Tekne Başında Geçen Bir Ömür: Mustafa Düzgünman

  • #


Yazı: Semra ÜNLÜ

Tarihi dokusu ve güzelliği ile İstanbul’un nadide semtlerinden biri olan Üsküdar, nice sanatkârların doğup çağladığı bir semt. Klasik ebrunun büyük ustalarından Mustafa Düzgünman da onlardan biri. “İyi insanlar, iyi atlara binip gitti.” sözündeki iyi insanlara karışalı çeyrek asır oldu. Vefatının 25. yılında büyük üstadı analım istedik ve talebesi Alparslan Babaoğlu’nun kapısını çaldık. Babaoğlu, ustasıyla tanışmasını, onun ebruya bakışını anekdotlarla aktardı bize.
“Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, İyi insanlar, iyi atlara binip gitti.” Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in bir romanında geçen bu sözü, Türk ebrusunun önemli isimlerinden Alparslan Babaoğlu, ustası Mustafa Düzgünman’ı anlatırken zikrediyor. Geleneksel ebrunun son ustalarından Düzgünman da, iyi atlara binip giden iyi insanlara karışalı çeyrek asır oldu. Türk ebrusunun mihenk taşlarından biri olan büyük ustayı, vefatının 25. yılında talebesi Babaoğlu’nun ağzından dinleyelim istedik. Düzgünman Hoca’nın tekne başına geçip ebruya başlamazdan önce ebru ustalarına Fatiha okuması gibi, biz de zatına bir Fatiha okuyup, kalemimiz yettiğince anlatmaya başlıyoruz. Sene 1985… Alparslan Babaoğlu, bir yıl önce Topkapı Sarayı Nakışhanesi’nde başladığı ebru eğitimini pekiştirmek istemekte, bu sanat hakkında öğrenilmesi gereken ne varsa öğrenmenin yollarını aramaktadır. Bir arkadaşı, “Üsküdar’da ebru yapan bir ihtiyar adam var. Ama çok aksi ihtiyar, kimseye öğretmiyor.” der. Topkapı Sarayı Nakışhanesi’ne devam ederken, tezhip duayeni Cahide Keskiner, Babaoğlu’na, Sultanahmet’teki Cedid Mehmet Efendi Medresesi’nin restore edildiğini, oraya İstanbul Sanatçılar Çarşısı diye bir çarşı yapılacağını söyleyip, “Sana da bir hücre verelim, sen ebru yap orada.” der.
Çarşının açılış günü Babaoğlu dükkâna gelir bakar ki, duvarlara Mustafa Düzgünman ebruları asılıyor. “Bunları niye asıyorsunuz? Gören benim yaptığımı sanacak. Ya indirin bunları ya da ben gideyim buradan.” diye tepki gösterir işin erbabının emeğine duyduğu saygıyla. Alparslan Babaoğlu’nun bu şık davranışı, Üsküdar’daki o ihtiyar ebru ustasının atölyesine açılan kapının anahtarı olur. Nasıl mı? Çarşıdaki ebru dükkânına Mustafa Düzgünman ebruları asmaya çalışan zatlar -ki bu kişiler ustadan ebru alıp satarlardı- gelip ustaya Babaoğlu hakkında, “Bizim orada bir ebrucu çocuk var, senin ebruları astırmadı, bize böyle böyle dedi.” diye anlatınca, Düzgünman Hoca’nın çok hoşuna gider gencin bu davranışı. Zira daha evvel, Mustafa Hoca’nın ebrularıyla, kendileri yapmış gibi sergi açanlar dahi olmuştur. Genç ebrucuya haber salar Düzgünman Hoca ve “O çocuğa söyleyin gelsin bana.” der. Babaoğlu, Mustafa Düzgünman’ın, ebru öğrenmek için kapısını her çalana açmamış olması hususunda konuşurken, hocasının tasavvuf ehli bir şahsiyet olduğuna dikkat çekerek, “Talebeliğe kabul ettiği insanı da tasavvufa meyyal bir hali varsa kabul ediyordu belki de. Ama en önemlisi, talebelerinin, bu sanatı öğrendiği gibi, adabıyla öğretmeye devam edecek insanlar olmasından emin olmak istiyordu hocam, ki buna da hakkı var.” diyor.

Klasik ebruya sıkı sıkıya bağlı kalan Mustafa Düzgünman da seneler evvel bir televizyon programına konuşurken şöyle der; “Ebru, tükenmeyen bir hazinedir. Bu kendi içinde, kendi karakterini hiç bozmadan zaten tekâmül ediyor. Bunun haricinde, modernizasyon gibi bir şey olamaz. Çünkü bu ecdât yadigârını, bunun tarihini yaşatmak mecburiyetindeyiz. Niye modernizasyon olsun? Bu nihayeti olmayan bir renk cümbüşü... Güzelliği tükenmiyor ki yeniden bir şeyler icât edilsin. Şimdi, zamanımızda resme kayan bir ebru tavrı görüyoruz. Onlara bakıldığı zaman bir yağlıboya manzarası, tablosu gibi bir şey oluyor, yani ebrunun dışına çıkılıyor. Aslında onlar da ebrudan yapıyorlar ama bakıldığı zaman yağlıboya manzarası izlenimini veriyor. Biz buna pek Türk ebrusu filan diyemeyiz. Çağdaş ebru diyebilirler. Yoksa sanatlı bir şey takdir ederim. İşte onlar modernizasyon yahut çağdaş ebru ismiyle yürütebilirler. Bizim ebrumuz karakterini bozmamalıdır hiç.”


Üstatla İlk Tanışma

Alparslan Babaoğlu bir cuma günü, Mustafa Düzgünman’ın Üsküdar’daki meşhur attar dükkânına gider. “Gittim, elini öptüm, bana iki tane ebru hediye etti.” diye anlatıyor ilk tanışmalarını. Hoca, genç konuğuna hangi boyayı kullandığını sorar, o da “Toprak, guaj, ne boya bulursam onu kullanıyorum.” der. “Biz toprak boyadan başkasını kullanmayız” diye karşılık verir ebrunun üstadı ve gence yanında ebru getirip getirmediğini sorar. Ebru sanatının ustasını ziyaret gelirken, kendi yaptığı ebruları yanında getirmeye cesaret edememiştir Alparslan Babaoğlu, “Yok getirmedim” der, biraz mahcup bir biçimde.

Mustafa Hoca’nın, pazar sabahları saat 10:00-12:00 arası atölyesinde misafir kabul ettiği, ebru yaparken bir yandan da misafirleriyle sohbet ettiği bilinir. Babaoğlu’nun anlattığına göre sohbetler, genellikle tasavvuf ağırlıklı olurdu. Misafirler gelmeden önce hoca atölyeye iner, ebru teknesini hazırlardı. Duvarda asılı duran radyosunu açar, “Birazdan Türk Tasavvuf Musikisi Korusu’ndan ilahiler dinleyeceksiniz” anonsuyla bir program başlar, konuklarıyla sohbet ve radyodan gelen ilahiler eşliğinde ebru yapardı Mustafa Hoca. Yorulduğu vakit, yanında kim varsa, “Gel devam et” der, tekneyi öğrencilerinden birine devrederdi. Düzgünman, teknenin başına geçip ebru yapmaya duayla başladığını şu sözlerle anlatır; “Düzgünman, hocası Necmeddin Okyay’dan almış olduğu ebrû terbiyesini şu sözlerle ifade eder: “Efendim, biz üstadımız rahmetli Necmeddin Hoca’dan gördüğümüz terbiye iktizası ebruya başlamadan evvel ebru ustalarına bir Fatiha okuruz.”
Mustafa Hoca, kendisiyle tanışmaya gelen gence, “Pazar günü yine gel, yanında ebrularını da getir.” der. Tanışmanın ardından ilk pazar günü Alparslan Babaoğlu, sabah saat tam 10:00’da zili çalar. Kapıyı Mustafa Hoca’nın eşi Süheyla Hanım açar ve “Hoca aşağıda” der. Atölyeye iner Babaoğlu. Kitre süzmek için kendisini bekliyordur Mustafa Hoca. “Seni bekliyordum. Gel bak, nasıl süzüyorum gör.” der. Genç talebe, artık anlar ki usta, kendisini ders halkasına dâhil edecektir. Öyle de olur. O günden sonra, vefatına kadar Mustafa Hoca’nın yanından ayrılmaz Alparslan Babaoğlu.

Alparslan Babaoğlu ile söyleşimizi yaparken, Düzgünman Hoca hakkında hatırında kalan ne varsa anlatsın istiyoruz. O da özlemle, minnetle ve büyük bir saygıyla andığı ustasını keyifle anlatıyor.  Mesela Mustafa Hoca’nın yazları, bir de çok soğuk havalarda ebru yapmayışına değiniyor. Belirttiğine göre ebru yapmadığı o sıcak yaz günleri ve çok soğuk kış günlerinde misafirlerini atölyede değil, evinin salonunda kabul ederdi. Haliyle o zaman ebru teknesi olmaz elinin altında, sadece sohbetiyle ağırlardı konuklarını.

Neyzen Niyazi Sayın, ebru ustasının, daimi konuklarından biriydi. Tespih, ikisinin ortak meraklarından biriydi.  Neyzen Niyazi cebinden çıkardığı tespihi gösterir, Düzgünman da dolabından bir tespih çıkarır, kimden aldığını anlatırdı. Alparslan Babaoğlu, Mustafa Hoca’nın tespih koleksiyonu olduğunu da belirtiyor. Babaoğlu’nun Neyzen Niyazi Sayın’dan öğrendiğine göre, Niyazi Sayın’ın hocası Beylerbeyili Galip Usta, yaptığı tespih boncuklarını Düzgünman’a getirir, ondan ipe dizmesini isterdi. Mustafa Hoca da, boncukları eve götürür onları dizerdi. “Tespih dizmek ayrı bir marifettir. Mustafa Hocam, Galip Usta’nın verdiği taneleri dizer, güzellerini kendine ayırır, kalanları dükkânında satardı.” diyor. Düzgünman Hoca’nın ebru yapmadığı, misafirlerini sohbetiyle ağırladığı pazar toplantılarında muhabbete, eşi Süheyla Hanım’ın yaptığı kurabiyeler ve demlediği sıcak çay eşlik ederdi. Konuklardan en genç olan kimse, servisi o yapardı. Alparslan Babaoğlu’nun ifade ettiğine göre, klasik ebrunun duayeni Mustafa Düzgünman, evine ilk kez gelen bir misafir olduğu zaman, dolabını açar bir şey çıkarırdı. Babaoğulu’nun tarifinden zihnimizde canlandırmaya çalışıyoruz dolaptan çıkarılan nesneyi; Uzun, üzeri nakışlı, kalın yerinde bir tane delik var, ucu da sivri... ‘Çuvaldız gibi bir şey olsa gerek’, diye düşünüyoruz ama çok sürmeden yanıldığımızı anlıyoruz. Babaoğlu, şu sözlerle gideriyor zihnimizdeki soru işaretlerini; “Eskiden kemer yoktu. Mustafa Hoca’nın dolaptan çıkarıp gösterdiği şey, uçkur dolama aletiydi. Büyük bir iğne gibi bir şeydi. Üzerindeki zengin tezyinatı gösterip, ecdattaki zevkin âliliğine dikkat çeker, insanlardaki güdük kalan sanat algısına hayıflanırdı.”


Ebru Aşkı İmkânsızlıkların Önüne Geçti

Alparslan Babaoğlu, hocası Mustafa Düzgünman’ın, büyük dayısı Necmeddin Okyay’dan öğrendiği ebruyu, tüm imkânsızlıklara rağmen büyük bir aşkla yaptığını anlatıyor. Anlattığına göre, savaş yıllarında her konuda olduğu gibi kâğıt konusunda da sıkıntılar yaşanması sebebiyle Düzgünman ebru yapacak kâğıt bulamazdı, ancak içindeki ebru aşkının büyüklüğünden hiçbir müşterisi de olmadığı halde gazete kâğıtlarına bile ebru yapardı. “Hoca, 1940-45’lerde başlamış ebru yapmaya. 1960’lara kadar da kimse talip olmamış ebrularına. Eskiden röntgen filmlerini koydukları turuncu zarflar vardı. Hocadaki ebru aşkına bakın ki, o turuncu zarflara bile ebru yaptığı olmuştu. Mahkemelerde kullanılan, üç tarafı iple bağlanan mukavva dosyalarda tutardı onları.” diyen Babaoğlu, bugün zücaciyecilerde her çeşidinin bulunabildiği kavanozları bile Düzgünman’ın, malzeme yokluğunda şişeleri kesip kendisinin yaptığına dikkat çekiyor.

Alparslan Babaoğlu’dan, Düzgünman Hoca’nın, kışın ve çok sıcak yaz aylarında ebru yapmadığı hususuna yeniden dönerek, bizi aydınlatmasını istiyoruz. Düzgünman’dan icazetname alan çok az ebru ustasından biri olan Babaoğlu, çok soğuk veya çok havada ebruda iyi netice alınmadığına dikkat çekerek, “Atölye kışın çok soğuk olurdu. Çok soğukta da ebru yapılmaz zaten. Sıfır dereceye inmiş sıcaklıkta, teknenin üzerindeki boya kim bilir ne olurdu. Ebru yapmaya kalksanız bile iyi netice alamazsınız, vakit ve malzeme israfı olurdu. Çok soğuk havada ebru yapmadığı gibi, sıcakta da tekneyi kurmazdı Mustafa Hoca. Çünkü sıcakta hem kitre çabuk bozuluyor, hem de rutubet artıyor. Rutubet artınca boyanın su üzerindeki davranışı değişir. Yani yüksek rutubette ebru yapılmaz. Hoca eylül ayına kadar arar verirdi ebruya, eylülde yeniden başlardı.” diye konuşuyor.

Ustasının vefatının 25. yılında kapısını çalıp, bir kapı aralayıp birlikte anılarına yolculuğa çıktığımız Alparslan Babaoğlu, Mustafa Düzgünman’ın, tekneden ebruyu sıyırma tekniğini de bizimle paylaşıyor. Belirttiğine göre, Düzgünman’ı ebru ile tanıştıran Necmettin Okyay, ebrularını tekneden sıyırmadan kaldırır, ipe verevine çamaşır gibi asardı. Böylece ebrunun üzerindeki kitre de yavaşça süzülür, akar giderdi. Okyay bir gün Düzgünman’a der ki, “Şeyh efendi ebrularını tekneden sıyırarak alırdı. (Bahsi geçen Şeyh Efendi’nin, Okyay’ın kendisinden ebru tahsil ettiği Üsküdar Özbekler Dergâhı Şeyhi Hezarfen Edhem Efendi olduğunu hatırlatalım.) Bunun üzerine Düzgünman da teknenin kenarına mil yapar ve ebruyu tekneden sıyırarak alır. Bakar ki, sıyırmak ebruya bir zarar vermediği gibi kitrenin fazlası da ziyan olmayıp, teknede kalır. O günden sonra Mustafa Düzgünman artık ebrularını tekneden sıyırarak alır. Babaoğlu, “Necmettin Okyay, Hocam Düzgünman’a anlatmasaydı, bugün hepimiz ebruyu tekneden sıyırmadan alıyor olacaktık.” diyor.
Alparslan Babaoğlu, Mustafa Düzgünman’ın, toprak boyadan başka boya kullanmadığını zikretmişti söyleşinin başında. Düzgünman’ın toprak boya tercihiyle ilgili bir anekdotu da aktarıyor, söz ustanın ebrularındaki püf noktalarına gelmişken. Bir tarihte, (Babaoğlu 1985 veya öncesinde bir tarih olduğunu düşünüyor), Niyazi Sayın Hoca, ABD’de bir konservatuara ders vermek üzere davet edilir. Hoca Amerika’dayken, İstanbul’dan Amerika’ya göçmüş bir Ermeni vatandaşımızla tanışır ve bu kişi Niyazi Hoca’ya, “İstanbul’dan gelirken Mustafa Düzgünman’dan bir tomar ebru aldım. Burada memleket hasretimi gidermek için çerçeveletip duvara astım, ama ebruların bazılarında kimi renkler soldu.” der. Niyazi Sayın yurda döndüğünde, bu durumu Düzgünman’a nakleder. Mustafa Hoca da bunun üzerine, iki kâğıt alır ve elindeki tüm boyaları ıslatıp kâğıtlara sürer. Kâğıtlardan birini cama yapıştırır güneş görsün diye, diğerini de divanın altına koyar, karanlığa koyar. Aradan bir zaman geçer, hoca kâğıtları yan yana koyup karşılaştırır. Bakar ki, topraktan yapılan madeni esaslı boyaların dışında hepsinin renkleri solmuş. O günden sonra da madeni esaslı, pigment boyaların dışında boya kullanmaz. Alparslan Babaoğlu da, hocası Düzgünman’la tanıştığı 1985 senesinden bu yana madeni esaslı doğal boya kullandığına vurgu yapıyor.

Aziz Mahmut Hüdayi Efendi’ye Manevi Bağlılık

Geleneksel sanatlarımızdan ebrunun 20. yüzyılın son yarısına damga vuran üstadı Mustafa Düzgünman’ın, sürekli dile getirdiği bir söz vardı Babaoğlu’nun anlattığına göre; “Ebruculuk, bir adamın asla ilk işi olmamalı.” Babaoğlu da ustasına hak veriyor olacak ki, “Eğer karnını ebrudan doyurursan, tekneden her çıkana, ‘Bunun da müşterisi çıkar nasılsa’ diye bakarsın. Hayatınızı başka bir yerden kazanıp da ebruyu zevk için yapıyorsanız, kalite kontrol teknede başlar. Güzel olmayanı, içinize sinmeyeni, ‘Bu bana yakışmaz’ deyip atarsınız.” diye konuşuyor.

Ebru teknesini, direkt ekmek teknesi olarak görmeyen Mustafa Düzgünman da, evinin geçimini Üsküdar’daki babadan kalma meşhur attar dükkânından sağlardı. Rahmetli ağabeyi Ahmet Düzgünman ile beraber idare ederdi dükkânı. Alparslan Babaoğlu, Düzgünman Hoca’nın bir de türbedarlığı olduğunu, ancak ebru üstâdının, buradan elde ettiği geliri türbeye harcadığını bakın nasıl anlatıyor; “Aziz Mahmut Hüdayi Efendi’ye manevi bağlılığı vardı hocamın. 26 sene türbedarlığını yapmış. Aziz Mahmut Hüdayi Efendi’nin türbadarı Eşref Ede, ki Mustafa Hoca’nın manevi dünyasının şekillenmesinde kendisinin önemli bir yeri vardır, vefat edince türbedarlık boşa çıkmış. O zamanlar türbedarlık Topkapı Sarayı Müdürlüğü’ne bağlıymış. Mustafa Hoca, Necmettin Okyay’la birlikte gitmiş, Necmettin Hoca ricada bulunmuş türbedarlığı Mustafa Hoca yapsın diye. Kabul edilmiş ricaları ve o vakitten sonra Mustafa Hoca 26 yıl boyunca, Aziz Mahmut Hüdayi Efendi Türbesi’nin türbedarlığını yapmış. Belli bir türbedarlık maaşı varmış, onu da geldiği gibi türbeye harcarmış hoca.”

Mustafa Düzgünman, hayattayken kendisiyle yapılan bir söyleşide Aziz Mahmut Hüdayi Efendiye’ye bağlılığını şöyle dile getiriyor: “Ben onun muhitinde yaşadığım yetiştiğim için, ona zâhiren bir muhabbetim vardı. Fakat ben de daha genç yaşlarda bir tasavvuf merakı, zevki belirmeye başladığı zaman Hz. Hüdâi’nin Divânı’nda söylediği sözleri o zaman anlamaya başladım. Ondan evvel anlayamıyordum. Bu bir tasavvuf kaidesidir. Onun üzerine gördüm ki Hz. Hüdayi bir derya. Onun söylediği nutuklar Kur’ân’ın özü. Hayran oldum ve aşık oldum ona, onun için hizmet edeyim diye bu türbedarlığı istedim. Yoksa maddi bir şeyi yok. Çünkü o zaman türbedar aylıkları 1953 senesinde 40 lira idi. O zaman değerli bir para değildi. Hatta ben o aldığım maaşı bile türbeye sarf ederdim. Türbenin tezyinatı oldukça iyidir. Bir müzeci gözüyle 26 sene o hizmeti yaptım ve çilemi doldurdum.”
Alparslan Babaoğlu, ebru ile tasavvuf arasında bir ilişki olduğuna da değinmek istiyor. Ona göre,  ebruda boyaların ve teknenin usulüne göre hazırlanması, ebrucunun cüz’i iradesine, fırçadan düşen damlaların büyüklükleri ve düşecekleri yerler ise küllü iradeye tabidir. “Tasavvufi düşünceyi hayatının merkezine koyan hocam Mustafa Düzgünman’ın, ebruyu aşk derecesinde sevmesinin de bunun tabii sonucu olduğuna inanıyorum.” diyor ebru ustası.

Mustafa Düzgünman, çok yönlü bir insanmış, diye düşünüyoruz. Zira, ebru merakının ve bu işteki ustalığının yanı sıra türbedarlığı, onun da yanında besteci yönü olduğunu öğreniyoruz. Alparslan Babaoğlu, tasavvuf musikisine ilgisi olan Düzgünman’ın bestelediği 19 ilahisi, 1 de şarkısı bulunduğunu ifade ediyor ve sözlerine şöyle devam ediyor; “Konservatuar eğitimi almamış ama ünlü müzik ustalarının rahle-i tedrisinden geçmiş hoca. Musikişinaslarla çalışmış. Bir de gençliğinde müezzinlik yaparmış Mustafa Hoca. Hatta Niyazi Hoca'yla tanışması da bu vesile ile olmuş. Hoca ezan okumuş, camiden çıkınca Niyazi Hoca, mahalleden tanış olduğu Mustafa Hoca’ya ezanı kim okuduğunu sormuş, ‘Ciğerimi yaktı’ demiş. Mustafa Hoca da, kendisinin okuduğunu söylemiş. Sonra Niyazi Sayın'a, ‘Hafta sonları bizim evde müzik çalışıyoruz arkadaşlarla, fasıl yapıyoruz’ deyip evine davet etmiş.”

Düzgünman’ın Kaleminden İcazet Metni

Geleneksel sanatlarımızda hoca-talebe ilişkisinin büyük önem taşıdığı malumdur. “Usta, insanın hayatını kolaylaştırır” diyor Alparslan Babaoğlu da, klasik sanatların hepsinde ustayla birlikte çalışmanın önemli olduğunu ifade ederken ve bilhassa ebruda bunun büyük önem arz ettiğini vurguluyor. “Ebruda karşılaşabileceğiniz sorunlar çok fazla; havanın sıcaklığı, rutubeti, kitrenin kıvamı, sığır ödünün eskilik derecesi, fırçanızın kalınlığı… Yani sizin ruh halinizin dışında çevresel faktörler çok fazla. Siz sorunun hangisinden kaynaklandığını anlayamıyorsunuz. Gidip hocaya soruyorsunuz, o da sorunun neden kaynaklandığını söylüyor, ki böylece öğreniyorsunuz siz de.” diyen Babaoğlu, hocası sayesinde ebruyla ilgili anlayışının da, yaptığı ebruların da çok değiştiğini vurguluyor.
Söz usta çırak ilişkisine gelmişken Babaoğlu’nun, hocası Düzgünman’dan ne zaman icazet aldığını soruyoruz. Anlattığına göre, hocasına her pazar günü yaptığı ebruları götürür Babaoğlu. 1989 senesinin Haziran ayında, yine bir pazar günü 10 adet ebru götürür ustasının fikrini almak için. Hoca, o gün “Sen artık icazetli oldun, yaz getir icazet vereyim sana” der. Hattat Fuat Başar’a gider Babaoğlu, o da Arapça bir metin yazar verir. Mustafa Düzgünman, “Ben bir metin yazdım, onu yazdır getir. Bundan sonra ebrucuların icazet metni bu olsun.” der. Metni bu kez, usta hattat Savaş Çevik yazar ve Babaoğlu’nun ebrularıyla kompozite eder, Düzgünman da imzalar.

Mustafa Düzgünman’ın kaleme aldığı icazet metni şöyledir; “Geleneksel sanatlardan ebruculuk, hakiki bir Türk sanatıdır. Bu sanata azim ve dirayetle hizmet eden Sayın Alparslan Babaoğlu, yapımına muvaffak olduğu ebru sanatımızı icra ve öğretmeye mezun olmuştur. Kendisine bu icazeti vermekten bahtiyarım. Hayatı boyunca mutluluklar dilerim. Ustası Mustafa Düzgünman, onun ustası Necmettin Okyay, onun ustası Özbek Şeyhi Ethem Efendi. Geçmişlere rahmet olsun.” Alparslan Babaoğlu, bu metin için, “Benim için hocamın vasiyetidir.” diyor.

“Halk İçinde Hakk’la Olmayı Umde Addetmiş”

Alparslan Babaoğlu’nun rahmet, minnet ve saygıyla yâd ettiği ebru ustası Mustafa Düzgünma            n, vefatının 25. yılında bir sergi ve panelle de anıldı. Küçükçekmece Belediyesi’nin “Tekne Başında Geçen Bir Ömür; Mustafa Düzgünman Retrospektifi” başlıklı sergi ve konserle, Düzgünman’ın çok yönlü sanat hayatı ele alındı. Organizasyon kapsamında Düzgünman’ın bestelerinden oluşan konser ve sanatkârın ebru, musiki ve fotoğraf gibi alanlarda yapmış olduğu çalışmaları sanatseverlerle buluştu. Sergi kapsamında, sanatkârın eserlerinden oluşan bir de katalog yayınlandı. Katalogda Düzgünman’ın, Zeki Kuşoğlu için kaleme aldığı kendi hayat hikâyesinin yanı sıra araştırmacı Uğur Derman, Düzgünman’ın talebeleri Alparslan Babaoğlu ve Sabri Mandıracı’nın ebru üstadı hakkındaki görüşleri yer alıyor. Babaoğlu, hocasını anlattığı o yazıda Düzgünman için, “Çok planlı ve düzenli bir hayat olan hocam, bu düzen ve titizliğini sanatına da yansıtmış, yaptığı bütün ebru çeşitlerine kişiliğinden gelen bir intizam katmıştır.” diyor. Babaoğlu, satırlarına, yazımızın en başında zikrettiğimiz üstat Necip Fazıl Kısakürek’in, “ Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, İyi insanlar iyi atlara binip gitti…” sözüyle sona erdiriyor.

Uğur Derman ise Düzgünman’ın hayatını kısaca anlattığı yazısında “Çeşitli konularda yeniliğe açık olduğu halde, ebru sanatında klasik anlayışa sımsıkı bağlı kalan ve bu hususta modern uygulamalara iltifat etmeyen Düzgünman, ebruculukta kendisini geçtiğini söyleyen hocası Necmeddin Okyay’ın bu sanata kazandırdığı çiçekli ebru çeşitlerine papatyayı eklemiş, ayrıca çiçek şekillerini de ıslah etmiştir.” diyor.

Mustafa Düzgünman’ın talebelerinden Sabri Mandıracı ise hocası için şunları söylüyor; “…. Kırk küsur yıllık ebruculuğunun özeti; ecdada hürmet ve onların yolunu muhafazadır. Yılmadan, bir karşılık beklemeden, gayretle geçen kırk sene… Necmeddin Efendi’nden devraldığı sanatı bozmadan, istismar etmeden, geliştirip güzelleştirerek geçen yıllar… Ömrünün son 10 yılında yetiştiril, el verdiği öğrencileri ebruyu bugünlere kavuşturdular. Onun ebruculuğu kadar meşhur olan yanı tasavvuf neşesidir. Türbedarlığını yaptığı Hazret-i Hüdayi’nin ve kendisinin de türbedarlıktaki selefi hafız Eşref Ede’nin rehberliğinde -kendi ifadesi ile- ‘en büyük sanat olan insan olma sanatını tahsil’ ile sa’y-ü gayret içinde olmuştur. Baba mesleği attarlık ve esnaflığı bu bu tahsilin bir merhalesi olarak görmüş, ‘halka hizmeti Hakk’a hizmet bilerek’ daima ‘halk içinde Hakk’la olmayı’ umde addetmiştir. Yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 12 Eylül 1990 tarihinde Üsküdar’daki evinde vefat etmiş ve Karacaahmet mezarlığında sırlanmıştır. 25. sene-i devriyesinde rahmet, minnet ve hasretle anıyoruz.”
Alparslan Babaoğlu ile ustası Mustafa Düzgünman hakkında yaptığımız söyleşinin sonuna geliyoruz. Klasik ebrunun üstadı hakkında bizimle paylaştıkları için kendisine teşekkür ediyor, Mustafa Düzgünman’ı rahmetle anıyoruz.

MUSTAFA DÜZGÜNMAN KİMDİR?

Ebru sanatının en büyük ustalarından biri olan Mustafa DÜZGÜNMAN, 1920 senesinde Üsküdar’da doğmuştur. Babası Mehmet Saim Düzgünman, Aziz Mahmut Hüdayi Camii imamlarından olup aynı zamanda Üsküdar’da aktarlık ile meşguldü. Ebru ve cilt sanatına ilgi duyan Mustafa Düzgünman o zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi’nde ebru ve cilt hocası olan, annesinin dayısı Necmeddin Okyay tarafından 1938 senesinde akademiye kayıt ettirilmiş, ebru ve geleneksel cilt sanatını öğrenmiştir. Vefatına kadar aralıksız olarak ebru sanatıyla meşgul olmuş olup son dönem en önemli ebru ustalarının başında gelmektedir. Sadece ebru ve cilt sanatı ile uğraşmayan Düzgünman, Hafız Muhittin Bey ve Çarşamba Tekkesi Şeyhi Hayrullah Efendi gibi ustalardan tasavvuf musikisi de öğrenmiştir. Bunun yanında, kendisi ile yapılyan bir söyleşide de belirttiği üzere, fotoğrafçılığa da merakı vardı. 1953-1979 yılları arasında Aziz Mahmut Hüdayi Efendi Türbedarlığında bulunmuştur. Klasik Türk ebru sanatını zamanımıza bozulmadan taşımış, bu sanatın yurdumuzda ve dünyada tanınması ve gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Aynı zamanda birbirinden değerli ebru sanatçıları yetiştirerek bu sanatımızın unutulmasını önlemiştir. Bununla beraber hocası olan Necmeddin Okyay’ın bulduğu çiçekli ebruyu geliştirmiş ve bugünkü tarzına getirmiştir. Ayrıca ebru sanatı ailesine papatyalı ebruyu kazandırandırmıştır. Baba mesleği olan aktarlık ile birlikte kesintisiz olarak 52 yıl ebru sanatını meslek edinen Mustafa Düzgünman, 12 Eylül 1990’da vefat etmiş olup kabri Karacaahmmet Mezarlığı’ndadır.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 2377 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK