Makale

Sanatta Özgürlük Üzerine

  • #


Yazı: Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN

İnsan zihninde sınırları bulunmuyor gibi algılanan bir özgürlük kavramı yer alabildiği halde realitede bunu gerçekleştirmenin imkanı yoktur. Bu hüküm sanatçı için de aynen geçerlidir. Akıl uygarlığına mensup sanatçı kendi beni etrafında yoğunlaşarak yücelirken özgür olmamaktan ve anlaşılamamaktan şikâyet eder. Belki de gerçekte böyle olmak, “yoğun ben”in yalnız ve tek başına kalmak isteği dolayısıyla onun gizli bir ihtirasıdır ve belki de bu konumundan dolayı bedbaht ve marazi bir haz duymaktadır.  Aşkın kaynaktan gelen uygarlığın sanatçısı ise özgürlük kısıtlaması ve anlaşılamamak sorunlarından bağımsızdır çünkü o aşkın iradenin kendisine tevcih ettiği vazifeyi îfa ile mükellef olup o iradeye teslim olmuştur.  Aşkın iradenin çizdiği kader yolu ve ona razı oluş, o sanatçının hayatında izlediği ve bundan mutluluk duyduğu bir realitedir.

Genellikle her toplumda ve her dönemde sanatçılar şikayet ederler; “Özgür değiliz.” ya da “Bizi kimse anlamıyor.” derler. Bu olgu çok sık görüldüğü ya da toplum sanatçıları böyle şikayet eder bir konumda algıladığı için bu durum olağan karşılanır. Şikâyet konusu toplumun geçerli olan geleneklerinin ve ahlak telâkkisinin sanata getirdiği yasaklar, tabular ve baskılarıdır. Bu şikâyetler kadar etkin olmasa da sanatçının zımnen ifade ettiği bir başka husus ise toplum geri olması bu sebepten sanatçının toplum bizi anlamıyor, anlaşılamıyoruz yakınmasıdır. Bu tespiti yaptıktan sonra isterseniz sanatçının özgürlüğü üzerinde bir fikrî yolculuğa çıkalım.


Bu yolculuğun başlangıç noktası “Özgürlük nedir?” sorusu olsun. Yalın bir düşünce ile bu soruya baktığımızda şu cevaba erişmek güç olmasa gerek; özgürlüğün engellenmesi insanın istediği bir şeyi yapabileceği halde birisinin veya birilerinin buna engel olması sureti ile yapamaması halidir. Bir de yapamamanın bir diğer şekli vardır ki o da şudur; istediğim halde yapamıyorum çünkü kabiliyetim ve diğer imkanlarım yeterli değil. Burada kastımız bu ikinci hususu ele almak değildir. Bir sanatçı olarak özgürlüğümüz toplum tarafından sınırlar konularak engellenmek suretiyle yok ediliyor; teşvik ve takdir edilmediğimizden de anlaşılmadığımız sonucunu çıkarıyoruz. Konunun daha netleşmesi için şu önermeyi de eklemekte fayda vardır: Bireyin arzu etmediği bir şey bir otorite tarafından engellenmişse bu olgu o birey için bir özgürlük kısıtlaması değildir. Şu halde özgürlüğün başlangıç kavramı olarak istemek, arzu etmek olgusunu dikkate almamız gerekir. Acaba genelde insanın, özelde sanatçının istek dünyası ne şekilde biçimleniyor ve özgürlük söz konusu olduğunda nasıl kısıtlanıyor. Diğer bir deyişle bu istek dünyasının insan tarafından bilenen ve hissedilen ya da sezilen sınırları var mıdır? Aşağıdaki paragraflarda bu soruya cevap bulmaya çalışacağız.

Sanatçı bir birey olarak belli bir dönemde ve belli bir toplumda yaşar ve her bireyde olduğu gibi o toplumun koşulları ve o dönemin havası sanatçıyı da etkiler. Dolayısıyla görgüsü hayat deneyimi, zevki, ufku veya vizyonu, eğitimi, yönelişleri ve kullandığı teknik imkanlar o dönemin ve o toplumun realitesi ile ister istemez sınırlıdır. Bu noktada bir hayal kursak ve meseleye dönemler ve toplumlar üstü bir bakış ile bakmaya çalışsak, yani kısaca sanatçıyı yaşadığı dönemden ve toplumdan bağımsız saysak şöyle bir varsayım yapmamız gerekir; sanatçı her dönemde ve her toplumda yaşasın, birikim sahibi olsun, deneyim kazansın, şahsiyeti ve ekolü bu geniş yelpazeye göre biçimlensin. Bu varsayım ile ortaya çıkması düşünülen gerçeklik -ki bu bir hayaldir- çok geniş bir özgürlük alanını tanımlar. Ama hayatın realitesi buna müsait değildir. Bu eksikliğin farkında olan bazı sanatçılar bunu telafi etmek için bazı okumalar yaparlar, değişik ülkeleri gezerler ve engin ufuklara açılan hayaller kurarlar, böylece belli bir toplumsal yapının ve belli bir dönemin egemenliğinden kurtulmaya çalışırlar. Mesela Antik dönemi deneyimlemek isteyen bir sanatçı o dönem ait harabeleri gezer, tragedya, mitoloji ve antik felsefe okur; belki antikite uzmanları ile sohbet eder ve hepsinin ötesinde o coğrafyalarda hayaller kurar. Fakat bu uğraşların hiçbirisi mesela Milattan Önce IV. yüzyıl Atina’sında bir süreliğine yaşamak gibi bir tecrübe kazandırmaz, bu tecrübeden doğacak bir haz ve bir derinlik uyandırmaz. İnsan ne kadar arzu ederse etsin o dönemi özgün koşullarında yaşayamaz. Ama o dönem hakkında, o dönemi ilgilendiren veya anlatan sanat eserleri vücuda getirmiş ve getirmektedir. Bu çabalar antikitede yaşanmış bir hayatın kopyasını yapmaya çalışmaktır. Sanatçı istese de özgün koşullarında o hayatı yaşayamadığı için onun aslı yerine kopyası ile yetinmek zorunda kalmakta ve özgürlüğü bir bakıma kısıtlanmış olmaktadır.

Özgürlüğün kısıtlanmasında sanatçıyı bekleyen bir başka engel daha vardır; sanatçı belli bir toplumda, belli bir dönemde, belli bir çevrede ve en önemlisi belli bir özel hayat yaşıyor. Toplum ve dönem koşulları insan için genel belirleyiciler olmakla birlikte içine doğulan çevre ve o çevrede yaşanan özel hayat bireye ait bir kaderi tanımlar. Bu kaderle kazanılan deneyimler o sanatçının şahsı için özeldir ve sanat eseri o deneyimlerle biçimlenen ve tanımlanan özel hayata yani sanatçının hayat tecrübesine karşı anlamlı bir cevap, bir yansıma veya sert bir tepkidir. Aynı dönemde ve aynı toplumda çok farklı sosyal çevreler ve çok farklı kaderler veya özel hayatlar olabilir, sanatçı ancak bunlardan bir tanesini yaşar, yaşamak zorundadır. Kader üstü bir bakışla şu varsayımı yapabiliriz; mümkün olsa da sanatçı bir birey olarak hiç olmazsa o dönemde ve o toplumda tüm çevreleri ve kaderleri deneyimleyebilse; bu deneyimleme ya da eğitim süreci özellikle sanatçının şahsiyeti şekillenir ve ekolü belirlenirken yapılabilse, sanatçının her halde özgürlük alanı çok daha geniş olurdu. Ancak bu varsayım realitede asla mümkün değildir. Her birey gibi sanatçının da içine doğduğu aile, gittiği okul, sanat eğitimi aldığı hoca ve atölye; hepsi belirlidir. Sonuçta sanatçı da mahiyet olarak tek bir kaderin ürünü olur ama insan olarak zihni ve gönlüyle; "Ne olurdu her çevrede yaşasaydım, hiç olmazsa birkaç önemli kaderi deneyimleseydim." der ya da diyebilir. Fakat sanatçı sadece bir kaderi deneyimler yani bir özel hayatı yaşar, öbürlerini yeteneğine göre sadece gözlemleyebilir. Bu da onun kaçamayacağı ikinci özgürlük kısıtlamasıdır.


Sanat eseri her ne kadar fiziksel materyalle üretilen bir olgu ise de onun bir nüvesi, bir özü, bir çekirdeği vardır. Bu öz başlangıçta yani eserin doğumunda, sanatçının duygu dünyasına düşen bir ışık ya da bir akistir.  Daha sonra bu nüve fiziksel bir nesnelliğe bürünerek algılanabilen sanat esine dönüşür ve estetik bir söylem içinde varlığını ifade eder. Nüve, sanatçının iç dünyasında ve kendisi içindir. Estetik ifade kazanmış ve nesnelliğe bürünmüş sanat eseri ise dış alemde ve diğer insanlar içindir. Sanatçının iç dünyasındaki duygular alanına baktığımız zaman bu alanın geniş, engin, derinlikli adeta bir okyanus niteliğinde olduğunu görürüz. Ancak bu alan nesnelliğe bürünüp fiziksel materyalle ifade edilen bir sürece girdiği zaman daralmak, sınırlanmak ve fiziksel yani reel dünyanın koşullarına mahkum olmak zorundadır. Herhangi bir birey kendi iç dünyasına ait bir duyguyu anlatırken şüphesiz lisan aracını kullanır ama çoğu kez bu kullanım kendini ifade etmeye kâfî gelmez. Vücut hareketlerini de yardımcı olarak yanına alır, dilin yetmediği yerlerde jestler yani vücut dili onunla birliktedir. Özellikle gözler, yüz ve eller eski deyimle ifade-i meramda vazgeçilmez roller üstlenirlerdir. Ancak sanatçı kendini ifade eden bir birey kadar şanslı değildir. Çünkü sanat ederi sanatçıyla beraber yaşamıyor, sanatçının hayatı ile eserinin hayatı ayrı ayrıdır. Birincisi kısa, ikincisi çok daha uzundur ve şüphesiz kaderleri de ayrı ayrıdır. Eser kendini ortaya koyan kişi ile birlikte bulunmadığı halde onun duygu dünyasını ifade etmek zorundadır ve bu ifade sadece fizik kuralları ve teknik ile üretilmiş bir kompozisyon içerisinde gerçekleşmek mecburiyetindedir. Sanat eseri sanatçının duygusal dünyasında oluşurken oradaki engin ve derin akisler dar bir berzahtan geçerler; renk, ses, kavram, duygu ve diğerleri yani duygu dünyasında yer alan bütün zenginlik fizik alemin sınırlı koşullarına itaat etmek zorundadır ki eser ortaya çıkabilsin. Böylece sanatçının duygusal dünyasında oluşan evrenin ve onun akislerinin pek azı sanat eserinde ortaya çıkıyor; sanatçı istese de duygu dünyasını tümüyle eserine aktaramaz, bu da onun mahkum olduğu bir başka kısıtlamadır.

Sanatçının iç dünyasında yer alan ve orada yankılanarak genişleyen ve zenginleşen kavram, renk, form, ses ve diğer ögeler esere yansıdığı zaman eserin hedefi olan toplumda yani kitlede sanatçının maksadı ile özdeş bir anlayış, seziş ve duygudaşlık uyandıramıyor. Sanatçı bir imge ile kendi iç dünyasına ait bir duyguyu anlatmak istediği halde izleyici bir başka duygu ve idrak alanına varıyor. Sanatçının anlaşılmayışı burada ortaya çıkmaktadır. Bu, sanatçı için çok zor ve heves kırıcı bir etkidir. Bilim alanındaysa böyle bir anlaşılmayışla karşılaşılmaz çünkü oradaki her kavram belli bir tanıma kavuşmuş, içeriği ve kapsamı ile belirgin hale gelmiştir. Bir bilim adamı bir kavramdan söz ettiği zaman onu dinleyenler zihinlerinde o kavram hakkında, o bilim adamı ile aynı kalıba sahiptirler. Bu realite felsefede biraz tartışmalı olarak yine geçerlidir. Bir felsefeci bir kavramdan söz ettiği zaman onu hangi bağlamda kullandığını da tanımlar. Böylece düşüncede de bir kavram ve dil birliği sağlanmış olur. Düşünce ve bilgi alanında böyle bir birlik sağlamak mümkün olsa da duygu alanında bunun sağlanması çok zordur. Sanatçının toplum için kendi iç dünyasından yola çıkarak yaptığı çağrı çoğu kez toplumun derinliklerinde kaybolur. Farklı anlam, sezgi, duygu, kavram kaymalarına dönüşür. Bu da sanatçının özgürlüğünün türden kısıtlanmasıdır.

Özgürlük kısıtlamalarını böylece sıraladıktan sonra şimdi bir başka hususa değinelim. Sanatçı acaba özgürlüğünün kısıtlandığı noktasındaki şikayetinde ya da toplum tarafından anlaşılmadığı hususunda gerçekten samimi midir, yoksa bu yakınmaları ortaya koyarak kendini bilinçli ya da bilinçsiz bir başka konuma doğru çekmek mi istiyor? Bu konuda ilk ele alacağımız sanatçı, modernitenin yani akıl uygarlığının sanatçısıdır. Bu insanda “ben” yoğunlaştıkça onun sanatı güçlenir, zenginleşir, etki sahibi olur ve yücelir. “Ben” yoğunlaşması onun varlığını ve diğer tüm varlıkları kendine ait bu “yoğun ben” etrafında toplamak demektir. Burada “yoğun ben” merkez ve ana eksen, tüm diğer alan ve ögeler çevre ve tâbî konumdadır. Böyle bir hiyerarşi sanatçıyı giderek en uca, yani yalnızlığa iter. O artık kimseyi beğenmez, beğenemez. Onu kimse anlamamalıdır, zaten anlayamaz. Böyle bir sanatçının “yoğun ben”i artık hiçbir şekilde ortak veya misafir kabul etmez. Bu sanatçıyı anlayan yada anlamaya çalışan kimse, ona ait yoğun “yoğun ben” dünyasına girip misafir olacağı için istenmez ve kabul edilmez. Böyle “yoğun ben”e sahip bir sanatçı bir yandan anlaşılamamaktan, özgür olamamaktan ve kendini özgürce ifade edememekten yakınırken, bunu açıkça ve aleni bir şekilde ifade ederken diğer yandan bu yalnızlığı ihtirasla ister ve tercih eder. Bu iç serüvenini bazen kendine bile açıklayamaz. Bundan sadece bedbaht ve marazi bir haz duyar. “Yoğun ben”in böyle bir sanatçıya getirdiği haz yalnız ona ait bir dünyada, tek başına, bedbaht fakat mutlu yaşamak hazzıdır.


Aşkın kaynaktan gelen bir medeniyet tasavvuruna mensub olan bir sanatçının hiçbir zaman özgürlük kısıtlaması ve anlaşılamamak gibi bir sorunu, hissi ve meselesi olmamıştır. O, mensub olduğu medeniyet tasavvuru itibarıyla aşkın iradeye ve onun kendisine biçtiği kadere teslim olmuştur. Kendisini sadece görevini yapmakla mesul addeder. Aşkın kaynaktan gelen haberi, ışığı, rengi, muştuyu, sanatı üzerinden insanlığa iletmekle vazifelidir. Onun sahipmiş gibi görünen, malik olduğu görüntüsünü veren her şey -sanatı dahil- inandığı aşkın kaynaktan gelir. Sanatçı bunu bilir ve daha önemlisi buna iman eder. Tek endişesi iletme görevini ne mertebede yapabildiği hususundadır. O her zaman bir tevbe ve dua hali üzerindedir. Her eyleminde tevbe ve duaya iltica ederek ilerler. Bunlar akıl uygarlığına mensup sanatçının bilmediği, deneyimlemediği, düşünmediği alanlardır.

Özet olarak şunu söyleyebiliriz; insan zihninde sınırları bulunmuyor gibi algılanan bir özgürlük kavramı yer alabildiği halde realitede bunu gerçekleştirmenin imkanı yoktur. Bu hüküm sanatçı için de aynen geçerlidir. Akıl uygarlığına mensup sanatçı kendi beni etrafında yoğunlaşarak yücelirken özgür olmamaktan ve anlaşılamamaktan şikayet eder. Belki de gerçekte böyle olmak, “yoğun ben”in yalnız ve tek başına kalmak isteği dolayısıyla onun gizli bir ihtirasıdır ve belki de bu konumundan dolayı bedbaht ve marazi bir haz duymaktadır. Aşkın kaynaktan gelen uygarlığın sanatçısı ise özgürlük kısıtlaması ve anlaşılamamak sorunlarından bağımsızdır çünkü o aşkın iradenin kendisine tevcih ettiği vazifeyi îfa ile mükellef olup o iradeye teslim olmuştur. Aşkın iradenin çizdiği kader yolu ve ona razı oluş, o sanatçının hayatında izlediği ve bundan mutluluk duyduğu bir realitedir.

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 991 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK