sanatlarımızın çok eski bir mazisi vardır. Osmanlı Devleti’nde güzele, sanata, sanatkâra ve okumaya verilen önem kitap yazımında ve sanat eserlerinin üretiminde son derece etkili olmuştur. Bu ilgi ve gelişim her dönem farklı yorumlarla devam etmiştir. Hat sanatı için örneklemek gerekirse Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı dönemde ve Cumhuriyetin kurulmasından sonra da önemli hattatlar yetişmiş ve eser vermişlerdir. Hasan Rıza, Kâmil Akdik, İsmail Hakkı Altunbezer, Necmettin Okyay, Halim Özyazıcı, Hâmit Aytaç, Macit Ayral bu dönemde yetişmiş ve eser vermiş önemli hattatlarımızdır. Kitap yazımı matbaanın ülkemizde yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanması ve daha kısa zamanda daha çok eser yayınlanması neticesinde kitap yazımı etkisini azaltmıştır. Hat sanatı duvarlara asılacak levhalar, kıtalar ve hilyeler yazımı şeklinde gelişimini sürdürmüştür. Dolayısıyla tezhip sanatı da hazırlanan bu levhaları ve kıtaları tezhiplemek şeklinde gelişmiştir. Günümüzde geleneksel sanatlarımız kayda değer bir gelişim içerisindedir. Günümüzde yapılan nitelikli etkinlikler, geleneksel sanatlarımıza olan ilginin artması, devlet kurumlarının, özel kurumların ve şahısların geleneksel sanatlar eğitim ve öğretimine önem vermeleri ve nitelikli eserler üretilmesi bu gelişmenin en açık göstergesidir. Gelecekte geleneksel sanatlar olarak adlandırdığımız hat, tezhip, ebru, minyatür, çini, kalemişi gibi sanatlarımızın resim, heykel gibi sanatlarda olduğu gibi büyük bir gelişim içerisinde devam edecekleri düşüncesindeyim. Sanatın gelişimine bir engel aramak anlamsız ve gereksizdir. Sanat her zaman vardır.”

Hat Sanatının Bugünü

Hüseyin Gündüz, hat sanatıyla ilgilenirken hattın Türkiye’deki durumunu da değerlendirmeyi ihmal etmiyor: “Sanatı etkileyen birçok neden vardır. Bu nedenlerin başında yöneticilerin sanata bakışları, sosyo-ekonomik şartlar başta gelir. Bu bağlamda diğer geleneksel sanatlarımızda olduğu gibi hat sanatımızda da kayda değer bir gelişme ve ilgi vardır. Devlet kurumlarının ve özel kurumların hat sanatına ilgisi; düzenlenen kurslar, sergiler, sempozyumlar, yarışmalar hat sanatına olan ilgiyi arttırmakta ve nitelikli eserlerin yazılması konusunda etkileyici olmaktadır. Sayısı oldukça fazla hattat ve yazılan güzel eserler, yazıya olan ilginin en belirgin göstergesidir. Ayrıca yurt dışından kayda değer sayıda hat sanatı ile ilgilenen yabancı öğrenciler vardır. Müzayedelerde el yazması eserlerin itibar görmesi, yüksek bedellerle satın alınması, koleksiyonerlerin antika değeri taşıyan eserlerin yanı sıra günümüz hattatlarına da yazılar yazdırmaları ki bu eserler de geleceğin antikaları olacaktır, güzel gelişmelerdir. Güzel yazılar, hilyeler, levhalar hem fiziksel özellikleri ve içerikleri ile yaşadığımız alanı güzelleştiren, ruhumuzu, gözümüzü gönlümüzü doyuran eserler olacaklar hem de gelecek için en iyi yatırım olacaklardır.”


Hat Sanatı Eğitimi

Geleneksel sanatları yaşatacak kurumlar da en az sanatların kendisi kadar önemli. Hüseyin Gündüz gibi hem kadim usta-çırak zincirinin bir halkası olan hem de modern bir akademide hocalık yapan bir sanatçının hat eğitimiyle ilgili düşünceleri elbette önemli: “Bu tarz kurumlarda geleneksel sanatlar eğitimi iki şekilde yapılmaktadır; usta-çırak yöntemi veya üniversitelerden edindikleri programları, eğitim programlarına uyarlayarak ya da birebir uygulayarak. Bu kurumlarda öğrenciler zaten kursları amaçlarına uygun bir şekilde belirlemektedirler. Birebir eğitimin avantajlı gibi gözükse de sınıf mevcudu çok olmadığı sürece bir arada eğitim görmek öğrencileri motive etmektedir. Önemli olan hocanın öğrencilerine eşit ve yeterli zaman ayırabilmesidir. Teorik dersler zaten sohbet tadında karşılıklı istişare şeklinde ve bol görsel örnekleme yapıldığında sıkıcı olmaktan çıkar. Uygulamalı derslerde zaten birebir öğrenci-hoca çalışması yapılmalıdır.”

İSMEK İnsanlara Yol Gösterir

Hazır söz sanat eğitimine gelmişken İSMEK’ten de bahsetmemek olmaz dedik. Hüseyin Gündüz, İSMEK ve benzeri eğitim kurumlarının sanata ilgisini şu sözlerle değerlendirdi: “Geleneksel sanatlarımızı diğer sanatlarda olduğu gibi gelecek kuşaklara aktarmak gibi bir düşünce ve kaygı olmamalıdır. Sanatın hangi dalı olursa olsun her zaman her koşulda vardır. Sanat sadece gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir olgu değildir. İnsanın tabiatında vardır. İnsan kendini sanatla ifade eder, rahatlar, iyi hisseder. Duygularını sanat vasıtasıyla yansıtır. İSMEK ve diğer kurumlar sadece sanatın icra edilmesi konusunda insanları bilgilendirir, eğitir ve yol gösterir. Bu açıdan bu misyonu doğru ve yerinde buluyorum. Zaman içerisinde eğitimdeki kalite daha iyi olacaktır. Bu kurumlarda eğitim veren hocalarımızın çoğu üniversitelerimizin geleneksel sanatlar bölümlerinden mezun olan sanatkârlar ve kıymetli hocalarımızın tedrisatından geçmiş sanatkârlardır. Bunca kıymetli sanatkâr kendi kendine yetişmiyor. Yapılan çalışmaların iyi tarafından bakmak gerek. Bu kurumların sanata katkıları küçümsenmemeli.”

Sanatsal Faaliyetleri

Hüseyin Gündüz, 24 saatlik günde 25. saati bulup onu da çalışmaya ayıran bir sanatçı portresi çiziyor bize. Büyük bir mütevazılıkla anlatıyor çalışmalarını: “Sanatsal faaliyetlerim… Yazı yazma ve restorasyon dışında, sayılı koleksiyonerlerin ve müzayede şirketlerinin hat sanatı konusunda danışmanlıklarını yapmaktayım. Bu çalışmalar benim sayısız eseri görmemi ve etüt etmemi sağlamaktadır. Bu anlatılmaz bir tecrübe ve duygudur. Koleksiyonerler genelde koleksiyonlarında eksik olan ya da çok önemli bir eseri koleksiyonlarına dâhil etmek isterler. Koleksiyonerlerin farklı ilgi alanları olabilir. Kimisi ferman, berat gibi belgesel nitelik taşıyan eserleri, kimisi hilyeleri, kimisi kitapları, kimisi levhaları veya bir kısmı tüm eserlerden koleksiyonlarına dâhil etmek istemektedir. Müzayede kuruluşları ve koleksiyonerler için bir eserin orjinalitesi, fiziki durumu, tarihi, eseri hazırlayan sanatkâr, yazı ve tezhip kalitesi ve kaynağı önemlidir.”


El Yazması Restorasyonu

Hüseyin Gündüz, hat sanatına sadece yeni eserler katarak değil varolan eserleri restore edip ömürlerini uzatarak da büyük bir katkıda bulunuyor. Bu yüzden de konu ister istemez restorasyona da geliyor. “İyi bir restorasyon ve bakım işlemi eserin ömrünün uzatılması açısından son derece önemlidir. Restorasyon işlemi bir doktorun hastasını iyileştirmesi ve hayata kavuşturması kadar dikkat isteyen ve keyif veren bir işlemdir. Ölmekte olan bir eserin restorasyon ve bakımını yapmak çoğu zaman yeni bir tasarım yapmaktan daha fazla keyif verir sanatkâra. Bir sanatkâr restorasyonu ve bakımı layıkıyla tamamlanmış bir eseri karşısına alıp baktığında eserin kendisine teşekkür ettiğini hissedebilir. El yazmalarının bozulmasında etkili olan birçok neden vardır. Bu nedenlerin başında, kullanılan kâğıtların asit oranının fazla olması, koruma ve saklama koşullarının uygun olmaması, rutubet ve havasız kalmaları, kağıt ve tahta kurtlarının tahribatı, aherlenmiş kağıtların birbirine yapışması ve zaman zaman nemli bezlerle eserlerin silinmesi gibi olumsuz etkenler gelir. Bu olumsuz etkenlerin devam etmesi zaman içerisinde el yazmalarında ileri boyutta tahribata neden olur ve önlem alınmadığı takdirde geri dönüşü olmayan sonuçlarla karşılaşılabilir. Restorasyona ihtiyacı olan el yazmaları: kitaplar, levhalar, ferman ve ahşap üzerine yapıştırılmış yazılardır. Bu sınıfta olan eserlerin restorasyonu ve bakımı benzer özellikler gösterse de farklı hassasiyet isteyen konulardır. Restorasyonda dikkat edilmesi gereken hususların başında sabır, dikkat ve özen gelir. Eserin eksiklerinin giderilmesi için kullanılan kâğıtlar ve kağıt parçaları asitsiz ve orijinal eserde kullanılan kağıdın yapısına uygun kağıtlar olmalıdır. Yeniden yapıştırma işleminde kullanılan yapıştırıcıların da asitsiz ve dayanıklı olmalarına dikkat edilmelidir. Restorasyon sürecinde yapılması ve ihmal edilmemesi gereken bir işlem de restorasyon aşamalarını fotoğraflayarak belgelemektir.”

Kitap Restorasyonu

Medeniyet birikimimizi geleceğe taşıyan birer sanat eseri olan kitaplar, esasen gelenekli sanatlarımızın birer küçük külliyesi gibidir. Bu yüzden Hüseyin Gündüz’e kitap restorasyonunu da sorduk: “Kitaplarda, kitap kapağının ve tezyinatının bozulması, sayfaların kırılıp kâğıt kurtları tarafından yenilmesi, kitabın cildinin bozulması, cetvel ve tezhip için bakır oranı yüksek altının kullanılması sonucu sayfaların yanıp kırılması, kitabın uygun bir şekilde kullanılmaması sonucu yazı ve tezyinatın bozulması, kitabın yeterince havalandırılmaması sonucu sayfaların birbirine yapışması ve mantarlaşması ilk akla gelen olumsuz etkenlerdir. Restorasyona ihtiyacı olan bir kitabın öncelikle kir ve tozlardan temizlenmesi gerekir. İlaçlanıp kâğıt kurtlarından arındırılması ikinci safhadır. Kitabın cildinin sökülüp temizlenmesi gerekir. Daha sonra yırtılıp deforme olmuş sayfaların uygun kâğıtlarla restore edildikten sonra gerekli görülen yerlerde yazı ve tezyinat eksiklerinin tamamlanması gelir. Kitabın cüzlerinin özenle birleştirilmesinden sonra restorasyonu yapılmış kitap kapağının da takılması ile kitabın temel restorasyonu tamamlanmış olur.”


Ahşap Restorasyonu

Gelenekli sanatları günümüze taşıyan araçlardan biri de ahşap. Dolayısıyla ahşap bilgisi de bir restoratörün görmezden gelemeyeceği alanlar arasında yer alır: Hüseyin Gündüz, konuyla ilgili olarak “Ahşap eserler, kâğıt üzerine yazılmış yazıların düz bir ahşap üzerine yapıştırılması ile veya tamamen ahşap plaka üzerine hazırlanan levhalardır. Ahşap eserlerde bozulmaların başında, genelde ahşabın tahta kurtları tarafından yenip delik deşik edilmesi, ahşabın belirli kısımlarının çürümesi, ahşabın işlemesi sonucu eğri büğrü bir hale gelmesi, çoğunun çerçevesiz olmalarından dolayı kararmaları ve yazı ile tezyinatta görülen bozulmalar gelir. Çerçevesiz eserlerin sık sık nemli bezlerle silinip yazı ve tezyinatın bozulduğu örneklere de rastlamak mümkündür. Bu tarz eserlerde öncelikle obje kir ve tozlardan temizlenir ve bir süre tahta kurtlarından arındırmak için ağzı iyice kapatılmış ilaçlı bir ortamda (torba, kutu vs) bekletilir. Sonra kurt delikleri ve deforme olmuş kısımlar uygun macunlarla doldurulur ve tamamlanır. Daha sonra tezyinat ve yazının bozulmuş kısımları düzeltilir ve gerekirse mat bir cila ile sabitlenir. Bazı durumlarda yazının yazılı olduğu kâğıdın, yüzeyi ve yapısı bozulmuş ahşaptan alınması gerekir. Bu işlem en titiz olunması gereken bir işlemdir. Tahtadan alınmış olan yazılı kâğıt daha sonra başka bir tahtaya, mukavvaya ya da tamir edilip yapısı düzeltilmiş olan tahtaya tekrar yapıştırılır.” diyor.

Levhalar ve Fermanlar

Gelenekli sanatlarla en çok levhalarda karşılaşıyoruz. Levhaları da ayrı bir uzmanlık alanı olarak görebiliriz. Nitekim Hüseyin Gündüz, konuyla ilgili olarak: “Restorasyona ve bakıma ihtiyacı olan eserlerden önemli bir grup da murakkaa (mukavva, kâğıt) üzerine hazırlanan levhalardır. Kağıtların mantarlaşması, ve murakkaanın bozulması, kağıtların kağıt kurtları tarafından yenmesi, mürekkebin solması ve dökülmesi, yazının yazılı olduğu kağıdın cama yapışması ve çerçevesiz olduğu durumlarda nemli bezle silinmesi levhaların bozulmasına neden olan etkenlerdir. Levhalar da öncelikle toz ve kirden arındırılır. Bu arındırma için en önemli malzeme temizleme yastıkları ve bayat ekmektir. Gerekli durumda levha ilaç yardımı ile kâğıt kurtlarından temizlenir. En önemli bölüm yazının yazılı olduğu kâğıdın aynı tahta üzerine yapıştırılmış levhalarda olduğu gibi, bozulmuş murakkaadan alınması işlemidir. Bu son derece dikkat ve sabır gereken bir süreçtir. Bu işlem yapılırken yazının kusturulmamasına dikkat edilmelidir. Aksi takdirde yazı tüm hassasiyetini kaybeder. Yazılı kâğıt daha sonra başka bir murakkaa-mukavva üzerine özenle yapıştırılır. Kağıt, yazı ve tezyinattaki eksikler de giderilerek restorasyon tamamlanmış olur.” açıklamasında bulunup sözü ferman ve berat gibi belgelere getiriyor: “Ferman, berat gibi belgeler genellikle buruşuk ve bozulmuş olarak karşımıza çıkar. Bu belgelerin restorasyonunda yapılması gereken en önemli işlem, eğer kâğıt kumaş üzerine yapıştırılmış ise öncelikle metnin yazılı olduğu kağıt kumaştan dikkatlice alınır ve düzleştirilir. Belge ince asitsiz ipek kâğıtlara özenle yapıştırıldıktan sonra, düzleştirilmiş ve temizlenmiş kendi bezine, eğer kendi bezi çok bozulmuş ise başka uygun bir beze yapıştırılır. Kâğıttaki eksikler tamamlanır ve en son yazı ve tezyinattaki bozulmalar ve eksikler giderilir.”


Hilye-i Şerifeler

Hilye-i Şerîfelerin Hüseyin Gündüz için ayrı bir önemi var. Gündüz, Türkçe ve İngilizce üç Hilye-i Şerîfe kitabı yayınladı. Kendisinden bu kitaplarından da bahsetmesini istedik: “Hilye-i Şerîfeler Hz. Peygamber'in kutsal özelliklerini anlatıyor olmaları açısından benim için son derece önemli eserlerdir. Hilye-i Şerîfe, Hz. Peygamberin yazıyla ifade edilmiş resmidir. Hilyeler 17. yüzyıla kadar saygı belirtisi olarak katlanıp cepte taşınacak kadar ufak ve küçük kitapçıklar şeklinde yazılmıştır. Ancak 17. yüzyılın en önemli hattatı Hâfız Osman ile birlikte duvarlara asılacak şekilde klasik tasarımı yapılmış olup günümüze kadar da bu klasik tasarımda yazıla gelmiştir. Mahmud Celâleddîn gibi hattalar klasik tasarım dışında farklı tasarımlar da geliştirmişlerdir. Hâfız Osman’dan sonra en fazla hilye yazan hat sanatçıları Kazasker Mustafa İzzet, Yahya Hilmi, Mahmut Celâleddîn, Hasan Rızâ, Fehmi Efendi, Kâmil Akdik, Mehmed Abdülaziz Rifâî ve Hâmid Aytaç gibi hattatlardır. Hilye yazıp tezhiplemek hat ve tezhip sanatçıları için onur kaynağı olmuş; koleksiyonerler için ise vazgeçilmezler arasına girmiştir. Hilyeler sanatçılar ve sanatseverler için günümüzde de en fazla tercih edilen eserlerin başında gelmektedir. Hilyelerin bu kadar önemli olmalarının en önemli nedenleri: Hz. Peygamber’in kutsal özelliklerini anlatıyor olmaları, insanın gözünü ve gönlünü doyuran görkemli bir tasarıma sahip olmaları, bulundukları yerleri her türlü kötülüklerden korudukları ve o yerlere sağlık, huzur ve bereket getirdiklerine dair olan inançtır. Faruk Taşkale ile birlikte hazırladığımız Hilye-i Şerîfe kitapları çeşitli müze ve koleksiyonlardan çok nadide eserleri ihtiva etmektedir.

Hüseyin Gündüz’ün Bir Günü

Hüseyin Gündüz gibi bir yandan sanat eseri üreten bir yandan öğrencileri ile ilgilenen, bir yandan da eski eserleri restore eden ve daha pek çok özel çalışmaya imza atan bir zamanını nasıl tanzim ettiği elbette merakımızı celbediyor. “Bunların hepsi sizin için zor olmuyor mu, mesela bir gününüz nasıl geçiyor?” diye soruyoruz ister istemez. Gündüz, geleneğin bir işten yorulunca başka bir işe geçme düsturunun yaşayan bir temsilcisi olarak cevaplıyor bu soruyu: “Zor olmuyor. Çünkü yaptığım işi çok seviyorum ve planlı çalışıyorum. Yarım bir çalışmam yoktur. Ele aldığım bir işimi tamamlamadan huzur içerisinde uyuyamam. Bir iş için bir tarih verdiğimde vaktinden önce tamamlamaya gayret ederim. İşimi en iyi şekilde yapmaya çalışırım. Yaptığım işe ve esere saygı duyarım. Bir günüm nasıl geçiyor? Her gün aynı geçmiyor tabii. Bana yetmeyen haftanın yedi günü farklı ve dolu geçiyor. Örneğin okul zamanı okulda öğrencilerimle ilgilenirim. Okul çıkışı atölyeme geçer, ya yazmakta olduğum bir yazı ya da restorasyonunu yapmakta olduğum bir eser üzerine çalışırım. Bu çalışma yorulduğumu hissedene kadar sürer. Televizyonda belgesel seyretmek dinlendirir beni. Bunun dışında belli zamanlarda tetkik için gelen eserleri incelerim. Müzayede kuruşlarına gelen eserlerin tetkiki için uzun zaman ayırırım. Hafta sonları da durum aynıdır. Tatilleri genelde Kapadokya’da geçiririm. Uzun tatillerde hat sanatı ile uğraşmamın yanı sıra bahçe, bitki ağaçla uğraşmak dinlendirir beni. Evde ya da bahçede tamirat, tadilat işlerine bayılırım. Hayvanları, özellikle kedileri çok severim.”


Ruhunda Güzel Biriktirmek

Son olarak Hüseyin Gündüz’e hat sanatının onun için manevi anlamını sormak istedik. Zira her sanat gibi hat da sadece maddi bir motivasyonla devam ettirilemeyecek bir uğraşıdır. Hüseyin Gündüz, bu soruyu da büyük bir samimiyetle cevapladı: “Hat manevi olarak bir ibadet gibidir. Temelinde güzel yatar. Hattın temelinde yatan güzeli ruhunda, kalbinde ve kişiliğinde biriktiren sanatkâr bu güzeli diğerlerine yansıtır ve paylaşırsa amacına ulaşmış ve en güzel sanat eserini yapmış olur. Bir eseri hazırlarken yaşanan süreç çok önemlidir. Sanatkâr metni belirledikten sonra harfleri dizerken, kompozisyonu tasarlarken, kâğıdı özenle seçerken, mürekkebi hazırlarken ve kalem ile kâğıdı buluştururken, kalemin çıkardığı sesten keyif alırken, kalem ile mürekkebin akışını kâğıt üzerinde sabitleştirirken aldığı manevi hazı, yazı yazmayan ya da ruhunda güzeli biriktiremeyen alamaz. İşte yazı yazmak bende böyle duygular hissettirir.”

Hüseyin Gündüz’ün Üç Hilye-i Şerife Kitabı

Hüseyin Gündüz'ün; Hat Sanatında Hilye-i Şerîfe (Antik A.Ş. Kültür Yay., 2006, İstanbul, 300 sayfa),  Hilye-i Şerîfe, Hz. Muhammed’in Özellikleri (Antik A.Ş. Kültür Yay., 2011, İstanbul, 320 sayfa) ve Hilye-i Şerife, Characteristics of the Prophet Muhammed  (Antik A.Ş. Kültür Yay.,2011, İstanbul, 320 sayfa) olmak üzere üç Hilye-i Şerife kitabı bulunmaktadır.    

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 2134 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK